“SEVİLME TALEBİ EN BÜYÜK KİBİRDİR” KENDİSİYLE BAŞ BAŞA OLAN İNSAN – NİETZSCHE

0
744

Farkında olmadan soylu. Bir kişi, hiçbir zaman insanlardan bir şey istememe alışkanlığı edinmişse ve her zaman onlara bir şeyler veriyorsa farkında olmadan soyludur.
***
Minnettarlığın ipi. Yapılan iyilikler için teşekkürleri o kadar ileriye götüren köle ruhlar vardır ki aslında kendilerini minnettarlık ipiyle bağlamışlardır.
***
Büyüklüğün anlamı: yön vermek. Hiçbir nehir kendi başına büyük ve zengin değildir, ama birçok yan kolları alarak onları ileriye taşıması onu büyük yapar. Bu, tüm büyük zihinler için de aynıdır. Önemli olan bir kişinin yön vermesidir ki yan kollar onu izleyebilsinler; zengin veya fakir bir başlangıç yapması önemli değildir.

***

Günün ilk düşüncesi. Her güne başlamanın en iyi yolu, uyanınca, en azından bugün bir kişiyi sevindiremez miyim diye düşünmektir. Eğer bu alışkanlık, dinsel dua alışkanlığının yerini alırsa, insanlarımız bu değişimden yarar göreceklerdir.

***

Son rahatlama aracı olarak kibir. Eğer insan bir talihsizliği, zihinsel yeteneksizliklerini, önceden belirlenmiş yazgı biçiminde hastalıklarını, sıkıntısını, daha önce yaptığı bir şey nedeniyle gizemli biçimde ceza görmesi olarak algılıyorsa, böylece kendi doğasını ilginç kılmaktadır ve kendisini arkadaşlarından üstün görmektedir. Gururlu günahkar, tüm dini mezheplerde bilinen bir figürdür.

***

Gerçek düşmanları. İnançlar, yalanlara göre gerçeklerin daha büyük düşmanlarıdır.

***

Sevgi ve nefret. Sevgi ve nefret kör değildir, ama beraberlerinde taşıdıkları ateş onları körleştirir.

***

İtiraf. Başkasına itiraf edince suçumuzu unuturuz, ama genellikle diğer kişi bunu unutmaz.

***

‘Akıllı’ olanlar. Aklı arayanın aklı yoktur.

***

Tersine dünya. Bir düşünür, kabul etmediğimiz bir ilkeyi öne sürerse, onu daha keskin bir biçimde eleştiririz; ve yine de ilkeyi kabul edilebilir bulduğumuzda bunu yapmak daha makul olacaktır.

***

Karakterli kişi. Kişi, ilkeleri yerine mizacına göre davranırsa, karakterli olduğu genellikle kabule edilir.

***

Gerekli olan tek şey. Kişide şu ikisinden birisi olmalıdır: doğası gereği yumuşak başlılık veya sanat ve bilgiyle elde edilen yumuşak başlılık.

***

Tutkulu olmak. Tutkusunu olgulara yönelten kişi (bilim, ulusun iyiliği, kültürel ilgiler, sanat) insanlar karşısındaki hırsının ateşini azaltır (hatta bunlar devlet adamı, felsefeci ve yarattıklarını ortaya koyan sanatçılar olsalar da.)

***

Eylemde sakin. Bir şelalenin suya dalarken yavaşlaması ve süzülmesi gibi, büyük eylem adamları da, yapacakları iş öncesi kapıldıkları şiddetli tutkudan beklenmeyecek bir biçimdeki sakinlikle eylem yaparlar.

***

Çok derin değil. Bir konuyu tüm derinliğiyle benimseyen kişiler, çoğu zaman ona ebediyen sadık kalmazlar. Çünkü konunun derinliklerini ışığa çıkartınca, onda görülecek çok kötü şey olur.

***

İdealistlerin yanılgısı. Tüm idealistler, hizmet ettikleri konunun, dünyadaki tüm diğer konulardan oldukça önemli olduğunu düşünürler; ve konuları gelişecekse, tüm diğer insanlık girişimlerine gereken kötü kokulu gübreye gereksinim duyacaklarına inanmak istemezler.

***

Kendini izlemek. İnsan kendisini kendisi tarafından araştırılmaya ve kuşatılmaya karşı çok iyi korur ve genellikle kendisindeki dışsal yığınaklarından başka bir şeyi algılayamaz. Arkadaşları ve düşmanları ihanet ederek, onu gizli bir yoldan oraya ulaştırmazlarsa, asıl kalesine giremez, hatta bu görünmezdir.

***

Doğru meslek. Eğer, bunun temelde diğerlerinden daha önemli olduğuna inanmıyorlar veya ikna olmuyorlarsa, insanlar mesleklerini kolaylıkla sürdüremezler. Kadınlar da aynısını sevgilileri için yaparlar.

***

Zihniyet soyluluğu. Zihniyet soyluluğu, büyük ölçüde iyi bir doğa ve güvensizlik duyamamaktan oluşur; böylece tam da kazanç düşkünü ve başarılı kişilerin üstünlük duygusu ve küçümsemeyle sergilemeyi sevdiklerini içerir.

***

Hedef ve yollar. birçok kişi bir kere izlenen yol hakkında inatçıdır, hedef konusunda inatçılık yapan az olur.

***

Bireysel yaşam tarzında öfke yaratan şey. Yaşamı için çok bireysel ölçüler seçen kişilere insanlar kızarlar; çünkü o kişinin kendisine sunduğu olağan dışı davranışla, olağan kişiler gibi alçaldıklarını duyumsarlar.

***

Büyüklüğün ayrıcalığı. Büyüklüğün ayrıcalığı, önemsiz yeteneklerle en üst düzey hoşluğu sağlamaktır.

***

Kahraman olmanın koşulları. Eğer kişi kahraman olmak istiyorsa, önce yılan bir canavar olmalıdır: aksi halde asıl düşmandan yoksun kalacaktır.

***

Arkadaş. Arkadaşlığı sağlayan, ortak tutku değil, ortak neşedir.

***

Med ve cezirden yararlanmak. Bilgi edinmek amacıyla, bizi bir şeye çeken ve bir zaman sonra da bizi ondan uzaklaştıran iç akıntı bilinmelidir.

***

Kendinden hoşnut olmak. ‘Bir girişimden hoşnut olmak’ derler, ama gerçekte insan girişim yaparak kendisinden hoşnut olur.

***

Mütevazı olan. Başkaları karşısında mütevazı olan kişi, birçok şey karşısındaki (şehir, devlet, toplum, çağ veya insanlık) kibrini ortaya koyar. Bu onun intikamıdır.

***

Haset ve kıskançlık. Haset ve kıskançlık insan ruhunun edep yerleridir. Karşılaştırma belki daha da ileri götürülebilir.

***

En ince iki yüzlü. İnsanın kendisinden hiç bahsetmemesi en ince iki yüzlülüktür.

***

Rahatsızlık. Rahatsızlık duymak bir fiziksel hastalıktır ve yalnızca rahatsızlığın nedeni ortadan kaldırılarak yok edilemez.

***

Gerçeğin temsilcileri. Söylenmesinin en tehlikeli olduğu zamanlarda değil de çok sıkıcı olduğunda, gerçek şampiyonlarını bulmak çok zordur

***

Düşmanlardan daha sorunlu. Bir neden (örneğin, minnettarlık), davranışlarının içten olmadığına inandığımız kişiler karşısında bizi uygun olmayan bir içtenliğe zorlarsa, bu kişiler düş gücümüzde düşmanlarımızdan daha çok sıkıntı yaratırlar.

***

Doğada. Doğayla beraber olmayı çok isteriz, çünkü hakkımızda fikir yürütmez.

***

Herkes bir şeyde üstün. Uygar ortamlarda, herkes başkası karşısında en azından daha üstün olduğunu duyumsar; bu, belirli koşullarda herkesin yardıma gerek duyabileceği ve kendisine yardım edilirken utanç duymayacağı konusundaki genel iyi niyetin temelidir

***

Avunma nedenleri. Birisi ölünce, genellikle avunma nedenlerine yöneliriz ve acının şiddetini dindirmekten çok bu kadar kolay avunabildiğimiz için mazeret ararız.

***

İnançlarına sadık. Çok işi olan bir kişi, bir fikirle ilgilenen kişiler kadar sıkça genel bakış açılarını ve fikirlerini değiştirmez. Fikri artık test etmeyecektir; bunun için zamanı yoktur. Aslında, tartışma olasılığını bile düşünmek onun çıkarına aykırıdır.

***

Ahlak ve nicelik. Başkasına göre bir kişinin daha ahlaklı olması, genellikle amaçlarının nicelik olarak büyüklüğüne bağlıdır. Diğeri dar bir alanda, küçük şeylerle uğraşarak kendisini aşağıya çeker.

***

Yaşam ürünü olarak yaşam. İnsan bilgi konusunda ne kadar ileriye gitse de, kendisine ne kadar tarafsız gibi görünse de -sonunda kendi biyografisinden başka bir şeyi taşımaz.

***

Demirden zorunluluk. Tarih boyunca, insanlar demirden zorunluluğun ne demir ne de zorunluluk olduğunu öğrendiler.

***

Deneyimden. Bir şeyin us dışı olması, bunun var olmadığını kanıtlamaz, daha çok onun koşulunu oluşturur.

***

Gerçek. Kimse bugünlerde ölümcül gerçeklerden ölmüyor: çok fazla panzehir var.

***

Temel kavrayış. Gerçeğin desteklenmesi ve insanlığın selameti arasında önceden kararlaştırılmış bir uyum vardır.

***

İnsan yazgısı. Eylem ve yargıları ne olursa olsun çok derin düşünen kişi her zaman yanıldığını bilir.

***

Circe (ÇN: insanları hayvana dönüştüren büyücü) olarak gerçek. Hatta hayvanları insana dönüştürdü. Gerçek de insanları yeniden hayvana dönüştürebilir mi?

***

Kültür tehlikesi. Kültürümüzün, kültür tarafından yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bir zamana aidiz.

***

Zayıf vicdan. İnsanlık için kendi önemlerinden bahsedenlerin anlaşma ve sözlere uymaya ait ortak burjuva içtenlikleri ile ilgili zayıf vicdanları vardır.

***

Sevilmek istemek. Sevilme talebi en büyük kibirdir.

***

İnsanları hor görmek. İnsanları küçümseme konusundaki en açık davranış şudur: kişi başkalarını kendi amaçlarına uygun olarak hoş görür veya hiç hoş görmez.

***

Anlaşmazlıktan doğan müritler. İnsanları kendisi karşısında kızgınlığa düşüren kişi, her zaman kendisini destekleyecek birilerini de bulacaktır.

***

Kişinin deneyimlerini unutması. Çok fazla -ve nesnel olarak- düşünen bir kişinin kendi deneyimlerini unutması çok kolaydır, ama onlar tarafından canlandırılan düşünceleri unutamaz.

***

Bir fikre bağlanmak. Bir kişi bir fikre bağlanmıştır çünkü bu fikri kendisi bulduğu için gururlanır; diğeri fikri öğrenmek için çaba sarf ettiği ve kavradığı için gururludur; ikisi de kibirden kaynaklanır.

***

Işıktan uzak durmak. İyi eylem de kötü eylem kadar ışıktan endişeyle uzak durur: ikincisi, eğer bilinirse, acının (ceza olarak) geleceğinden korkar; birincisi, eğer bilinirse, neşenin (kişinin kibrinin tatminini de içerir içermez kısa zamanda yok olan insanın içindeki saf neşe) yok olacağından korkar.

***

Günün uzunluğu. Eğer kişinin içine sokacak çok şeyi varsa, günün yüz cebi olur.

***

Tiran deha. Eğer ruh kendisini tiranca ifade etmek için dayanılmaz bir arzu duyuyorsa ve ateş sürekli yüksekse, o zaman en düşük bir yetenek bile (politikacı veya sanatçılarda) zamanla neredeyse dayanılmaz bir doğa gücü olur.

***

Düşmanın yaşamı. Bir düşmanla savaşmak için yaşayan kişi, düşmanın canlı kalmasını ister.

***

Daha önemli. Açıklanamamış, anlaşılması güç konular, açıklanmış, belirgin olanlardan daha fazla önemsenirler.

***

Verilen hizmetleri değerlendirmek. Bize başkasının sunduğu hizmetleri, bizim için taşıdıkları değere göre değil, o kişinin hizmetlere verdiği değere göre değerlendiririz.

***

Mutsuzluk. Mutsuzluğun farklılığı o kadar önemlidir ki, (sanki mutlu olmak bir sığlık, tutku eksikliği veya sıradanlık işaretiymiş gibi) birisi ‘Ne kadar mutlu olmalısın!’ dediğinde, genellikle itiraz ederiz.

***

Korku fantezisi. Korku fantezisi, en ağır yükü taşımaya hazır olduğunda insanın sırtına atlayan, kötü maymun benzeri cindir

***

Yavan rakibin değeri. Bazen bir amaca yalnızca, onun muhalifleri yavanlıklarını sürdürdükleri için bağlı kalırız.

***

Mesleğin değeri. Bir meslek bizi düşüncesiz yapar: en büyük yararı budur. Çünkü genel türdeki vicdan azapları ve endişeler bize saldırdığında, arkasına çekilebileceğimiz bir siperdir.

***

Yetenek. Bazı kişilerin yetenekleri olduğundan daha az görünür, çünkü kendileri için hep büyük görevler hedeflerler.

***

Gençlik. Gençlik çağı tatsızdır, çünkü o zaman herhangi bir anlamda verimli olmak olanaksız veya us dışıdır.

***

Çok büyük erekler. Kendisine açıkça büyük hedefler koyan ve daha sonra bunları yerine getirebilmek için kendi başına zayıf kalacağını anlayan kişi, genelde bu amaçlardan açıkça vazgeçebilecek gücü de kendisinde bulamaz ve sonra kaçınılmaz olarak iki yüzlü olur.

***

Irmakta. Güçlü nehirler birçok taş ve çalıları kendileriyle birlikte sürüklerler; güçlü zihinler de birçok aptal ve karışık kafaları.

***

Entelektüel bağımsızlığın tehlikesi. Kişi gerçekten aklını özgürleştirmeye çalışınca, tutku ve arzuları da gizlice bundan yararlanmak isterler.

***

Ruhun bedenleşmesi. Kişi çok fazla ve akıllıca düşündüğünde, yalnız yüzü değil, bedeni de akıllı bir görünüm alır.

***

Zayıf görmek ve zayıf işitmek. Çok az gören kişi, hep daha az şey görür; kötü işiten kişi, her zaman biraz daha fazla işitir.

***

Kibirden alınan zevk. Kibirli kişi yalnızca seçkin olmayı istemez, aynı zamanda seçkin olduğunu duyumsamak ister ve bu nedenle kendini aldatma ve atlatma yollarını reddetmez. Önemsediği, başkalarının fikirleri değil, onların fikirleri hakkındaki kendi fikirleridir.

***

İstisna olarak kibirli. Genellikle kendi kendine yeterli olan kişi, fiziksel bir hastalığı olduğunda, istisnai olarak kibirlidir ve takdir ve övgüyü kabullenir. Kendisini kaybettiği ölçüde, başkalarının fikirlerinden yararlanarak, dışsal etkiyle kendini yeniden toparlamaya çalışmalıdır.

***

Parti şefleri için ima. Eğer insanları bir şeyi açıkça ortaya koymaları için zorlarsak, bunu kendi başlarına da açıklayabilecekleri noktaya ulaşırlar; tutarlı olarak algılanmayı sürdürmek isterler.

***

Hor görmek. İnsanlar, kendilerinden gelen küçümsemeye göre başkalarından gelene daha çok duyarlıdırlar.

***

Kahinin hilesi. Sıradan insanların davranışlarını tahmin edebilmek için, tatsız bir durumdan kurtulmak amacıyla akıllarını her zaman en az seviyede kullanacaklarını kabul etmeliyiz.

***

Tek insanlık hakkı. Gelenekten ayrılan olağandışının kurbanı, gelenekte kalan geleneğin kölesi olur.

***

Hayvandan da aşağı. İnsan kahkahayla uluyunca kabalığıyla tüm hayvanları aşar.

***

Yüzeysel bilgi. Biraz yabancı dil bilen, çok iyi konuşandan daha mutludur; mutluluk yüzeysel bilgiye bağlıdır.

***

Tehlikeli yardımseverlik. Daha sonra yaşamı kolaylaştırmak için reçeteler vermek dışında başka nedenleri olmadan insanların yaşamlarını zorlaştırmak isteyenler vardır.

***

Çalışkanlık ve vicdanlılık. Çalışkanlık ve vicdanlılık genellikle birbirlerine düşmandırlar. Çalışkanlık, ağacın meyvelerini henüz hamken toplamak ister, vicdanlılık, yere düşüp çürüyene dek onları uzun süre ağaçta bırakır.

***

Kuşku. Hoşgörüyle yaklaşamadıklarımızdan kuşku duyarız.

***

Koşulların olmaması. birçok kişi şansın onlar için iyileşmesini yaşam boyu bekler.

***

Arkadaş arzusu. Arkadaş arzusu haset ve kibri işaret eder. birçok kişi, haset gerektirmeyen, rastlantısal koşullarda arkadaş edinirler.

***

Çoklukta tehlike. Bir yetenek daha fazlası ile, insan, genellikle bir yetenek azına göre daha az güvendedir: bir masanın dört yerine üç ayak üzerinde daha sağlam durması gibi.

***

Diğerlerinin modeli. İyi bir örnek olmak isteyen kişi, erdemlerine bir parça budalalık katmalıdır. Bundan sonra diğerleri onu taklit edebilirler ve aynı zamanda, taklit edilenin üstünde yükselebilirler -insanlar bunu severler.

***

Hedef olmak. Genellikle insanların hakkımızda konuştukları kötü şeyler aslında bizi hedef almaz, ama rahatsızlıklarını veya farklı nedenlerden kaynaklanan aksiliklerini ifade ederler.

***

Kolay vazgeçmek. Eğer insan düşünde geçmişten nefret edebiliyorsa, yerine getirilemeyen arzulardan çok az sıkıntı çeker.

***

Tehlikede. En büyük ezilme tehlikesiyle bir aracın önünden kaçarken karşı karşıya kalırız.

***

Sese göre rol. Alışık olduğundan (zor işitenin veya geniş kitle önünde) daha yüksek sesle konuşmaya zorlanan kişi genelde ileteceğini abartır.

Bazıları, yalnızca sesleri fısıltıya uysun diye, bir komplocu, kötü bir iftiracı veya entrikacı olur.

***

Düşmanı kendi yararına çevirmek. Yeteneklerini dünyaya açıkça gösteremeyen kişiler, kendilerine karşı yoğun bir düşmanlık uyandırmaya çalışırlar. Sonra, bunun, onların yeteneği ve fark edilmesi arasında yer aldığını, başkalarının da bunu böyle kabul edeceğini ve bunun kendi önemleri için çok yararlı olduğunu düşünmenin rahatlığını yaşarlar.

***

Kendi kendine yetmek. Kendine yeterliliğin altın postu, zırvalara karşı korur, ama iğnelemelere karşı korumaz.

***

Alevdeki gölge. Alev, kendisi için, aydınlattıkları kadar parlak değildir: akıllı adamlar da.

***

Kendi fikirlerimiz. Bir konu hakkında ani bir soru sorulunca aklımıza ilk gelen genellikle kendi fikrimiz olmaz. Ama bu, geleneksel sınıfımıza, pozisyonumuza veya kökenimize uygun bir görüştür; kendi fikirlerimiz yüzeye pek çıkmaz.

***

Cesaretin kökeni. Sıradan insan, tehlikeyi göremediğinde, bunu görecek gözleri olmadığından bir kahraman gibi cesaretli ve yenilmezdir. Tam tersine, bir kahramanın tehlikeye en açık noktası, arkasıdır, orada gözleri yoktur.

***

Doktordaki tehlike. Kişi ya hekimi için, doğar, ya onun yüzünden yok olur.

***

Sihirli kibir. Cesaretle üç kez hava tahmini yapıp başarılı olan kişi, kalbinin derinliklerinde kahin yeteneğine bir parça inanır. Gururumuz okşandığında, neyin sihirli veya us dışı olduğunu tartışmayız.

***

Meslek. Meslek yaşamın belkemiği gibidir.

***

Kişisel etki tehlikesi. Başkası üzerinde çok etkili olduğunu duyumsayan kişi, onun dizginlerini tamamen bırakmalıdır, hatta bazen direnmesini yeğlemelidir ve bunu sağlamalıdır: aksi takdirde kaçınılmaz biçimde düşmanı olacaktır.

***

Mirasçıya hakkını vermek. Bencil olmayan bir düşünceyle büyük bir şey yapan kişi, mirasçılara sahip olmak ister. İnsanın, çalışmalarının mirasçılarında kendi muhaliflerini görmesi ve onlara karşı savunma durumunda yaşaması tiranca ve soylu olmayan bir doğanın işaretidir.

***

Az bilgi. Az bilgi tam bilgiden daha başarılıdır: olguları olduklarından daha basit bir biçimde algılar ve böylece anlaşılabilir, ikna edici fikirlerle neticelenir.

***

Parti üyesi olmaya uygun değil. Çok düşünen kişi parti üyesi olmaya uygun değildir: kısa zamanda kendisinin partiden üstün ve ötede olduğunu düşünür.

***

Kötü bellek. Kötü belleğin yararı, çok kereler, insanın aynı şeyden ilk kez gibi hoşlanmasıdır.

***

Kendinde acıya neden olmak. Düşüncesizce bir yaklaşım, genellikle uyuşmak isteyen huzursuz bir iç dünyanın işaretidir.

***

Şehit. Bir şehidin müridi, şehitten daha fazla acı çeker.

***

Artakalan kibir. Kibirli olmamaları gereken bazı insanların kibri, hala kendilerine inanmaya hakları olmadığı, bu inancı başkalarından bozuk para olarak dilenerek elde ettikleri zamandan kalan ve büyüyen bir alışkanlıktır.

***

Tutkunun punctum saliensi. Kızgın bir duruma veya şiddetli bir aşka düşen kişi, ruhunun bir kap gibi dolduğu bir noktaya ulaşır; ama bir damla su daha gerekir: tutkuya yönelik iyi niyet (aynı zamanda genel olarak kötü niyet diye de adlandırılır). Sadece bu küçük nokta gereklidir; sonra kap taşar.

***

Huysuz düşünce. İnsanlar ormandaki kömürlere benzerler. Yalnızca gençler, kömürler gibi artık kor gibi parlamayıp, karardıkça, yararlı olurlar. İçin, için yanıp duman çıkardıkları müddetçe belki daha ilgi çekicidirler, ama işe yaramazlar ve sıklıkla sorun yaratırlar.

İnsanlık, makineleri ısıtmak için her bireyi acımadan kullanır; ama bireyler (yani insanlık) yalnızca onların işlemesine yardımcı oluyorsa, makinelerin ne yararı var? Kendi amaçları için makineler -bu umana comedia mıdır?

***

Yaşamın akrebi (ÇN: saatteki). Yaşam, en büyük önemsizliğin nadir, yalıtılmış anlarından ve sayısız birçok aradan oluşur. Bu sürede olsa, olsa bu anların gölgeleri üzerimizden süzülür. Aşk, bahar, her güzel ezgi, dağlar, ay, deniz -tüm bunlar, eğer tam konuşma şansı bulurlarsa yalnızca bir kez kalpten tam konuşurlar. Birçok insanın bu anları yoktur, kendileri, gerçek yaşam senfonisinde ara ve kesintidirler.

***

Karşı koymak veya yapmak. Genellikle açıkça bir yöne, bir partiye, bir çağa, karşı olma hatasını işleriz, çünkü rastlantısal olarak yalnızca yapay tarafını, gelişmeyen yüzünü veya kaçınılmaz olarak ‘erdemlerindeki kusurlarını’ görürüz -belki de biz kendimiz işin içine çok gireriz. Daha sonra onlara sırtımızı döneriz ve ters yönü ararız; ama iyi, güçlü taraflara bakmak veya bunları kendi içimizde geliştirmek daha iyi olacaktır. Oluşmamış ve gelişmekte olanın gelişmemişliğini anlayıp reddetmek yerine, onu ilerletmek için güçlü bir bakış ve iyi bir istek gerekeceği kesindir.

***

Mütevazılık. Gerçek mütevazılık (yani, kendi ürünümüz olmadığımızı bilmemiz) vardır ve büyük zihne çok uygundur, çünkü o, özellikle, tamamen sorumsuz olduğu düşüncesini kavrayabilir (iyi ne yaratıyorsa onun için bile). Kişi, büyük insanların mütevazı olmamalarından, kendi gücünü duyumsadığı için değil, başkalarını inciterek, zorbaca davranarak ve buna ne kadar dayanabildiklerini anlamak için gücünü denemek istediğinde nefret eder. Ama bu genellikle aslında gücünden emin olmadığını kanıtlar ve insanları büyüklüğü hakkında kuşkuya düşürür. Bu bakımdan, akıllılık açısından mütevazı olmamak önerilmez.

***

Mutluluğun gelişimi. İnsanlığın üzüntülerinin yanına ve sıkça volkanik toprağının üstüne, insan, ufak mutluluk bahçelerini yerleştirir; yaşama ister varoluştan yalnızca bilgi isteyen birisi olarak yaklaşsın, ister teslim olan ve geri çekilen birisi, ister üstesinden gelinecek bir soruna sevinen birisi gibi yaklaşsın sorunun yanında tomurcuklanan bir mutluluğu her yerde bulacaktır. Toprak ne kadar çok volkanikse, mutluluk o kadar çok olacaktır- ama bu mutluluğun acıyı haklı çıkartacağını söylemek gülünçtür.

***

Kişinin atalarının yolu. Tamamen yeni bir şeye yönelmeyip, babasının veya büyük babasının çok çalışarak elde ettikleri yeteneği, kişinin geliştirmesi akıllıca olur. Yoksa, insan kendisini bir meslekte yetkinleşmekten mahrum eder. Bu nedenle: ‘Hangi yolu seçeceksiniz? Atalarınızın yolunu.’

***

Eğitici olarak kibir ve tutku. Kişi, henüz evrensel insanlık iyiliği açısından bir alet olamadığından, tutku ona eziyet verebilir. Ama eğer amacına ulaşırsa, herkesin iyiliği için makine gibi çalışırsa, o zaman kibir de işe karışabilir. Tutku, kaba işini bitirdikten sonra onu ufak konularda insanlaştırır, daha toplumsal, hoş görülü, düşünceli yapar. (onu yararlı kılar.)

***

Filozof acemiler. Eğer bir filozofun zekasına sahip olursak, sokaklarda değişmiş ve büyük bir adam olmuş duygusuyla dolaşırız. Çünkü yalnızca bu zekadan haberi olmayan kişilerle karşılaşırız ve böylece her şeyle ilgili yeni, duyulmamış bir yargı ileri süreriz; çünkü bir yasalar kitabını biliriz ve aynı zamanda yargıç gibi davranmamız gerektiğini sanırız.

***

Hoşnutsuzluk yaratarak memnun etmek. Dikkat çekmeyi ve bu arada can sıkmayı yeğleyen kişiler, fark edilmemeyi ve memnun etmeyi yeğleyen kişilerle aynı şeyi, amaçlarından uzaklaşıyor görünene doğru bir adım atarak yalnızca daha fazla ve dolaylı olarak arzularlar. Etki ve güç sahibi olmak istedikleri için, bu kabul edilmez olsa da üstünlüklerini sergilerler: çünkü, sonunda güç kazanan kişinin, yaptığı ve söylediği hemen her şeyde, hatta hoşlanılmadığında bile, yine de herkesi hoşnut kılıyor gibi göründüğünü bilirler.

Hem özgür ruh, hem gerçek inanır hoşnut kılmak için güç isterler; eğer doktrinleri yüzünden kötü bir yazgı, zulüm, hapis veya ölümle tehdit edilirlerse, bunun, doktrinlerini insanlık üstüne kazıyacağı ve dağlayacağı düşüncesiyle sevinirler. Gecikmiş bir eylem olsa da, bunu, yine de güç kazanmak için acılı ama yetkin bir yol olarak kabullenirler.

***

Casus belli ve benzerleri. Komşusuna savaş açmak için karar verip casus belli bulan bir prens, çocuğunu annesine zorla kabul ettiren babaya benzer. Ve eylemlerimiz için açıklanmış dürtülerimizin hemen hepsi bu tür zorla kabul ettirilmiş anneler değiller midir?

***

Tutkular ve haklar. Kalbinin en derininde bundan kuşku duyan kişi kadar hiç kimse haklarından tutkuyla bahsetmez. Tutkuyu kendi tarafına çekerek, usu ve kuşkuları donuklaştırmak ister: böylece vicdanı rahatlar ve bu yolla arkadaşları arasında başarılı olur.

***

Başarısız olanın hilesi. Evliliği, Katolik papazları gibi protesto eden kişi, onu en alt ve kaba biçimiyle anlamayı arzular. Aynı biçimde, çağdaşlarının saygısını reddeden kişi, bunu alçak bir biçimde algılar. Böylece geri çekilir ve ona karşı olan mücadelesini kolaylaştırır. Ayrıca, büyük konuları ret eden kişi, küçük konularda kolayca teslim olur. Çağdaşlarının alkışlarının üstünde olan bir kişinin, yine de ufak kibirlerden tatmin olmayı ret etmemesi anlaşılabilir.

***

Kibir yaşı. Yetenekli insanlar için uygun kibir yaşı yirmi altı ile otuz yaşları arasındadır; bu, ilk olgunluk çağıdır ve hala biraz ekşimsi tat vardır. İçinde duyumsadığına bağlı olarak, kişi, bunu çok az gören veya hiç görmeyenlerden saygı ve alçak gönüllülük talep eder; ve bunlar önce olmayınca, bir bakışla, kibirli bir davranışla veya ses tonuyla intikam alır. İyi bir göz ve kulak o yılların tüm ürünlerinde -müzik, felsefe veya resim ve müzikte- bunu fark eder. Yaşlı deneyimli insanlar bunun karşısında gülümserler ve bu kadar çok olmak ama az görünmek algısına kızılan yaşamın bu güzel zamanını duygulanarak anarlar. Daha sonra, kişi gerçekten daha fazla görünmeye başlar -eğer kişi yaşamı boyunca kibrin ümitsiz budalası olarak kalmamışsa çok fazla olma konusundaki inanç kaybolmuştur.

***

Aldatıcı, ama yine de dayanıklı. Bir uçurumun tepesinde yürürken veya derin bir çayın üzerindeki kalası aşarken, parmaklıklara gerek duyarız; tutunmak için değil (çünkü bizimle birlikte hemen çökecektir), ama görsel bir emniyet elde etmek için. Bunun gibi, gençken, bize farkında olmadan parmaklık görevi sağlayacak insanlara gerek duyarız. Gerçekten tehlikede olup onlara yaslanmak istesek bize yardım etmeyeceklerdir; ama bize yakındaki koruma duygusunun rahatlığını sağlarlar (örneğin, üçünü de bildiğimiz biçimde babalar, öğretmenler, arkadaşlar.)

***

Aşkı öğrenmek. Aşkı, nazik olmayı en genç yaştan itibaren öğrenmeliyiz. Eğitim veya şans nedeniyle bu duyguları öğrenememişsek, ruhumuz kurur ve aşk dolu insanların en ince çağrılarını anlamaz. Benzer biçimde, eğer kişi yetenekli bir nefret edici olmak istiyorsa nefret de öğrenilmeli ve geliştirilmelidir: aksi halde onun çekirdeği de zamanla kurur.

***

Dekorasyon olarak kalıntılar. birçok ruhsal değişim geçiren insanlar, eski aşamalardan bazı alışkanlık ve bakış açılarını taşırlar. Bu, daha sonra, onların yeni düşüncelerinde ve eylemlerinde açıklanamaz bir antikalık ve gri duvar gibi bir çıkıntı yapar ve genellikle tüm bölgeyi süsler.

***

Aşk ve saygı. Aşk arzular, korku kaçınır. Aynı kişi tarafından sevilmenin ve saygı görmenin, en azından aynı zaman diliminde olanaksız olmasının nedeni budur. Çünkü başkasına saygı duyan kişi, onun gücünü kabul eder; yani ondan korkar: içinde bulunduğu durum hürmettir. Ama aşk güç tanımaz, ayıran, farklılık yaratan, ast üst seviyeleri yoktur. Sevilmek durumunda saygı olmadığı için, tutkulu insanlar açıktan veya gizliden buna direnirler.

***

Soğuk insanlar lehine ön yargı. Çabuk ateş alan kişiler, çabuk soğurlar ve bu nedenle genelde güvenilmezler. Bu nedenle, hep soğuk olanlar veya öyle davrananlar, özellikle güvenilir oldukları ön yargısından yararlanırlar: yavaş ateş alan ve uzun süre yananlarla karıştırılırlar.

***

Özgür fikirler için tehlikeli olan. Özgür düşüncelere hafifçe dokunmak, kaşınmaya benzer; kişi bölgeyi ovmaya başladı mı, sonunda açık ve ağrıyan bir yara oluşur. Yani, özgür düşünce sonunda yaşam karşısındaki davranışımızı, insan ilişkilerimizi rahatsız edip, bizi sıkmaya başlar.

***

Derin acı arzusu. Tutku kaybolduğunda, arkasında koyu bir arzu bırakır ve kaybolurken bize son bir cezp edici bakış atar. Onun kamçısıyla dövülmekten alınan bir zevk olmalıdır. Bunun aksine, daha mütevazı duygular daha düz görünürler; daha şiddetli hoşnutsuzlukları, zevkli hoşluklara açıkça yeğleriz.

***

Başkalarına ve dünyaya karşı küstahça tavır. Sıklıkla, kendimizden duyduğumuz rahatsızlığı başkalarına yöneltiriz, aslında bu kendimize karşı olan duygumuzdur. Kendi yargımızı bulandırmaya ve kendimizi kandırmaya çalışırız. Rahatsızlığımızı a posteriori olarak başkalarının kusur ve eksiklikleriyle güçlendirmek isteriz, böylece kendi görünümüz ortadan yok olur.

Kendilerini acımasızca yargılayan ve çok dindar olanlar genelde insanlık hakkında kötü konuşurlar. Günahları kendi üzerine alan ve erdemleri diğerlerine yükleyen bir aziz yoktur: Buda’nın söylediklerine uyarak iyi yönünü insanlardan gizleyen ve yalnızca kötü yönlerini gösteren birisinin de pek bulunamayacağı gibi.

***

Neden ve sonuç karıştırılıyor. Bilinçsiz olarak, mizacımıza uyan ilke ve doğmaları ararız ve sonunda süreklilik ve kesinlik kazanarak, ilke ve doğmalar bizim karakterimiz tarafından yaratılmış gibi olurlar, aslında tam tersi olmuştur. Sanki, düşüncemiz ve yargımız doğamızın nedenidir, halbuki aslında düşünmemize, bir veya başka biçimde yargılamamıza neden olan doğamızdır.

Bu neredeyse bilinçsiz olan komedi hakkındaki kararımızın nedeni nedir? Tembellik ve rahatına düşkünlük ve en az bunlar kadar düşünce ve karakterinde tutarlı olarak görünme kibri: çünkü bu saygı kazandırır, bize güven ve güç sağlar.

***

Yaş ve gerçek. Genç insanlar, doğruluğuna ve yanlışlığına bakmadan ilgi çekici ve garip olanı severler. Tam olgun zekalar, basit ve açık gibi görünse, sıradan insanlara sıkıcı gelse de sonunda, gerçeği severler. Çünkü gerçeğin en büyük bilgeliği basitlik kisvesiyle sergilediğini fark edeler.

***

İnsanlar ve şairler. Kötü şairlerin daha ikinci satırda uygun bir kafiye aramaya başlamaları gibi, insanlar da yaşamlarının ikinci yarısında endişeli bir havaya girerek, daha önceki yaşamlarına uyan eylem, davranış ve ilişkilere bakarlar, ki dışsal bir uyum oluşabilsin. Ama artık yaşamlarını yönetebilecek ve yenileştirebilecek güçlü bir düşünceleri yoktur. Bu düşüncenin yerini daha çok bir kafiye bulma niyeti alır.

***

Can sıkıntısı ve oyun. Gereksinim, bizi, ürünü gereksinimimizi sakinleştirecek olan çalışmaya zorlar; her gereksinim uyanışında çalışma alışkanlığımız vardır. Ama gereksinimlerimizin sakinleştiği ve uyuyor gibi göründüğü aralarda, bizi sıkıntı kaplar. Bu nedir? Bu, bu biçimde çalışma alışkanlığıdır ve şimdi kendisini yeni ve ek bir gereksinim olarak ortaya koymaktadır; çalışma alışkanlığımız ne kadar büyükse gereksinim de o kadar büyüktür, hatta belki de gereksinimlerimizden doğan acıdan da daha büyüktür. Can sıkıntısından kaçmak için, kişi ya her zamanki gereksinimlerinin gerektirdiğinden daha fazla çalışır veya oyun icat eder. Yani, genelde çalışmanın dışında, gereksinimi sakinleştirecek bir iştir bu. Oyundan yorulan ve yeni gereksinimler olmazsa çalışmaması gereken kişi, bazen oyunla ilişkisi, havada süzülmenin dans etmekle, dans etmenin yürümekle ilişkisi benzeri üçüncü bir durumu, mutlu ve huzurlu bir devinmeyi ister: bu sanatçı ve filozofların mutluluk anlayışıdır.

***

Resimlerden alına ders. Eğer kendimizi çocukluktan büyüklüğe kadar uzanan bir seri resim olarak algılarsak, insanın yetişkinden çok çocuğa benzediğini görerek şaşırırız: belki de buna uygun olarak, temel karakterimize geçici olarak yabancılaşırız, daha sonra biriken ve yoğunlaşan güç bu yabancılaşmayı alt eder. Bizi ergenliğe götüren bütün tutkularımızın, öğretmenlerimizin veya politik olayların, sonradan sabit bir ölçeğe dönüştüğüyle, bu görüş uyum sağlar. Bunlar yaşamayı ve içimizde işlem yapmayı kesinlikle sürdürürler, yine de temel düşünce ve duygularımız üstündürler, bunları güç kaynağı olarak kullanırız, ama yirmilerde olduğu gibi artık düzenleyiciler olarak kullanmayız. Böylece insanın düşünce ve duyguları çocukluk yaşlarına daha uygun olur -ve bu içsel durum, yukarıda belirtilen dışsal durumla ifade edilir.

***

Yılların sesi. Ergenlerin, konuşurken, överken, suçlarken kullandıkları ses tonu yaşlı olanları hoşnut kılmaz, çünkü çok yüksektir, ama aynı zamanda, boşluk nedeniyle rezonans kazanan mahzendeki bir ses gibi boğuk ve anlaşılmazdır. Ergenlerin düşündükleri, kendi doğalarının bütünlüğünde dışarıya doğru akmaz, daha çok etraflarında düşünülenin, söylenenin, övülenin ve ayıplananın uyumsal biçimleri ve yankıları sergilenir. Ama içlerinde duygular, bu duyguların nedenlerinden daha güçlü bir biçimde yankılandığı için (eğilim ve uzaklaşmaya ait), tekrar duygularını dile getirdiklerinde, neden yokluğunu veya ve kıtlığını belli eden bu boğuk, çınlayan ton ortaya çıkar. Daha olgun yılların tonu daha canlıdır, keskin biçimde vurgulanır, çok yüksek değildir, ama açıkça ortaya konan her şey gibi çok uzağa ulaşır. Sonunda ileri yaş sese bir incelik ve hoşgörü sağlar ve onu sanki tatlandırır: tabii ki, bazı durumlarda ekşitir de.

***

Geride kalmış ve ilerlemiş insanlar. Tamamen güvensiz olan, rakiplerinin ve komşularının başarılarına hasetle tepki veren, farklı fikirler karşısında şiddetle parlayan tatsız bir kişilik, kültürün ilk aşamalarına ait bir kalıntı olduğunu gösterir. Çünkü insanlara karşı olan yaklaşımı yetkenin güçle sağlandığı çağların koşullarına uygundur ve o çağlara aittir. O, geride kalmış bir insandır. Başkalarının neşelerine cömertçe katılan, her yerde arkadaşlar kazanan, gelişen ve büyüyen her şeyden etkilenen, başka kişilerin onurlanmalarından ve başarılarından hoşlanan ve yalnızca kendisinin gerçeği bildiğini ileriye sürmeyen, bunun yerine tam bir mütevazı şüphecilik sahibi olan ikinci bir kişilik -daha yüksek bir kültüre doğru ilerler. Tatsız kişilik kaba bir insan ilişkisinin temellerinin hala atılacağı zamanlara uzanır; diğeri, kültürün temelleri altındaki mahzenlerde kilitli, kızgın ve uluyan vahşi hayvandan uzakta en üst katlarda yaşar.

***

Hastalık hastasının rahatlaması. Büyük bir düşünür geçici biçimde hastalık hastası olarak eziyet çekerse, kendisini rahatlatmak için şöyle söyleyebilir: ‘Bu asalak, senin büyük gücünden beslenip büyüyor; eğer bu gücün daha az olsaydı, daha az acı çekerdin.’ Bir devlet adamı da kıskançlık ve kin dolu duygular taşıdığı zaman aynı biçimde konuşur, kısaca, bellum omnium contra omnes havasındadır, çünkü ülkenin temsilcisi olarak yeteneğinin büyük olması gerekirken, ruh durumu bazen kişisel ilişkilerine sızarak yaşamını zorlaştırır.

***

Bugünden yabancılaşmış. Kendimizi zamanımızdan iyice uzaklaştırmanın ve kıyısından, geriye eski dünya bakışlarının okyanusuna sürüklenmenin yararları vardır. Kıyıya bu açıdan bakınca, ilk kez şeklini bütünüyle görürüz ve yine yakınlaştığımızda, onu hiç terk etmeyenlere göre onu bütünde daha iyi anlarız.

***

Kişisel eksiklikler üzerine ekip biçmek. Rousseau gibi insanlar, zayıflıklarını, eksikliklerini veya kötü yönlerini sanki bunlar yeteneklerinin gübreleriymiş gibi kullanmasını iyi bilirler. Rousseau, toplumun bozukluğundan ve yozlaşmasından, kültürün tatsız bir sonucu olarak şikayet ederken, bu, acılığı genel lanetlemesini çok keskinleştiren ve attığı okları zehirleyen kişisel deneyimine dayanıyordu. Önce kendisini bir birey olarak aklıyordu ve topluma doğrudan yararı olacak bir çare aradığına inanıyordu ve bu dolaylı olarak ve toplum yoluyla, onun yararına olacaktı.

***

Felsefeci anlayışı. Genel olarak, tek bir duygusal tutum, tüm yaşam durumları için tek bir bakış açısı edinmeye çalışırız: genellikle de buna felsefe anlayışı deriz. Ama kendimizi tekdüze yapmak yerine, her biri beraberinde kendi bakış açısını getiren değişik durumların yumuşak seslerini dinleyerek bilgiyi zenginleştirmenin daha büyük bir yolunu bulabiliriz. Böylece, katı, değişmez ve tekil bireyler gibi davranmayarak birçok kişinin yaşamını ve doğasını öğrenerek paylaşırız.

***

Küçük görmenin ateşinde. Kişi, açıkladığında kendisini küçültecek olan, hoşuna giden fikirleri ifade etmeye cesaret ettiğinde, bu bağımsızlığa doğru atılan yeni bir adımdır. Arkadaşları ve yeni tanıdıkları bile bundan sonra endişeli olmaya başlayacaklardır. Yetenekli insan bu ateşten geçmelidir, daha sonra daha çok kendine ait olur.

***

Fedakarlık. Eğer seçenek varsa büyük bir fedakarlık, küçük olana yeğlenir, çünkü kendimize hayranlık duyarak bunu telafi ederiz ve bu küçük fedakarlıkta olanaksızdır.

***

Hile olarak sevgi. Kişi ne zaman yeni bir şey öğrenmeyi gerçekten isterse (bir kişi, bir olay, bir kitap), yeni şeyleri tüm olası sevgisiyle ele alırsa, konu ile ilgili düşmanca, itiraz edilebilir veya yanlış bulduğu her şeyden kaçınırsa, hatta unutursa iyi yapar. Böylece, örneğin, bir kitabın yazarına en büyük avansı veririz ve bir yarıştaymış gibi çarpan yürekle hedefe ulaşmasını isteriz. Bunu yaparak, yeni şeyin kalbine, itki merkezine gireriz: bu da onu bilmenin yoludur. Bu kadar yol aldıktan sonra, us limitlerini koyar; abartma, eleştiri sarkacının geçici durması, konunun ruhunu açığa çıkartmaya yarayan bir hiledir.

***

Dünya için çok iyi veya çok kötü düşünmek. Olgularla ilgili olarak çok iyi veya çok kötü düşünsek de, her zaman daha büyük zevk elde etmekten yararlanırız: eğer algılamamız çok iyiyse, olguları (deneyimleri) olduklarından daha tatlı bir biçimde ortaya çıkartırız. Eğer algılamamız çok olumsuzsa, bu tatlı bir düş kırıklığına yol açar. Bu şeylerde olan ve onlardan alınan zevk, şaşkınlığımızın hoşnutluğuyla artar.

Ayrıca, kuşkucu bir mizaç, her iki durumda da aksini deneyleyecektir.

***

Derin insanlar. Güçleri, izlenimlerinin derinliklerinde yatan insanlar (bunlara genellikle ‘derin insanlar’ denir), ani bir şey olduğunda göreceli olarak kontrollü ve kararlıdırlar, çünkü ilk izlenimleri hala sığdır; ancak daha sonra derinleşir. Ama önceden kestirilebilen şeyler veya insanlar bu doğaları çok heyecanlandırır ve bekleme bittiğinde sakin bir halde kalmalarını olanaksızlaştırır.

***

Yüksek benlikle kurulan ilişki. Herkesin, yüksek benliğini bulduğu iyi bir günü vardır. Gerçek insanlık, kişiyi, özgür olmayan ve kölece iş günlerinde değil yalnızca bu durumdayken yargılamamızı talep eder. Örneğin, bir ressamı görebildiği ve çizebildiği en yüksek bakış açısına göre değerlendirmek ve onurlandırmak gerekir. Ama insanlar buna, kendi yüksek benliklerine çok farklı davranırlar ve genellikle, sanki bu yüksek anlardaymış gibi davranabildikleri sürece kendi oyuncuları olarak hareket ederler. Bazıları ideallerinden utangaç bir alçak gönüllülükle bahsederler ve inkar etmekten hoşlanırlar: yüksek benliklerinden korkarlar, çünkü konuştuğunda talep eder. Buna ek olarak, istediği gibi kalmak veya gitmek gibi hayalet benzeri bir özgürlüğü vardır. Bu nedenle, genellikle Tanrıların armağanı olarak adlandırılır; halbuki aslında diğer her şey Tanrıların (rastlantının) armağanıdır: ama bu insanın kendisidir.

***

Yalnız insanlar. Bazı insanlar kendileriyle yalnız kalmaya alışıktırlar ve kendilerini başkalarıyla karşılaştırmazlar, ama sakin, neşeli bir havada kendileriyle konuşurlarken, hatta gülerken monolog yaşamlarını sürdürürler. Ama eğer kendilerini başkalarıyla karşılaştırmaya zorlanırlarsa, kendilerini derin bir düşünceyle küçümseme eğilimine girerler: öyle ki, tekrar diğerlerinden kendileri hakkında iyi ve adil fikirler edinmeyi öğrenmeye zorlanmaları gerekecektir. Bu öğrenilmiş fikri bile, hep azaltmak veya eksiltmek isteyeceklerdir.

Bu nedenle, bazı insanlara yalnızlıkları verilmelidir ve sıklıkla olduğu için bu nedenle aptalca biçimde onlara acınmamalıdır.

***

Ezgisiz. Sabit içsel huzur ve uyumlu bir yetenek talebinin çok belirgin olduğu insanlar vardır ki herhangi bir amaç yönelimli eylem onlara ters gelir. Onlar süregelen armonik akortlardan oluşan, yapısal, devingen bir ezginin işaretini taşımayan bir müzik parçasına benzerler. Dışarıdan gelebilecek herhangi bir harekette, kayıkları, armonik ahenk denizinde hemen yeni bir denge kazanır. Modern insanlar, bir şey olmayan, ama bir şey olmadıkları onlara söylenmeyen bu kişilerle karşılaşma konusunda özellikle sabırsızdırlar. Bazı ruh hallerinde, yine de varlıkları şu sıra dışı soruyu uyandırır: neden ezgi olsun ki? Yaşam kendisini huzur içersinde derin bir gölde yansıtınca neden tatmin olmuyoruz?

Orta çağlar, şimdiki çağlara göre bu doğalar açısından daha zengindi. Çalkantının ortasında kendi içinde bu kadar huzur ve neşe içerisinde yaşayan ve Goethe gibi kendisine ‘En iyisi içinde yaşadığım ve dünyaya karşı geliştiğim ve elimden, ateşle kılıçla alamayacakları derin sessizlik’ diyen bir insana ne kadar az rastlayabiliyoruz?

***

Yaşam ve deneyim. Eğer bazılarının deneyimlerinden, (günlük önemsiz deneyimlerinden) yılda üç kez meyve aldıkları bir tarla gibi yararlanmayı bildikleri; bu arada başkalarının (ve ne kadar çok kişinin!) yaşamlarının kaderin dönen en heyecanlı dalgalarına, zamanlarının veya uluslarının en karışık akıntılarına kapıldıkları, ama yine de bir mantar gibi hafifçe yüzeyde kalmayı başarabildikleri fark edilse: o zaman, insanlık, azdan çok yapmasını bilen bir azınlığa ve çoktan az yapmayı bilen çoğunluğa bölünürdü; aslında hiçlikten dünya yaratmak yerine, dünyadan hiçlik yaratan bu aksi büyücülerle karşılaşılabilir.

***

Oyunda ciddiyet. Cenova’da gün batımında, bir kuleden gelen uzun süreli çan seslerini duydum: sürekli devam etti ve arka sokakların sesleri üzerinde, sanki kendisinden tatmin olamamış gibi, akşamın gökyüzüne ve deniz havasına yayıldı. Hem çok ürkütücü, hem de çok çocukçaydı ve çok melankolikti. Sonra; Platon’un sözlerini düşündüm ve aniden onları kalbimde duyumsadım: insanca olan ne varsa, ciddi olarak ele almaya değer: yine de…

***

İnançlar ve adalet üzerine. İnsan, tutkuyla söz verdiğini veya kararlaştırdığını, daha sonra serinkanlılık ve ciddiyetle yerine getirmelidir: bu talep insanlığı baskı altında tutan en ağır yükler arasındadır. Öfkenin, aşırı kinin ve tutkulu adanmanın sonuçlarını her zaman kabullenmek zorunda kalmak -bu, buna karşı olan duygularda acılık yaratacaktır, çünkü her yerde ve özellikle sanatçılarda, özellikle bu duygular puta tapınmanın nesnesidirler. Sanatçılar, tutkuya saygı gösterilmesini geliştirirler ve hep böyle yapmışlardır. Onların, kişinin, ölümle, sakatlanmayla veya gönüllü sürgünle ve kırık kalbin boyun eğmesiyle sonuçlanan kin patlamalarına teslim olduğu tutkunun korkulu tatminini de yücelttikleri kesindir. Her halükarda, tutkularla ilgili merakı canlı tutarlar; sanki şöyle demek isterler: Tutkular olmadan yaptığınız hiçbir şey yoktur.

Hatta tamamen saf imgesel bir varlık olan Tanrı karşısında bile sadakat yemini ettiğimiz için; kalbimizi bir prense, bir partiye, bir kadına, bir ruhani düzene, bir sanatçıya veya bir düşünüre verdiğimiz için, bizi aşırı bir sevinç içinde saran kör bir delilikle bu şeyleri her türlü onura ve fedakarlığa layık görünce: ayrılmaz bir biçimde bağlanmış mı oluruz? O zaman kendimizi kandırmaz mıyız? Bu, kendimizi vakfettiğimiz şeylerin, gerçekten de imgelemimizde göründükleri gibi oldukları varsayımına dayalı bir şartlı söz verme (tabii ki belirtilmemiş) değil midir? Bu sadakatle, üstün yönümüze zarar verdiğimizi anlıyor bile olsak hatalarımız sadık kalmak zorunda mıyız?

Hayır, böyle bir yasa, bir zorunluluk yok; hain olmalıyız, dürüst davranmamalıyız, ideallerimizi her seferinde terk etmeliyiz. Bu ihanet acılarına neden olmadan ve karşılığında acı çekmeden yaşamın bir aşamasından diğerine geçemeyiz. Bu acılardan kaçınmak için duygularımızdaki ani yükselişten kendimizi korumalı mıyız? O zaman dünya bizim için çok kasvetli, çok boş olmaz mı? Daha çok kendimize, bu değişime ikna olma acılarının gerekli olup olmadıklarını veya yanlış bir düşünceye ve kestirime dayanıp dayanmadıklarını sormak istiyoruz. Neden ikna olduğu konuya sadık kalan kişiyi övüyoruz ve ondan vazgeçeni küçümsüyoruz? Korkarım ki böyle bir fikir değişiminin yalnızca alçak yararlar ve kişisel korkulara bağlı olduğu yanıtı verilecektir. Yani, temelde, kişiye yararlı oldukları veya en azından ona zarar vermedikleri sürece, kimsenin fikirlerini değiştirmeyeceğe inanıyoruz. Ama eğer durum böyleyse, o zaman bu tüm ikna oluşların entelektüel anlamı açısından, kötü bir kanıt oluyor. Bu ikna oluşların nasıl ortaya çıktıklarını ve bunların çok abartılı olup olmadıklarını test edelim: bu yolla, ikna oluşlardaki değişimlerin yanlış ölçüldüğü ve bugüne dek bu değişimlerden çok fazla acı çekme eğiliminde olduğumuz açığa çıkacaktır.

***

İkna olmak, bilginin bir aşamasında, kişinin mutlak gerçeği elde ettiğine inanmasıdır. O zaman böyle bir inanç mutlak gerçeklerin varolduğunu; aynı biçimde, bunlara ulaşılabilecek mükemmel bir yöntemin bulunduğunu; son olarak ikna olan herkesin bu mükemmel yöntemleri kullandığını varsayar. Bu üç varsayım da, ikna olan kişinin, bilim düşüncesi adamı olmadığını hemen kanıtlar; önümüzde, hala kuramsal masumiyet yaşında, çocuk olarak durmaktadır, ama başka türlü olsa büyüyebilecektir. Binlerce yıl boyunca, insanlar bu tür çocukça varsayımlarla yaşadılar ve bunlardan insanların en etkili güç kaynakları aktı. Kanaatleri nedeniyle kendilerini feda eden sayısız insan, bunu mutlak gerçek için yaptığını sandı. Hepsi de hatalıydı: herhalde şimdiye dek hiçbir kimse kendisini gerçek uğruna feda edemedi; en azından inancının dogmatik ifadesi bilim dışı veya yarı bilimsel oldu. Ama aslında insanlar haklı olmak istiyorlardı, çünkü haklı olmaları gerektiğini düşünüyorlardı. İnancının elinden alınmasına izin vermesi, belki ebedi mutluluğunun sorgulanması anlamına gelecekti. Bu çok önemli konu ile birlikte, ‘istem’ aklın açıkça duyulabilen bir suflörü oldu. Bir kanaatin inancını taşıyan kişi, çürütülemeyeceğini varsayar; eğer karşı savlar çok güçlüyseler, hala genelde us dışı davranır ve belki de aşırı fantastik ‘credo quia absurdum est’ pankartını açar. Tarihi çok vahşi yapan fikirler çatışması değil, daha çok fikirlere olan inançların çatışmasıdır; yani kanaatlerin çatışmasıdır. Kanaatlerini çok üstün tutan, bu nedenle çok şeyler feda eden ve buna hizmet için onurlarını, bedenlerini yaşamlarını da sakınmayan bu insanlar, eğer güçlerinin yalnızca yarısını bu kanaatlere hangi hakla takıldıklarını, bu sonuçlara nasıl ulaştıklarını araştırmaya ayırmış olsalardı, o zaman insanlık tarihi ne kadar barışçı olurdu! Daha ne kadar fazla şey bilinirdi! Her tür heretiğe yapılan zulüm sahnesini iki nedenle yaşamış olurduk: birincisi, engizisyoncular kendilerini sorgularlardı ve mutlak gerçeği savundukları kibirli düşüncenin ötesine ulaşırlardı; ve ikincisi, heretikler de tüm dinsel tarikatların ve ‘Ortodoksların ilkeleri gibi kötü temellere dayanan ilkelere, onları araştırdıktan sonra önem vermezlerdi.

***

İnsanların bilgiyi sorgularken alınan tavırdaki kuşkucu ve göreceli pozisyonlarda, mutlak gerçeği bildiklerine inandıkları zamandan kaynaklanan derin bir rahatsızlık vardır. Genellikle yetke (babalar, arkadaşlar, öğretmenler, prensler) tarafından ortaya konan kanaatlere koşulsuz olarak teslim olmayı yeğleriz ve eğer bunu yapmazsak vicdanımız rahat olmaz. Bu eğilim anlaşılabilir ve sonuçları insan usunun gelişmesi karşısında şiddetli kınamalar yapma hakkını vermez. Ama zamanla, insandaki bilim ruhu, dikkatle çekinme erdemini, kuramsal yaşam alanından çok pratik yaşam alanında daha iyi bilinen, örneğin Goethe’nin Antonio’sunda, tüm Tasson’lar, yani bilimsel olmayan ve aynı zamanda edilgen doğalar için bir düşmanlık nesnesi olarak betimlediği bilgece ılımlılığı öne çıkartmalıdır. Kanaat adamı, dikkatli düşünen, kuramsal Antonio için içinde bir anlamama hakkına sahiptir. Öte yandan, bilim adamı, onu bu nedenle paylama hakkına sahip değildir; onun karşısında hoş görülüdür ve bunun yanında, bazı durumlarda, Tasso’nun sonunda Antonio’ya yaptığı gibi, bu adamın da ona tutunacağını bilir.

***

Eğer insan çeşitli kanaat aşamalarından geçerse, ama ilk inanç ağına takılı kalırsa, bu değişmezlik nedeniyle tüm olaylarda geri kalmış kültürlerin temsilcisi olur. Bu eğitim eksikliğine (her zaman eğitilebilirlik varsayımıyla) bağlı olarak, kaba, düşüncesiz, öğretilemez, nazik olmayan, ebediyen kuşkulanılacak, tereddüt etmeyen, başka fikirler olduğunu anlayamadığı için kendi fikrini güçlendirmek için her şeyi deneyen bir kişidir. Bu bakımdan, belki de bir güç kaynağıdır ve hatta, yalnızca güçlü biçimde muhalefeti kışkırttığından fazla özgür ve gevşek kültürler için yararlıdır: çünkü, bu yolla yeni kültürleri, onunla savaşmaya zorlanan daha narin yapısı daha da güçlenir.

***

Temelde hala Reform çağının insanlarıyız -ve başka türlü nasıl olabilirdi ki? ama fikirlerimize zafer kazandırmak için artık bazı yollara başvurmuyoruz: bu, bizi o çağdan ayırıyor ve bizim daha yüksek bir kültüre ait olduğumuzu kanıtlıyor. Bu günlerde eğer kişi hala, Reform zamanındaki insanların tavırlarıyla, fikirlere kuşku ve öfke patlamalarıyla saldırıyor ve onları eziyorsa, eğer başka zamanda yaşasaydı muhaliflerini yakabileceğini, eğer Reform karşıtı olarak yaşasaydı her türlü Engizisyon yöntemine başvurabileceğini açıkça ortaya çıkartmaktadır. O zaman Engizisyon makuldü, çünkü tüm Kilise yetki alanında ilan edilmiş olan genel askeri yasa dışında bir şey değildi. Her askeri yasa gibi, aşırı uygulamaları onaylıyordu, şöyle ki, gerçeğe Kilisenin sahip olduğu ve bunun ne pahasına ve fedakarlıkla olursa olsun, insanlığın kurtuluşu için korunması gerektiği varsayımına (bunu, artık o kişilerle paylaşmıyoruz) dayanıyordu. Ama artık kimsenin gerçeğe sahip olduğunu çok kolay kabul etmiyoruz; çok yoğun araştırma yöntemleri, yeterince kuşku ve dikkate neden oldu ve bu yüzden söz ve eyleminde fikirlerini şiddetle savunanları, günümüz kültürünün düşmanları veya en azından geri kalmış olarak görüyoruz. Ve aslında, bugün gerçeğe sahip olma hevesi, daha nazik ve sessiz biçimde yürütülen diğer hevesle karşılaştırılınca çok zayıf kalıyor: gerçeği araştırma hevesi, yeniyi öğrenmek ve test emekten yorulmayan bir araştırma azmi.

***

Bu arada, gerçeğin kendisinin yöntemsel olarak aranması da kanaatlerin birbirleriyle savaştıkları zamanın bir ürünüdür. Eğer birey bu ‘gerçeğe’ önem vermemiş olsaydı, yani sonunda haklı olduğuna, bugün hiçbir araştırma yöntemi olmazdı. Ama mutlak gerçek konusundaki çeşitli bireylerin savlarının ebedi çatışmasıyla, insanlar, savlarının adilliğini sınayabilecekleri ve tartışmanın sona erdirilebileceği çürütülemez ilkeler bulabilmek için adım, adım ilerlediler. Kararlar ilk önce yetkelere göre verildi, daha sonra görünüşteki gerçeğin bulunduğu yollar ve araçlar iki taraflı olarak eleştirildi; arada, muhalif savın sonuçlarının zararlı, mutsuzluk verici olarak ortaya çıktığı ve deneylendiği bir dönem oldu; bu yolla herkes muhalif fikrin hata içerdiği kanaatine vardı. Sonunda, düşünürün kişisel mücadelesi yöntemlerini keskinleştirdi ki gerçekler keşfedilebilsin ve eski yöntemlerin sapmaları gözler önüne serilebilsin.

***

Bilimsel yöntemler, bir bütün olarak, diğer araştırma sonuçları kadar en azından önemli sonuçlardır; çünkü bilim ruhu yöntem kavrayışına dayanır ve bu yöntemlerin kaybolduğu yerde, tüm bilimsel sonuçlar batıl inanç ve saçmalığın yeniden zafer kazanmasını önleyemezler. Akıllı insanlar, bilim sonuçlarını istedikleri kadar öğrensinler, konuşmalarında ve özellikle de konuşmalarında öne sürdükleri hipotezlerinde, bilim ruhundan yoksun oldukları görülür. Yanlış düşünme yolları karşısında içgüdüsel güvensizlikleri yoktur. Bu güvensizlik, uzun deneyimler sonucunda, her bilim adamının ruhuna derin köklerini salmıştır. Onlar için bir konu hakkında tek bir hipotez bulmak yeterlidir; sonra bunun için ateş alırlar ve işin bittiğini düşünürler. Onlar için, bir fikir sahibi olmak fanatikleşmek ve fikri bir kanaat olarak bağırlarına basmaktır. Eğer bir konu açıklanamazsa, kafalarına giren ilk açıklama benzeri unsurla heyecanlanırlar; bunun sonuçları her zaman, özellikle de politika alanında kötüdür.

Bu nedenle, herkes en azından bir bilim konusunun esaslarını bilmelidir; daha sonra yöntemin ve en uç tedbirin ne kadar gerekli olduğunu öğrenecektir. Bu öğüt özellikle, şimdi tüm hipotezlerin çaresiz kurbanları olan ve nüktedan, hayran bırakan, canlandıran, güçlendiren izlenimi sergileyen kadınlara verilmelidir. Aslında, eğer kişi yakından bakarsa, tüm eğitimlilerin çoğunluğunun hala ikna olmaya gerek duyduklarını ve bir düşünür tarafından ikna edilmek dışında bir şey istemediklerini ve ufak bir azınlığın kesinlik istediği fark edilebilir. Birincisi, kendi gücünü bu yolla artırmak için zorla sürüklenmeyi arzular; az sayıdaki ikincisi, yukarıda bahsedilen yöntem gücü artırsa da, kişisel yarar gözetmeyen nesnel bir ilgi duyarlar. Bir düşünür nerede bir dahi gibi davranırsa, kendisini öyle adlandırırsa ve yetke gerektiren yüksekteki bir kişi gibi aşağıya doğru bakarsa, büyük çoğunluğun sınıfına güvenmektedir. Bu tür bir deha kanaatlerinin ateşinden etkilendiği ve bilimin dikkatli ılıman ruhunda güvensizlik uyandırdığı ölçüde, taliplisi olduğuna ne kadar inansa da gerçeğin düşmanıdır.

***

Adalete ait başka bir deha kategorisi olduğu kesindir; ve bunu herhangi bir felsefi, siyasal veya sanatsal açıdan daha az değerli bulamam. Bu, olgular karşısındaki yargılarda gözümüzü kör eden ve kafamızı karıştıran her şeyden içten bir isteksizlikle uzaklaşma yoludur. Böylece kanaatlerin düşmanıdır, çünkü, ölü veya canlı, gerçek veya imgesel her şeye hakkını vermek ister -ve bunu yapabilmek için çok açık bir anlayışı olmalıdır. Bu nedenle her şeyi en iyi ışık altına koyar ve dikkatle etrafında dolaşır. Sonunda, muhalifine, kör veya dar görüşlü ‘ikna etme’ (erkeklerin tanımlamasıyla, kadınlar buna ‘inanç’ derler) hakkını bile verir -gerçek uğruna.

***

Tutkulardan fikirler gelişir; ruh tembelliği, bunu katı kanaatlere dönüştürür.

Yine de, eğer kişi özgür, durmadan hareket eden, huzursuz bir zihne sahip olduğunu duyumsarsa, sürekli bir değişimle bu katılığı engelleyebilir. Ve eğer genelde gerçekten düşünen bir çığ gibiyse, o zaman kafasında fikirler olmayacaktır, bunun yerine kesinlikler ve tam ölçülmüş olasılıklar yer alacaktır.

Ama bizim yapımız karışıktır, bazen ateşle parlar, bazen zekayla soğur. Üstümüzde fark ettiğimiz tek Tanrıça olarak adalet önünde diz çökmek isteriz. Genellikle içimizdeki ateş bizi adaletsiz kılar ve bu Tanrıça’da olduğu gibi saflığımız yok olur. Bu durumda asla onun elini tutmamalıyız ve hoşnutluluğunun derin zevki hiçbir zaman bize ait değildir. Onu yaşamın peçeli İsis’i olarak onurlandırıyoruz, ateş bizi yakıp tüketmeye çalıştığında, utanarak acımızı ceza ve kurban olarak ona sunuyoruz. Tamamen yanmış kömürlere dönmekten bizi kurtaran aklımızdır. Orada, burada, bizi, adaletin kurban sunağından geriye doğru çeker ve üzerimize asbestten yapılı bir koza örer. Ateşten kurtulunca akla yönelerek, taraf değiştirerek, ihanet edilecek tüm şeylerin soylu bir haini olarak fikirden fikre atlarız -yine de suçluluk duymayız.

***

Gezgin. Us özgürlüğüne kısmen ulaşan kişi, dünya üzerinde bir gezgin olduğundan başka bir şey duyumsayamaz -nihai bir amaca doğru yolculuk etmez, çünkü bu yoktur. Ama gözlemlemek ve dünyada olan her şey için gözlerini açık tutmak ister; bu nedenle, kalbini tek bir şeye sıkıca bağlamamalıdır, neşesini değişim ve geçicilikten alan ve içinde dolaşan bir şey olmalıdır. Yorulduğunda ve dinleneceği şehrin kapılarını kapalı bulduğunda bu insanın kötü geceleri olacağı kesindir. Belki de, buna ek olarak, Doğudaki gibi, çöl kapıya dayanmıştır; şimdi yırtıcı hayvanlar yakında ve uzakta ulumaktadırlar; güçlü bir rüzgar esmektedir; haydutlar yük hayvanlarını çalmaktadırlar. Daha sonra ürkütücü gece, sanki ikinci bir çöl gibi çölün üstüne çöker ve kalbi dolaşmaktan yorulur. Daha sonra sabah güneşi yükselirse, öfke Tanrıçası gibi parlarsa ve şehrin kapıları açılırsa, dışarıya göre, yaşayanların yüzlerinde belki daha da fazla çöl, kir, yalan, karasızlık görecektir -ve gün neredeyse geceden daha kötüdür. Gezginin başına bu bazen gelebilir; ama telefi olarak başka bölgelerin ve günlerin neşe verici sabahları da gelir. Sonra, sabah karanlığında, dağların sisleri arasında perilerin dans ederek geçen bandosunu yakınında görür. Daha sonra, öğle öncesi ruhunun dengesine sessizce döner. Tepelerinden ve yapraklı köşelerinden yalnızca iyi ve parlak şeylerin; dağlarda, ormanda ve yalnızlıkta evlerinde olan ve bazen neşeli bezen düşünceli biçimde ona benzeyen gezgin ve filozof tüm özgür ruhların hediyelerinin üzerine düştüğü ağaçların altındadır. Şafak vaktinin gizemlerinden doğarak, onuncu ve on ikinci çan vuruşları arasında, günün, nasıl da saf, saydam, yücelmiş ve neşeli bir yüze bürünebileceğini düşünürler -öğle öncesi felsefesini ararlar.

Friedrich Nietzsche
İnsanca, Pek İnsanca

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz