Çok Dinli Toplumlarda İnanç Özgürlüğünün Korunmasının Koşulları ve Zorlukları

Din özgürlüğünü güvenceye almada laik sistemlerin karşısında duran güçlükleri tarihi ve küresel bir bağlama oturtmak gerekir. Hiçbir vaka bir başkasıyla tıpatıp aynı değildir. Fakat çok özel iki modern süreç bunların tümünü etkiler. Başlıca laik sistem türlerini, bunların din özgürlüğü sağlamada karşılaştıkları karakteristik güçlükleri ve bu alanda sahip oldukları avantajları ana hatlarıyla anlatmadan önce, bu süreçlerin birbirine zıt etkilerini özetleyerek başlamak istiyorum.
Geri plandaki ilk süreç, özellikle 1918 yılından bu yana ülke nüfuslarının etnik ve dini kimlikleri açısından giderek homojenleşmesidir. İkincisi ise, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin büyük şehirlerine yönelen küresel göçlerin yarattığı, giderek artan heterojenliktir. Her iki sürecin arkasında imparatorluk, sömürgecilik ve yeni sömürgecilik ilişkilerinin mirası yatmaktadır.

HOMOJENLEfiME HAREKETLERİ
Ülkelerin dini alanda homojenleştirilmesinin şablonu, Reformdan sonra Hıristiyan Avrupa’yı Katolik ve Protestan bölgelere ayıran savaşları sona erdiren 1648 tarihli Westphalia Antlaşması’ na kadar uzanır ki bu bölünme sonuçta Avrupa’nın modern devletlerinin temellerini oluşturmuştu. Westphalia Antlaşması, her bölgeye oranın hükümdarının dinini vererek, dine bölgesel bir karakter kazandırmıştı. Avrupa’da ulus devletlerinin gelişimi; uzun bir tarihi süreç olmakla birlikte, çoğu kez ulus devletin nihai sınırları içinde çoğunlukların olduğu kadar azınlıkların dini kitlelerine de yer verilmesini içerdiyse de; çeşitli Avrupa ülkelerindeki yerleşik ulusal kiliseler (Katolik, Lutherci, Calvinist, Ortodoks ve Anglikan), tıpkı binalarının fiziksel çevrenin yapısını şekillendirmesi gibi, bu ülkelerin ulusal kimliklerinin dokusuna işlemişti.
Bu, modernleşmenin dini ve laik güçler arasında çatışma olmadan gerçekleştiği Lutherci İskandinavya toplumları veya yarı çoğulcu Protestan İngiltere ya da “kurumlara dayalı” çoğulculuğun ülkesi Hollanda için ne kadar geçerliyse, modernleşmenin şiddetli çatışmalar sonucunda gerçekleştiği Fransa ve İspanya gibi Katolik toplumlar için de o kadar geçerlidir. Tarih sürecinde ulusal kiliseler, ait oldukları ulusun kültürel DNA’sının bir kısmını taşıya gelmişlerdir.
Erken modern çağın Romantik milliyetçilikleri Westphalia modelinin mutasyonlarıydı.
Bunlar ırk, dil ve din unsurlarını (ve bazen de ulusal dini geleneklerin laikleştirilmiş bir kültürel versiyonunu) ulusun mitolojisiyle ilişkilendirirlerdi. Bu hareketler, sıklıkla, eğitim ve kültür formasyonu yaratma amacını güden yoğun programlar ürettiler. Bu programlar söz konusu mitolojiyi ulus devletin kurumlarıyla kaynaştırmak ve genellikle hayali bir kavram olan etnik homojenliği, bilerek inşa edilmiş bir kültürel birliğe dönüştürmek için tasarlanmıştı.

Milliyetçilik bayrağı altında yürütülen etnik ve dini homojenleşme Birinci Dünya Savaşı sonrasında yeni bir safhaya girdi. Bu safha Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluklarının parçalanmasıyla başladı ve 1989-1991 yıllarında Sovyet İmparatorluğunun çöküşüyle birlikte kaldığı yerden devam etti. Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorlukları; dinin miras alınmış bir toplumsal özellik olduğu ve hoşgörünün, etnik-dini kimliğin; İmparatorun veya Sultanın tebası olma kimliğine göre ikinci planda kalmasına bağlı olduğu çok ırklı (multi-ethnic) sistemlerdi. 1918’den sonra bu iki imparatorluğun kalıntılarından kurulan ulus devletler ırk, dil, din ve ülke hudutlarının bütünlüğünü temel edindiler. Bu doğrultuda gerçekleştirilen nüfus mübadeleleri ve tehcirler, kimi bölgelerde yüzyıllardır var olan dini çeşitliliği ortadan kaldırdı.
Bu süreç, Doğuda Sovyet Bloğu engeline çarptı. Sovyetler 1917 ile 1989-1991 dönemi arasında İmparatorluklarına tabi alt devletlerin milliyetçi emellerine göz açtırmadıkları gibi, ateizmi devlet politikası olarak kâh sıkı kâh gevşek biçimde ve değişen başarı dereceleriyle uyguladılar.

Sovyet İmparatorluğu dağılınca Doğu Avrupa ülkeleri ve Rusya’nın Müslüman topraklarının çoğu bağımsızlıklarını ilan etti. Bu süreçte yine nüfus mübadeleleri gerçekleşti; Sovyetlerin; tarih boyunca Rus olmayan, Lutherci, Katolik veya Müslüman nüfusların içine çok sayıda Rus kattığı Baltık ülkelerinden, Orta Asya’daki yeni cumhuriyetlere kadar, toplumsal gerginlikler derinleşti. Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra çıkan Balkan savaşları ile Kafkaslarda günümüzde de devam eden milliyetçilik akımları; ırk-din temeline dayalı bir milli birlik sağlamaya yönelik, genellikle şiddet içeren bu hareketlerin süregelen siyasi önemini gösteriyor. Irk din temeline dayalı bu tür bir milli birlik, her zaman güçlü bir mitolojik boyut içerir. Bu mitolojik boyut, yüzyıllardır devam eden değişimler sonucunda kaçınılmaz olarak her coğrafi mıntıkanın birer öğesi haline gelmiş olan fiili farklılıkları (bölgesel, etnik, kültürel) inkâr eder veya bunları öcü gibi gösterir. Irk-din milliyetçiliğinin en çok kan döktüğü yerler, başta Balkanlar olmak üzere Ortodoks, Müslüman ve Katolik nüfusların iç içe yaşadığı bölgelerdir. Bu bölgede hemen hemen her grubun, kendisine tarihe geçecek kahraman payesi vermesi için makulbir sebebi olabilir. Çünkü bunlar yakın komşularından baskı hissetmekte ve kendi topraklarında yaşayan azınlıkları o baskıcı komşunun temsilcileri olarak görmektedirler.
1989-1991’den sonra ilan edilen ve din özgürlüğünü evrensel olarak güvenceye alan yeni anayasalara rağmen “yabancı” dinlere hoşgörünün her zaman ortalıkta görünmediği ülkelerde, özellikle de eski Sovyet bloğunun bağımsızlıklarını yeni kazanmış ülkelerinde din, ırk ve ulusun mitolojik bileşiminin gölgesi epey uzaklara düşebilir. Bu bileşimin aynı derecede güçlü olduğu bir başka yer de, şiddet olayları yüzünden insanların bazı bölgelerden göç etmeleri sonucunda ırk-din çeşitliliğinin son onyıllarda düzenli olarak azaldığı Orta Doğudur.

KÜRESEL GÖÇ VE ARTAN HETEROJENLİK
Yukarıdakinin zıddı olan süreç ise 1950’lerden beri küresel ölçekte gerçekleşen göçler sonucunda din, dil ve ırk heterojenliğinin artmasıdır. Bu göçlerin çoğu Güney dünyasından Kuzeye ve Doğudan Batıya, fakir bölgelerden daha zengin bölgelere doğrudur. Bu hareketlerin bir kısmı az önce özetlenen süreçlerden, savaşlardan, iç savaşlardan ve Batı Avrupa’nın ötesinde hüküm süren ekonomik sıkıntılardan kaçanların göçüdür. Ancak, hareketlerin çoğu hem Güney dünyasının içinde kırsal kesimden büyük şehirlere hem de Güney dünyasındaki fakir toplumlardan gelişmiş kapitalist dünyanın şehirlerine yönelen göçlerdir. Bu göçler sıklıkla Pentekostalizm ve İslamcı diriliş gibi yeni dini seferberlikler içerir. Küresel ölçekte yer değiştiren iş gücünün büyük bir kısmı gençlerden oluşmaktadır. Göç yollarının belirgin rotaları ise Avrupa’nı n 19. yüzyıldaki sömürgelerinden Avrupalı eski sömürgeci güçlerin “anavatan” kentlerine doğrudur. Örneğin İngiltere’de Hindistan’dan gelmiş Müslüman, Hind ve Sihler; Hong Kong’dan gelmiş Budist, Konfiçyüsçü ve Hıristiyanlar; Afrika’dan ve Karayiplerden gelmiş Müslümanlar ve Pentekostalistler vardır. Hollanda’da Uzak Doğu’dan gelmiş Müslümanlar ve Budistler; Fransa’da ise Kuzey Afrika’dan gelmiş Müslüman göçmenler bulunmaktadır.
Rus-Sovyet İmparatorluğu’nun toprakları kesintisiz bir bütün halindeyken, Avrupalı güçlerin imparatorlukları; günümüzde genellikle Güney dünyası olarak anılan bölgelere uzanan, denizaşı rı imparatorluklardı. İmparatorlukların en güçlü oldukları dönemlerde Avrupa anakarası nda çok az sayıda sömürge tebası yaşarken, sömürgelerde çok sayıda Avrupalı asker, yönetici ve tüccar uzun sürelerle ikamet etmekteydi. Bu durumda Avrupalı imparatorlukların seçkin mensuplarının Hıristiyanlık dışındaki dinler ve sömürgeleştirdikleri halkların kültürel normları hakkında engin bir tecrübe edinmelerine karşılık, Avrupa’daki anavatanlarından dışarı adım atmayan çoğunluktaki nüfusun bunlarla doğrudan ilişkisi ve haklarındaki bilgisi 1950’lerde başlayan göçlere kadar gayet sınırlıydı. Yine de, Talal Asad’ın gösterdiği gibi, Batılıların sömürgelerinde yaşayan insanların inançları ve kültürleri hakkındaki kalıplaşmış fikirleri “modern” ile “ilkel”, “laik” ile “dini” arasında tezat kuran ve Batılı olanı “ileri”, Batılı olmayanı ise daha düşük bir gelişim seviyesine yerleştiren evrim yaklaşımlı bir modelin diliyle ifade edilmekteydi. Bu tür evrim yaklaşımlı zımni varsayımlar Batıda halk arasındaki yaygın görüşlerde ve hattâ “din”i “modernite” için içsel olarak sorun yaratıcı bir unsur olarak gören birtakım akademik modellerde hâlâ kendisini göstermektedir. Sömürge ilişkileri ve yeni göçmenlerden çoğunun sosyal ve ekonomik statülerinin düşük olması; sosyo-ekonomik, etnik ve siyasi meselelerin dini meselelerle karıştırılması ve her farklılığın başka farklılıklar için bir kod teşkil etmesi anlamına gelir. Gerçekte tek bir büyük dini kategorinin içindeki farklı etnik grupların durumu hiç de bir örnek olmayabilir. Örneğin, İngiltere’de Bengladeşlilerin alt toplumu, ekonomik ve eğitsel profili itibarıyla Pakistanlıların alt toplumundan çok farklıdır; keza 1970’lerde çeşitli Doğu Afrika ülkelerinden ihraç edilen, çoğunlukla profesyonellerin ve iş sahiplerinin sınıfına mensup olan Müslümanlardan da (Hindular) farklıdır. Oysa bunlar toptan “İngiliz Asyalılar” veya “İngiliz Müslümanlar” olarak sınırlandırılmaktadır. Bununla birlikte din kişinin evsahibi toplumla arasındaki farklılıklar için veya daha genelleştirilmiş bir toplumsal dışlama için kod teşkil edince, aynı dine mensup gruplar arasındaki bu iç farklılıklar, kendilerine gösterilmesi gerekebilecek ilgiyi azınlık toplumlarının sınırlarının ötesinde nadiren görürler. Bu; hükümetlerin dışarıdan tek bir dini grup gibi görünen bir topluluğun içinde var olan farkları anlamadan, azınlık topluluklarının dini “temsilcileriyle” veya “liderleriyle” diyaloğa girmek istedikleri durumlarda özellikle sorun yaratabilir.
Direkt sömürge ilişkileri olmasa da, buna hayli benzer bir durum, beraberindeki sorunlarla birlikte, yabancı işçi göçlerinde görülebilir. Bunlara örnek; Türk işçilerin Almanya ve İsviçre’ye, Hıristiyan Filipinlilerin ise Müslüman petrol ülkelerine göçleridir. Vatandaşlık hakkının verilmediği veya verilip de kullanılmadığı durumlarda bile, göçmen toplulukları, çoğu kez evsahibi ülkenin de facto parçaları olarak o ülkede uzun süre ikamet etmeyi başarmışlardır. Genişleyen AB’nin üye ülkeleri arasında insanların dolaşımının serbest olması, çoğunlukla Doğudan Batıya olmak üzere insan akımlarını arttırmaktadır. Gelişmiş ülkelerin çoğunda, tam sayıları bilinmese de, muhtemelen çok sayıda yasa dışı göçmen mevcuttur.
Bütün bunlar, vatandaş kitlesinin homojenleştirilmesini amaçlayan tarihi hareketlerin, İngiltere ve Hollanda gibi kültürel açıdan laikleşmiş devletlerde bile ulusal kimlikle ilgili olarak bu hareketlerden kaynaklanan derindeki varsayımların, küreselleşmenin etkileriyle çatıştığı anlamına gelir. Modern şehirler dil, ırk ve din çeşitliliği açısından birer Babil kulesi gibidir. Londra okullarında her büyük din grubundan öğrenci görmek ve belki de bu yüzden bir sürü ana dili duymak şaşırtıcı değildir. Göçmenler gittikleri yere, genellikle canla başla görev edindikleri bir misyonerlik de götürmektedirler. Örneğin Londra sokaklarında Pentekostalistler ve Müslümanlar kendini çete kültürüne kaptırmış Afrikalı-Karayiplileri kendi inançlarına devşirmek için yarış halindedirler. Sırf kamu düzeninin bozulmasını ve topluluklar arasında gerginlik çıkmasını önlemek için bile bu farklılaşmış, çok dilli, kozmopolit kentlerde dini hoşgörünün güvenceye alınması siyasi bir gerekliliktir.

Batı Avrupa’nın kültürel açıdan laikleşmiş ülkelerinde, kurumsal Hıristiyanlık uygulamasının 1960’lardaki önemli çöküşüyle birlikte Protestanlarla Katolikler arasındaki eski düşmanlıklar büyük ölçüde yumuşadı. Artık başlıca gerginlikler, din konusunu pek önemsemeyen çoğunluk ile topluluk bağlamında güçlü dini ve etnik kimlikleri olan etnik azınlıklar arasındadır. Bunun altında ise, bireye ve topluluğa ait “haklar” arasındaki potansiyel çatışma yatar. Laik hukuk, dini toplulukların kendi inançlarını ve ibadetlerini ortaya koyma hakkını mı; yoksa o dini topluluğun bireysel mensuplarının (ve mensubu olmayanların) o uygulamalardan muaf olma veya onları protesto etme hakkını mı gözetmeli? 2007’de İngiltere’de Canterbury Başpiskoposunun laik avukatlara yaptığı konuşmada şeriat kanunlarının İngiltere’de hukuki yargılamalarda (Yahudi mahkemelerinde olduğu gibi) şimdiden oynadıkları ve/veya oynayabilecekleri rolden bahsetmesiyle kopan büyük tartışma, bu konunun etrafında dönmekteydi. Tartışmanın odak noktası da, Müslüman kadınları şeriat mahkemelerinin kararlarına tabi olmayı reddedip İngiliz kanunları çerçevesinde bireysel haklarını talep etmekten caydırabilecek topluluk baskısıydı.
Aynı sorun İngiliz Parlamentosunun, eşcinsel çiftlere evlat vermemeyi sürdürdüğü takdirde devletin Katolik evlat edindirme kurumlarıyla iş yapmaktan vaz geçeceği yönünde, 2008 yılında aldığı kararda da kendini göstermekteydi. Katolik Kilisesi, Parlamentonun bu kararına boyun eğmektense, evlat edindirme hizmetine son vermeyi tercih etti. Bu vakada devlet “eşcinsellerin aleyhte ayrıma maruz bırakılmama” konulu bireysel haklarını, bir “Hıristiyan kilisesinin kendi ahlâki öğretileri doğrultusunda hareket etme” konulu topluluk hakkından daha üstün tuttu. Küfür [dini anlamda] ve ifade özgürlüğü (Selman Rüşdi hakkında çıkarılan fetva, evanjelik Hıristiyanların Gerry Springer: the Opera müzikali aleyhindeki protestoları, Danimarka’daki karikatür olayı) veya kamu okullarındaki ve kamu görevlerindeki azınlıkların dini ihtiyaçları (harem-selamlık uygulamaları, Sihlerin türbanı, kadınların başlarını örtmesi) hakkı ndaki tartışmalar da, yine birey hakları ile topluluk hakları arasındaki bu gerginliğin tezahürleridir.
Laik ve dini gruplar arasındaki gerginlikler; dini binaların proje ruhsatları veya kentsel dönüşüm programlarının eşitlikçi olup olmadığı gibi meselelerde, dolaylı olarak da su yüzüne çıkabilir.
Görücü usulü evlilik, kadın sünneti veya İngiliz Pakistanlılarında olduğu gibi ailedeki kadı nların ve gençlerin seçimlerde kime oy vereceklerini aile reisi olan erkeğin belirlemesi ya da İngiltere’deki Afrikalı Pentekostalistlerin medyada “sübyancılık” suçlamalarına yol açan, şeytan çıkartma yoluyla tedavi uygulamaları gibi, esasta etnik ve kültürel olmalarına rağmen alt toplumda dini olarak anlaşılan geleneklerle ilgili olarak sık sık sorunlar çıkar. Tüm bu meseleler; temel hukuk kuralları ihlâl edilmedikçe, azınlıkların kültürel geleneklerine müdahale etmekten kaçınmaya çalışan devletler için çetin sorunlar arz eder.
2006’da Paris banliyölerinde çıkan ayaklanmaların gösterdiği gibi, sorunlar özellikle (vatandaşlıktan çıkarılma dâhil) sosyal dışlamanın, ten renginin yanı sıra etnik ve dini kimliği yansı ttığı Hıristiyan olmayan azınlıklarda daha belirgin hale gelir. Asimilasyon ile çokkültürlülük arasındaki karşıtlığı konu alan siyasi tartışmalar, yeni bir ırk-din çeşitliliğinin ulusal kimliğe ve vatandaşlığın tabiatına okuduğu meydan için şifre vazifesi görür. Avrupalı ulus devletlerin
çoğu, ulusal kimliklerini din, ırk ve kültür çeşitliliğini kucaklayacak şekilde günün şartlarına uydurmak için yeni stratejiler oluşturmaya çalışmışlardır. Bu stratejiler genellikle laik seçkinlerin elinden çıkma olup, okullarda örneğin “vatandaşlık” konulu zorunlu eğitim programları uygulanmasını içerdiklerinde bile, kimlik oluşumunun resmiyet dışında gelişen süreçlerini ne derece etkiledikleri kuşkuludur. Mevcut vatandaşlardan çoğunun, kültürel bir ortak payda yaratmak
maksadıyla yeni göçmenlere uygulanan sınavlardan geçemeyecek olmaları da ibretlik bir husustur. İngiltere’de 2000 yılındaki nüfus sayımında 1851’den beri ilk kez dini kimlikle ilgili bir soru sorulduğunda, beyaz İngilizlerden neredeyse dörtte üçünün dini pratik oranlarının çok düşük olmasına ve Hıristiyan inancının seviyelerinin hızla düşmesine rağmen kendilerini Hıristiyan olarak tanımlamaları çarpıcıdır. Çoğu yorumcu bu durumu, laik beyaz İngilizlerin Müslüman, Sih, Hindu veya Budist (belirtilen diğer başlıca kategoriler) olmadıklarını ifade etmeleri şeklinde açıkladı. Bu tür kanıtlar, Westphalia düzeninin gölgesini yansıtabilir.
Bu aynı zamanda, başkalarının yanı sıra Danièle Hervieu-Léger tarafından ortaya konulan bir argümana da örnek teşkil etmektedir. Hervieu-Léger’e göre,  örünüşte laik olan kültürler bir zamanlar içlerindeki hakim din hangisi idiyse onun yapısal ve kültürel formlarını idame ettirirler; ve devletler genellikle azınlıktaki dinlerin kendilerini çoğunluktaki kültürün zaten aşina olduğu kurumsal forma göre organize etmelerini beklerler. Fransa’da bu kurumsal form Katolik
Kilisesininki gibi bir merkezi otorite yapısıdır. Oysa böyle bir form ne Müslümanlığa ne de yeni dini hareketlere uyar.
Bir dini hoşgörü politikası, temelde yatan bu meseleleri kendi başına çözmez. Avrupa’da cihat terörünün ortaya çıkışı; yurtiçi güvenliğinden ve dış politikanın yürütülmesinden polis birimlerinin işlevlerine, gözetleme usullerine ve imamların eğitimiyle devletin ilgilenmesine kadar çeşitli yeni sorunlara yol açmıştır. Devletin, meşru ırk ve din farklılıkları ile potansiyel yıkıcılık arasındaki belirsiz sınırda yaptığı devriye görevi, özellikle azınlıkların başka devletlerdeki din
kardeşleriyle sıkı bağlara sahip oldukları durumlarda, her an patlayabilecek bir siyasi bomba haline gelmiştir. İnsan haklarını toplumsal bazdan ziyade bireysel bazda gözetme eğilimindeki uluslararası kuruluşların (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Birleşmiş Milletler) artan rolü, işleri daha da zorlaştırmaktadır. İslami cihattan kaynaklanan problemler ve radikal İslamı n yeni biçimlerinin güç kazanması, Müslüman azınlıkların yaşadığı Hıristiyan Avrupa ile sınırlı değildir. Sovyetler sonrasındaki Orta Asya’dan Kemalist Türkiye’ye kadar, geleneksel Müslüman toplumlarında radikal İslamın herhangi bir türünün demokratik seçimleri kazanarak devlete hâkim olması ciddi bir olasılıktır. Demokrasinin demokratik seçimlerle kendisini yok etme ihtimali; laikçi bir seçkin zümrenin var olduğu, esas itibarıyla tek dinli devletlerde, tasavvur bile edilemez denilerek geçiştirilemez. Böyle durumlarda dini kimliğin kamusal ve özel alanlardaki ifade biçimlerini birbirinden ayıran sınır konusunda endişe duymamak kolay değildir.

LAİK SİSTEMİN ÇEŞİTLERİ
Çağdaş laik sistemlerin çoğu iki ana modeli örnek alır: Amerikan çoğulculuğu ve Fransız laisite’si. Türk sistemi Fransa’nınkine çok yakındır. Eski Sovyet devletleri bu iki ana modelden aldı kları unsurları birleştirirler. Bazı Batı Avrupa devletleri din müessesesini dini hoşgörüyle birleştirirler.

Amerikan Modeli
Amerikan modeli açıkça; Amerika’ya ilk yerleşen göçmenlerin birçoğuna inançlarından dolayı baskı yapan, devlet kiliselerini ve tek dinli ulusal kimliği içeren Westphalia modeline karşı kurulmuştu.
Bağımsızlık ilan edildiğinde, Amerikan Anayasası kilise ile devleti birbirinden ayırmı ştı. Bu ayırmanın amacı devleti dinden korumaktan çok dini devletten korumaktı. Anayasada yapılan birinci değişiklikle kongre eliyle herhangi bir dine diğerleri üzerinde hâkimiyet verilmesi yasaklanıp; “dinin serbestçe ifade edilmesi”, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, toplanma özgürlüğü ve dilekçe verme özgürlüğü tek bir paket halinde güvenceye alındı. Amerikan sistemi gönüllülük ve bireysellik esasına dayalıdır. Din kurumları tamamen kendi mensupları tarafından finanse edilir. Bireyler dini gruplarını değiştirmekte serbesttir. Dini grupların kendi propagandalarını yapmalarında herhangi bir kısıtlama yoktur. Eyaletler ve federal hükümet laiktir. Kamu bütçesine bağlı okullarda ve yüksek okullarda din eğitimi yoktur.
Ancak, dinin tamamen özel alana hapsedilmiş olduğunu söylemek de yanıltıcı olacaktır. Bu tür bir durum, “ifade özgürlüğüne” ve bununla ilgili diğer özgürlüklere aykırı olur. Dini gruplar eyaletlerin ve federal hükümetin yasama organlarında kulis faaliyetinde bulunabilir ve nitekim bulunmaktadır. Eyaletler ve federal hükümet aynen laik gönüllü kuruluşlara yaptığı gibi, inanca dayalı kuruluşlara da birtakım görevler aktarabilir (sosyal yardım faaliyetlerinin bazı unsurlarını üstlenmek gibi). Eyalet mahkemelerinde “On Emir”in teşhir edilmesi yasaktır. Fakat kamu görevlileri dini kimliklerini gösteren işaretler takabilirler. Devlet ile kiliseyi birbirinden ayıran duvar biraz geçirgendir. Ancak son yıllarda siyasi bağlamda bu ayrıma ısrarlı karşı çıkışlar görülmektedir. Amerika’da 1960’lardan beri, dinin daha fazla özelleştirilmesinden yana olan liberal ve/veya laik seçkinlerle, genellikle kırsal kesimde ve kasabalarda yaşayan, iktidar ve nüfuz âleminden dışlandıklarını düşünen bazı muhafazakâr Hıristiyanlar arasında yeniden “kültür savaşları” yaşanmaktadır. Yüksek Mahkemenin 1960’lardan beri verdiği kararlar genellikle kilise ile devlet arasındaki ayrımı pekiştirecek yönde olmuştur.  Eylül 2001’de meydana olaylar da bu eğilimi güçlendirmiştir.
Amerikan sisteminde, Amerikan ulusal kimliğe aidiyeti engellemeyen, çok yüksek seviyelerde dini faaliyet mevcuttur. Bu sistem renk itibarıyla Protestanlığa kaçan, Amerikan siyasi söyleminin ve değerlerinin içine işlemiş bir “sivil din” yaratmış ve mümkün olabilecek en çeşitli din ve topluluk deneylerine zemin oluşturmuştur. Amerika tek dinli bir sistem olmayıp, bir göçmenler ulusudur. Din özgürlüğü mevcut olmakla birlikte, göçmenlerin İngilizce öğrenmeleri ve ortak Amerikan kültürünü özümsemeleri (assimilate) her zaman beklenmiştir. Ancak, günümüzde İspanyol kökenlilerin birçoğu İspanyolca konuşmakta ısrar etmekte ve kalabalık oldukları Teksas ve Kaliforniya gibi eyaletlerde Latin kökenli çocuklara eğitim İspanyolca verilebilmektedir.
Amerikan çoğulculuğunun, dinlerin bu serbest pazarında verili kabul ettiği mutlak bireysel özgürlük, dini kurallara sıkı sıkıya bağlı Yahudilerin ve Müslümanların toplumsal din kodlarına aykırı düşmektedir.

Fransız Modeli
Laik cumhuriyetçiliğin Katoliklik ve monarşi ile Fransız Devrimi’yle birlikte başlayan mücadelesi, 1905’te laisite (laïcité) sisteminin ihdas edilmesiyle nihayet Üçüncü Cumhuriyet tarafından sona erdirildi. Amerika’dakinin tersine, dini devletin müdahalesinden korumak yerine devleti Katolik Kilisesinin nüfuzundan korumak için, Kilise ile devlet birbirinden ayrıldı. Bu uygulamayla 1905’e gelindiğinde Fransa’da yalnız ufak Protestan ve Yahudi azınlıklar vardı ve 20. yüzyıl ortalarında Fransa’nın sömürgelerinden kitle halinde Müslümanlar göç edinceye kadar Fransa’nın anavatan toprakları ciddi ölçüde çok dinli sayılmazdı. Fransa’da, Devrime kadar uzun bir süre, devlet eliyle yürütülen Katolik tekeli hakimdi. Nitekim Fransız laisite’sinin yapıları ile Fransız Katolikliğinin yapıları arasındaki birebir benzerlikler birçok gözlemci tarafından dile getirilmiştir.
1905 tarihli kilise-devlet anlaşması ile vicdan ve din özgürlüğü güvence altına alındı ve devlet laikleştirildi. Ancak, çizgi dışı birtakım durumlar da hâlâ mevcuttur. İçişleri Bakanlığı dini grupları Dinler Dairesi (Bureau des Cultes) kanalıyla kaydetmekten sorumludur. Fransız devleti 1905 anlaşması imzalandığında faaliyette olan bütün Hıristiyan kiliselerinin yapılarının mali sorumluluğunu üstlenmiş olup silahlı kuvvetler, hastaneler, okullar ve cezaevlerindeki din adamı kadrolarının da maaşlarını ödemektedir. Fransa’nın denizaşırı topraklarında devlet ve din kuruluşları birbirine daha da bağlıdır. James Beckford laik Fransa’daki durumu şöyle özetliyor: Kilise ile devletin bir laisite sistemi ya da bir laik cumhuriyetçi maneviyat sistemi çerçevesinde yasal olarak birbirinden ayrılması, ancak bir yandan da geleneksel ve hâlâ yaygın biçimde saygı gösterilen Katolik kültürünün çeşitli adaptasyonlarla canlı tutulması (Beckford, 2008).
Buna rağmen Fransa dini kimliğin, kamusal alanda, yani devlet dairelerinde gösterilmesininyasak olduğu bir ülke olarak tanınır. Dini “özelleştirme” politikası; okullarda ve devlete ait, bölgesel ve yerel resmi dairelerde dini kimliği gösteren işaretlerin takılması konusunda başta Müslümanlar olmak üzere azınlıklarla çatışmalara neden olmaktadır. Fransa’daki Müslümanlar, İslam’ın temelde toplumsal olan dini kodlarına rağmen devletten ayrım talep etmede (kadınların başlarını örtmesi gibi) Avrupa hukukundaki bireysel insan hakları yasalarından yararlanmışlardır.

SONUÇLAR
Amerikan modeli; tek bir pota içinde kaynaşmış, çok ırklı bir göçmenler toplumuna geniş bir çoğulcu yelpaze içinde din özgürlüğü sağlamak için tasarlanmış ve bunda başarılı olmuştur.
Ancak, taşıdığı belirsizlikler, tam olarak hangi kamusal dini eylemlerin kilise ile devleti birbirinden ayıran sınırı ihlal etmiş sayılacağı konusunda bitmeyen tartışmalara neden olmaktadır.
Bu konuda laik/liberal seçkinlerle, kırsal kesimde ve kasabalarda yaşayan muhafazakâr evanjelik Hıristiyanlar arasında, 1960’lardan beri Amerika’nın “kültür savaşları” olarak bilinen sürekli bir çekişme yaşanmaktadır. Fransız sistemi ise Katolik güçlerle laik güçler arasında bir zamanlar şiddetli çatışmaların yaşandığı ve Katolik Kilisesinin devletin kontrolünü tekrar eline geçirmeye kalkışmasından endişe duyulan bir toplumda, esas itibarıyla dini kamusal alanı n dışında tutmak maksadıyla tasarlanmıştı. Yine de, laisitenin 1905 yılında ihdas edilmesinden itibaren laik devlet, bir yandan dini kimlik gösterilerini özel alanın sınırları içinde tutmaya çalışırken; bir yandan da tüm dini grupları kaydedip izleme ve bazı din hizmetlerini belli başlı Hıristiyan kiliseleri namına finanse etme sorumluluğunu da üstlendi. James Beckford’un gösterdiği gibi, daha yakın zamanlarda ortaya çıkan azınlıklar ve dini gruplar, hakim dini geleneğ e sağlanan desteğin aynısını her zaman görememektedirler. Örneğin, Fransız devleti cezaevlerinde Müslüman mahkûmlar için din adamı kadrosunu layıkıyla sağlamakta pek acele
etmemiştir (Beckford, 2008). Günümüz şartları dini kimliğin kamusal alanda gösterilmesini yasaklayan politikayı sürekli olarak zorlamaktadır; çünkü faal biçimde dindar olan gruplar, Katolikten çok Müslüman olma eğiliminin gözlendiği, sosyal açıdan dışlanmış ve siyasi açıdan yabancılaştırılmış kesimler arasında genellikle en güçlü olanlardır. Bu gibi marjinal gruplar için, kadınların okullarda ve devlet dairelerinde başlarını örtmesi meselesi, hükümetin dış politikası na itiraz da dahil olmak üzere, başka maddi ve siyasi hoşnutsuzluklar için de bir ifade mecrası olabilir.
Kilise ile devletin birbirinden ayrılmasının, bir yandan din ve vicdan özgürlüğü sağlarken; bir yandan da dini “özel alana” hapsetmekten ibaret olduğu var sayılamaz. Yukarıda gördüğümüz gibi, Fransız laisite sisteminde bile mesele daha karmaşıktır. “Kamusal” ve “özel” alanları n sınırları kendiliğinden belli değildir. Sosyalizm sonrası cumhuriyetlerde edinilen deneyim, dini veya dinin geleneksel olmayan formlarını (örneğin Rusya veya Ukrayna veya Özbekistan’daki Vaftizciler ya da Pentekostalistler gibi) baskı altına almak isteyen laik bir devletin özel inanç özgürlüğünü gözetme kisvesi altında, ibadet amaçlı her toplantıyı veya insanın dinini kendi çocuklarına öğretmesini veya her türlü din/mezhep propagandasını veya dini yayını laik “kamusal” alana gayri meşru tecavüz olarak değerlendirilmesinin ne kadar kolay olduğunu göstermiştir (Wanner, 2007). Aynı şekilde, ulusal silahlı kuvvetlerde görev yapmayı reddetmek de “özel” dini inaçların, vatansever olmayan ve gayri meşru bir “kamusal” eylem olarak tezahürü gibi görülebilir (Wanner, 2007). Amerikan sisteminde böyle bir şeyin vuku bulmamasının sebebi, Amerikan Anayasası’nda yapılan birinci değişiklikte belirtilen, diğer ilişkili özgürlüklerde yatar. Bunlar; kamusal eylemin meşruluğunu ima eden toplanma, dilekçe verme, yayımlama özgürlükleridir. Amerikan Anayasası dini tamamen kamusal alanın dışında tutmaktan ziyade, devletin tek bir dini kayırmasına engel olmaya yöneliktir.
Dolayısıyla, laik devletler kamusal ve özel alanı birbirinden ayıran sınır hakkındaki her hukuki tanımdan neyin elde edilmek istendiği konusunda çok net bir fikir sahibi olmalıdırlar. Esas amaç devleti farklı dini gruplar arasında tarafsız tutmaksa, o zaman toplumun dini tarihinden birtakım başka mülahazalar ortaya çıkar. Azınlık dinlerini egzotik, yabancı ve dolayısıyla her zaman kültürel açıdan dezavantajlı kılan bir kültürde halen veya eskiden hakim olan din; hem bariz, hem de zımni bir önem taşır. Bu durumda devlet ne kadar tarafsız olursa olsun, dini ve kültürel marjinallik, ekonomik ve sosyal marjinalliği yansıtır. Avrupa’daki Müslüman toplulukları nın çoğunun sıkıntısı budur. Böyle durumlarda kamusal ile özeli birbirinden ayıran sınırı, dini kimliğin hangi kamusal ifadesinin ihlâl etmiş sayılacağı konusundaki yorumlarda pek katı davranmayarak gerginlikleri arttırmamak akıllıca olabilir. Öte yandan, toplumsal haklara karşı bireysel hakları savunanlar için de, dini kimliğin kamusal ifadesi (Yahudilerin eruf’u, Müslümanları n başörtüsü) konusunda çok müsamahakâr bir politika izlemenin bireysel özgürlüğün demokratik kültürüne zarar vereceğini düşünenler de olacaktır. Bu sorunun kesin bir çaresi yoktur. Uygulanacak politika, her toplumda farklı sonuçlar doğurabilir. Önemli olan, taraşarın kendi içlerinde, birbirleriyle ve devletle konuşabilmeleri ve bunu barikatlar ve molotof kokteylleriyle değil; demokratik tartışma yoluyla yapmalarıdır. Habermas demokratik bir diyalogda yer alacak bütün taraşarın akademik bir seminerde beklenen cinsten ussallık ve özeleştiri kriterlerine kesinlikle uymaları gerektiğini söylemekle aşırıya kaçıyor (Habermas, 2008). En demokratik siyasi süreçler bile nadiren bu katı kurallara göre işler. Süreçte yer alanlar; ister dini gruplar, isterse konumlarını güçlendirmek için birbirleriyle itişen, duygulara ve maddi menfaat hırslarına hitap etmeye ve diğer siyasi manevralara başvurmaya hazır, alışılagelmiş menfaat grupları olsun, bu böyledir. Önemli olan şey hem hoşnutsuzlukların hem de toplumsal umutların fazla kısıtlayıcı tartışma kurallarına tabi olmaksızın dile getirilebilmesidir.
Ulrike Dufner, Heinrich Böll Stiftung Derneği’nin amacını “Geçmişle hesaplaşmak ve tartışma alanları açmak” olarak tanımladı. Bu bildirinin büyük bir bölümü, geçmişten miras kalan birtakım meseleleri açmaya ve yakın zamanda çok dinli hale gelmiş toplumlarda din özgürlüğünü güvenceye almada laik devletlerin karşılaştıkları sorunları ve güçlükleri belirlemeye yönelikti.
Bu işlerin nasıl daha iyi yapılabileceğine dair bir reçetem yok. Sadece, bazı şeylere karşı daha duyarlı olmamız gerektiğine inanıyorum. Bunlar, ırk-din milliyetçiliğinin tarihi tortusu (en hafif formlarıyla bile); Avrupa’daki laik çoğunluklar ile göçmenlerin dini toplulukları arasındaki ilişkilerdeki sömürgeci ve yeni sömürgeci unsurlar ve halkın çoğunluğunun Müslüman olduğu laik devletlerin son derece kendilerine özgü sorunlarıdır. Dini sorunlar jeopolitikle, dahili ve küresel eşitsizlikler ve dışlamalarla, Batı demokrasisinin siyasi karakteristikleriyle (hem güçlü hem de zayıf yönleri) ve Batının kültüründe bireyselliğin hakimiyetiyle eklemlenir.
Ben, Habermas’ın yaptığı gibi, tüm sorunların kökünde inancın us dışı niteliğinin yattığını varsaymakta bir fayda görmüyorum.
Özetlediğim laik devlet modellerinin ikisi de, din özgürlüğünü her koşulda garantileyecek şaşmaz bir formül değildir. Her ikisinin de yapısında tarihten gelme özel nitelikler vardır. Avrupa milliyetçiliğinin tarihi, ırk-din homojenliği ile olan bağlantısı yüzünden modern ulus devletleri çok dinli nüfusa hazırlamamıştır. Çoğulculuğa en yakın toplumların bile, denizaşırı imparatorlukları nda çok dinli toplumlara hükmettikleri çağlarda dahi, yakın dönemlere kadar sadece Hıristiyan geleneğinin içindeki çeşitlilikle uğraşmaları gerekmiştir. Çok önemli bir unsur olarak hukuk sistemini de içeren Avrupa kamusal alanı laik bireyselliğin dilinin ve değerlerinin egemenliği altındadır ve bu egemenlik, bazı dini geleneklerin toplumsal odaklı yapısını içinde kolay kolay barındırmamaktadır. Bu geleneklerin başında Müslümanlık gelmekle birlikte, Katoliklik de bunlardan biridir. Dini etiketlerin jeopolitik çatışmalara kısmen kılıf olduğu yerlerde bu durum, dini hoşgörü meselesini daha karmaşık hale getirmektedir. Tek ümidimiz Heinrich Böll Stiftung Derneği’nin sağladığı forumlara benzeyen platformlarda, sorunlardan bir kısmının dile getirilebilmesi ve kavram karışıklıklarından bir kısmının giderilebilmesidir. Barışçıl bir uzlaşmaya ulaşmak şöyle dursun, sadece aramızdaki farkları anlayabilmek için bile önce birbirimizi dinlemek zorundayız.

Bernice MARTIN

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Süreyya Önder: Babam TİP’in Adıyaman kurucusu, ortaokuldan beri ezilenlerin yayındayım

Radikal'deki yazılarına milletvekili adayı olunca son veren Sırrı Süreyya Önder gazeteye verdiği röportajla gündemde. BDP'nin İstanbul'da desteklediği bağımsız adaylardan olan...

Kapat