Cesare Pavese: “Uğraşmak her gün biraz daha boş ve anlamsızmış gibi geliyor”

Dünyadaki hayvanların en akıllısı olan kadın
On iki yıl boyunca bir ülküye, hem de gizli bir ülküye, bağlanarak yaşayan bir insan, ister istemez kişiliğinin o ülküsünün etkisi altında kaldığım görür. Dünyadaki korkunç şeylerin en çirkini bir ülküye bağlanma alışkanlığıdır. İnsan başka şeylerden kurtulabilir, ama bundan kurtulamaz. Olsa olsa yönünü değiştirmeye çalışır bu ülkünün, daha fazlasını yapamaz.
Tutku, gerçekleri çarpıtma, kendinden hoşnut olma, huzur gibi ruhsal alışkanlıklar içinde sonuncusunun kalıcı oluşu ne iyi. Yeniden kavuşacağım huzura.
Bir adama “sahip” olmakla böbürlenmek isteyen bir kadın için, o adamı kendi çevresinin dışına çıkarmak, onu gülünç bir kılığa sokmak, bilmediği durumlarla karşı karşıya getirmek, bu arada da kendisine adamın beceremediği işler bulmaktan daha iyi bir yol var mıdır? Kadın dünyanın gözünde yalnız o adama “sahip” olmakla kalmaz, aynı zamanda adamın “sahip” olunmaya karşı çıkmadığına kendini inandırır ve böylece vicdanını rahat ettirir -dünyadaki-hayvanların en akıllısı olan kadın için çok önemli bir noktadır bu- Ustalık ve alışkanlıkla, kendi ahlâk ilkelerinden vazgeçmek” zorunda kalmadan, gerçekleri ve olayları kendi isteğine göre önceden düzenlemek gibi inanılmaz bir duruma geçer.

Bir kadın, eğer budala değilse, eninde sonunda bir insan yıkıntısı ile karşılaşır ve onu kurtarmaya çalışır. Kimi zaman da başarır bu işi. Ama bir kadın, eğer budala değilse, eninde sonunda akıllı, sağlıklı bir adam bulup onu bir yıkıntıya çevirir. Her zaman başarır bu işi.

“Çocuksu düşlerimizi tüketmiş değiliz daha”

Neden tasalanmalı? Gene 1929’daki gibi başıboş şiirler yazıyorum; çalışmadığım için, hayatın ortasında tek başıma ve mutsuz aylaklık ettiğim için sıkılıyorum; çevremde olup bitenleri görerek öfkeleniyorum. Eksik olan ne? Geçip giden yedi yıl mı?
Pöh! Gençliğin hiç önemli bir yeri oldu mu benim uğraşımda? Hem bu yedi yıl yitip gitmeseydi de, benim için yeni sonuçlansaydı, diyeceğim, kalıcı şiirler yazsaydım, severek çalışsaydım, evlenip kendime göre bir düzen kursaydım, dünyanın cümbüşünü seyretmekten tat alsaydım; her şey bu dediğim gibi olsaydı, şimdi daha iyi bir durumda mı olacaktım? Şimdi şu masada daha mutlu bir insan olarak mı oturacaktım?
Bir şeye bağlanmış olmanın, sorumluluklar yüklenmenin beni mutlu kılacağı karşılığını vermek, anlamsız bir şey söylemek değil mi, insan isterse, her zaman sorumluluk yüklenebileceğine göre?
Öyleyse – öyleyse o kadın için mi böyle sızlanıp duruyorum? Bana “sahip olan”, beni rezil eden o kadın için mi? Ama değişen başka bir şey yoksa, sıradan ve duygusal bir aldanış olmaktan öte bir anlamı var mı o kadının?
Delikanlı, sanki büyük bir yıkımmış gibi tasalanıp durma onu yitirdim diye. Böyle bir şey değil bu. Eskiden nasılsak, gene öyleyiz; yedi yılı yakmayı göze almamak için bir neden olmadığını unutmadan. Hem kim söyledi sana hayatın tatlı bir şey olduğunu? Çocuksu düşlerimizi tüketmiş değiliz daha, delikanlı.
Peki ama, böyle şeyler her erkeğin başına geliyorsa; nasıl oluyor da, yaşlılar ezilmiş, acı çekmiş, çıldırmış değil de, huzurlu kimseler olarak görünüyorlar?

Kendinde neye hak görüyorsun?

Bir erkekle bir kadın arasında aşktan daha önemli ne olabilir? Bu, insanın bir başkasını kendisiyle bir tutabileceği anlamına gelir: onun her davranışını ve hareketini kendi davranışı ve hareketi gibi görmek, hayatın tadını çıkarmasından hayatın tadını kendimiz çıkarıyormuşuz gibi sevinmek, bizim başkalarıyla yaptığımız şeyleri o başkalarıyla yapıyor diye kendimizi bir şeyden yoksun kalmış hissetmemek, başka bir deyişle, öbür insanları da kendimizi sevdiğimiz kadar sevmek. Bu sevgiye iyilik deniyor. Ama ya o insan kaybolursa? Kendimizin kaybolan bir parçasını sevebilir miyiz? Bunun için kimsenin hiçbir zaman kaybolmadığına, ölüm diye bir şey olmadığına inanmamız gerekir (…) Peki. ama sen ölümü kendin için kabul ediyorsan, bir başkasının da kendisi için kabul etmesine nasıl karşı çıkabilirsin? Bu da iyiliktir. Hiçliğe varabilirsin, ama pişmanlığa ve nefrete değil. Şunu her zaman hatırla: Sana hiç kimse bir şey borçlu değil. Kendinde neye hak görüyorsun? Doğduğunda hayat üzerinde herhangi bir iddian var mıydı?

Sonra şunu da düşünmek gerek:

Uğraşmak her gün biraz daha boş ve anlamsızmış gibi geliyor bana; sonunda da durmadan aynı hava çalınıyor ya da söylenecek yeni şeyler, bunları söyleyebilecek yeni anlatım yolları bulmak için uzayıp giden bir arayışın meyveleri çıkıyor ortaya. Tâ başından, şiire yoğunluğunu veren, aslında o güne kadar sezilemeyip birden çıkar yol olduğu anlaşılan iç değerlerdir. Bugün her şeyi gözden çıkarırcasına çılgın bir yenilik düşkünlüğüne karşı son savunma dayanağımı, elimdeki görünüşte tekdüze ve süssüz anlatım gücümün iç yaşantımı açıklamada gene de en iyi araç olduğunu duyduğum sarsılmaz inançta buluyorum. Ama tarihte bulabildiğim örneklerin -iç değerlerin yaratıcılığı konusunda eski örneklerin ele alınmasına izin verilirse- hepsi bana karşı.

Her keresinde, ‘önceden yapılmış bu’ demek geliyor içimden

“Gençliğimin sona erdiğini haber veren belirtiler arasında en önemlisi artık edebiyata karşı büyük bir ilgi duymayışım. Bir zamanlar her şeye rağmen duyduğum, manevi doğrular bulma umuduyla açmıyorum kitapları artık. Okuyorum, daha da çok okuyabilmek istiyorum, ama bir zamanlar yaptığım gibi, kitaplarda bulduğum çeşitli yaşantıları ne heyecanla karşılıyorum, ne de bunları parlak, şiir öncesi ussal bir gürültüye dönüştürüyorum. Torino sokaklarında dolaşırken de aynı şey oluyor. Bu yerleri artık yaratma çabasını hızlandıran romantik, simgesel bir güç kaynağı olarak görmüyorum. Her keresinde, ‘önceden yapılmış bu’ demek geliyor içimden. Ezilmelerimi, saplantılarımı, yorgunluklarımı ve dinlenmelerimi iyice gözden geçirince, açıkçası hayata yeni buluşlar getirecek bir alan olarak bakmıyorum artık, şiir daha az ilgilendiriyor beni bu açıdan; sadece düşünülecek ve çözümlenecek olan sıkıcı bir malzeme gözüyle bakıyorum her ikisine de.”

İtalyan şair, romancı, çevirmen ve eleştirmen: Cesare Pavese

Üniversiteden sonra bir yandan eski okulu Liceo d’Azaglio’da edebiyat ve dil dersleri vermeye, bir yatıdan da şiir yazmaya başladı. İngiliz ve Amerikan yazarları ile ilgili yazılarının La Cultura dergisinde yayımlanması da gene bu döneme rastlar. Pavese bu yazılarının yânı sıra Melville, Faulkner, Shenvood Anderson, Defoe, Dickens, Gertru- de Stein, James Joyce ve Dos Passos gibi yazarların romanlarını çevirerek İtalyan edebiyat dünyası için yepyeni ufukların açılmasına yardım etti.
1933 yılında Pavese’nin arkadaşı Giulio Einaudiyeni bir yayınevi kurdu ve Pavese’ye bu yayınevinde önemli bir görev verdi. Torino o yıllarda gittikçe güçlenen Faşizme karşı direnen aydınların merkezi durumundaydı. Ekonomi ve politika konularında uzman olan Eina- udi bu konularla ilgili kitaplar yayımlıyor, Pavese’nin özgürlük ve demokrasi ilkelerini dile getiren çevirileri de bu tutumu destekleyen yayınlar olarak büyük ilgi görüyordu. 13 Mayıs 1935 günü evinde yapılan bir arama sonunda Pavese’nin bazı kitap ve pazılarına el kondu. Pavese, Einaudi Yayınevi ve La Cultura dergisinin öbür sorumluları ile birlikte anti-faşist çalışmaları ileri sürülerek tutuklandı ve Branca- leone’de bir yıl hapse mahkûm edildi. Brancaleone’deki bir yıllık yaşantısını II Carcera (Hapis) romanında malzeme olarak kullanan Pavese 1936’da serbest bırakılınca, yeniden Einaudi Yayınevi’ndeki işinin başına döndü; şiir, hikâye ve roman yazmaya devam etti.
Bu arada genç yazarı yeni bir dramın kahramanı olarak göriiyo- mz. Üniversitedeki son yılında Pavese ilk gerçek sevgilisi olan genç kızla tanışmıştı. Bu kızın adını herkesten gizli tutmuş, Lavorare Stanca’daki şiirlerinde ondan sadece “kısık sesli kız” (“la donna dalla vo- ce rauca”) diye söz etmişti. Pavese’nin arkadaşı ve hayat hikâyesinin yazarı Davide Lajolo, Pavese’nin bu kızı tanıdıktan sonra bambaşka bir insan olduğunu, aşağılık duygusundan ve içedönüklükten kurtularak mutluluğa kavuştuğunu söyler. Beş yıl süren bu aşk ilişkisi 1936’da, beklenmedik bir anda birdenbire sona erdi. Kısık sesli kızın “Pavese iyi şiir yazabilir, ama bir kadınla birlikte olduğu zaman hiç de başarılı değil,” sözleri Pavese’yi uzun süre etkisinden kurtulamayacağı bir hayal kırıklığına sürükledi. Bu yüzden Pavese’yi bu dönemde büyük bir karamsarlık içinde, sık sık intiharı düşünen, kadınlardan nefret eden ve tek avuntuyu sanatında bulan bir insan olarak görüyoruz.
Savaş yıllarında Pavese Einaudi Yayınevi’ndeki işine devam etti.
Bir ara aynı yayınevinin Roma’daki bürosunda çalıştıysa da, Roma’ya yapılan hava akınları yüzünden Torino’ya dönmek zorunda kaldı. 1943 yılında askerlik görevine çağrıları Pavese astımlı olduğu için bir iki ay geçmeden çürüğe çıkarıldı. 1940 yılında Pavese’nin hayatında yeni bir etkinin varlığını duyarız. Bu daha önce öğrencisi olan Fernanda Pivano adlı bir genç kızdır. Pavese genç kıza 1940’ta evlenme teklifinde bulunur, fakat genç kız aralarındaki ilişkinin arkadaşlıktan öteye gitmemesinde direnir. Birbirlerini yıllarca hemen hemen her gün görmelerine rağmen, Pavese’nin 1945’teki ikinci evlenme teklifi de sonuçsuz kalır. Pavese yeniden yalnızlığına ve romanlarına döner.
1950 yılının başlangıcında Pavese yazarlık hayatının doruğuna erişmiş gibidir. Ne varki, ne eleştirmenlerin övgüleri, ne de İtalya’nın en önemli edebiyat ödülü Strega’nın Tra Donne Sole (Yalnız Kadınlar Arasında) adlı romanına verilmesi Pavese’nin kişisel hayatındaki bunalımı önleyebildi. Pavese o günlerde, İtalya’ya film çevirmeye gelen Constance Dawling adlı Amerikalı bir sinema oyuncusuna aşık olmuştu. Bu büyük tutkuyla yeniden değişmiş, utangaçlığını ve çalışmalarını bir yana bırakarak Constance Dawling’le Romaya, dağlara ve deniz kıyısındaki tatil kasabalarına gitmiştir. Büyük bir mutluk içinde arkadaşlarına yakında evleneceğinden söz etmeye başlamıştı. Fakat gene hiç beklenmedik bir anda, Strega Ödülü’nü aldığını öğrendiği sırada, Constance Dawling’in de kendisini terkedip Amerika’ya gittiğini duydu.
Pavese için artık her şey bitmişti. Onu hayata bağlayan hiçbir şey kalmamış gibiydi. Gittikçe artan bir yoğunlukla yeniden intiharı düşünmeye başladı. Bu saplantının ortaya çıkmasında Pavese’nin büyük bir hayranlık duyduğu Amerikalı yazar ve eleştirmen T. O. Mathiessen’in 1950 Nisan’ında intihar etmesinin de büyük payı vardı. Pavese bir uyurgezer gibi Roma’ya Strega Ödülü’rıü almaya gitti. Sonra Torino’ya dönüp bu günlüğün dışındaki bütün özel kâğıtlarını yok etti ve 26 Ağustos 1950 günü küçük bir otelde uyku hapı alarak intihar etti.

1935-1950 yılları arasındaki karanlık dönemde arkadaşları Pavese’nin böyle bir günlük tuttuğunu biliyorlardı. Günlük olaylardan çok bir yazarın sanatıyla ilgili düşüncelerini karaladığı bu günlüğü yayımlamayı düşünmeyen Pavese, bir iki yakın arkadaşının açıkladığına göre, günlüğünün kendi ölümünden sonra yayımlanabileceğini belki de umuyordu. Yaşama Uğraşı 1952 yılında yayımlandığı zaman, önemli bir edebiyat olayı sayıldı ve çok geçmeden başka dillere de çevrildi. Çağdaş İtalyan Edebiyatı’nın en önemli yazarlarından biri olan Cesare Pavese’nin yazarlık sanatıyla ilgili çok ilginç görüşlerini tam bir içtenlikle yansıtan “Yaşama Uğraşı” önemini bugün de koruyan bir belge niteliği taşımaktadır.

Önemli Eserleri

* Senin Köylerin – 1941 – Roman
* Ağustosta Tatil – 1946 – Öykü
* Yoldaş – 1947 – Roman
* Leuko İle Söyleşiler – 1947 – Deneme
* Tepedeki Ev – 1949 – Roman
* Güzel Yaz – 1949 – Roman
* Ay Ve Şenlik Ateşleri – 1950 – Roman
* Yaşama Uğraşı – (1935-1950) – Günlük
* Tepelerdeki Şeytan – ? – Roman
* Yalnız Kadınlar Arasında – ? – Roman
* Çalışmak Yorar – ? – Şiir

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Süvari teğmeni ‘Aman Paşa, sana sığındım, ben Kürdüm’ diyordu” – Aziz Nesin

Ne askerî lisede okumuş, ne Harb okulunda. Daha doğrusu hiçbir okula gitmemiş. Mürekkep yalamamış. Ama tepeden inme pasa olmuş. İmzasını...

Kapat