Ve İnsan Otomobili Yarattı | Bir Şiirsel Arasöz – İlya Ehrenburg

Berrak bir yaz günü. Paris, normal yaşantısını sürdürmekte.Papazlar, cemaatlerinin kadınlarına ölümsüzlükten söz ediyorlar. Ve kadınlar, dinliyor. Ve parfümlere bulanıyorlar: “Vient le jour.” Kitapevleri günün kitaplarını vitrinlere sermiş: Bedeniniz Size Aittir, Kibar Fahişe, Karısını Aldatan Bir Erkeğin Sonu. Tiyatro afişleri en yeni oyunları ilan ediyor: Theatre Gymnase – La Joie I’ Amour. Théatre Folies Dramatiques – Maxim’de Bir Eğlenti. Gerçeküstücü ozanlar, uygarlığı yoketmeye ant içiyor ve bu amaca varmak için düşlerini kağıtlara döktürüyorlardı. Ozanlardan biri dev bir Hindistan cevizi, bir başkası da kapıcısını düşlemişti. Sanat-severler, en yeni altı yüz resim sergisini geziyorlardı. Resimler değilse bile çok sıfırlı fiyatlar yüreklerini ağızlarına getiriyordu: Son açık arttırmada Picasso kırk beş bine kadar çıkmış, Modigliani yüz binin üzerine fırlamıştı.

Birinci açılış yıldönümünü kutlayan bir giysi mağazası, indirim yapıyordu. Ev kadınları yirmi yedi frank doksan beş santime bir hırka alınabileceğini söylüyorlardı. Yüksek siyasal çevrelerde, yalnızca önemli sorunlar tartışılıyordu: Radikal partinin Nice’de yaptığı kongrede, Bay Hériot, Bay Caillot’yu yenmişti. Polis, bir günde on altı otomobil kazası, iki yangın ve dört intihar olayı kaydetmişti. Bu rakamlar hiç şaşırtıcı değildi, olay sayısı günlük ortalamayı aşmıyordu. Sokaktaki adam, kendi derdine düşmüştü. Bay Caillot’nun yenilgisi, ya da Karısını Aldatan Bir Erkeğin Sonu bile ilgilendirmiyordu onu. Terme’nin dolmasına yetmiş iki saat vardı, onu hesaplıyordu. Senet borsası, gazyağı, havagazı ve su fiyatlarında artış kaydetmişti. Romen borçları dalgalanıyordu. Tunus fosfatı yüzde bir düşmüştü. Yani kısacası kentlerin en iyisi olan bu Paris’te işler yolundaydı.
Ansızın ve durup dururken küçük bir huzursuzluk çıktı. La Joie de I’Amour afişleri arasında, Cadum sabunu ve köpek vergileri arasında ünlem işaretleri yanıp sönmeye başladı. Bazı kimseler kan konusunda bir şeyler yazıyordu. Ama aslında bir petrol sorunuydu bu. İngilizler Arapları destekliyorlardı. Ne yazık ki, petrol yataklarının Rif’de olduğu saptanmıştı. Ünlem işaretleri güçsüzdü. GREV sözcüğü duvarlar üzerinde bir bomba gibi patladı. Ancak, hiçbir bomba patlamadı. Opera Meydanı sallandığında, taşınmaz yatırımların ince elektrik tellerinde yakıldığı gün, 1919 yılının bir anısı, savaş sonrası fırtınasının son şanssız bombası patlamış bulunuyordu.
O günün üzerinden altı yıl geçti. Şimdi Paris’de Bay Herriot’nun utkusu vardı. Paris’te hiç devrim olmamıştı. Ama bugün, Paris’de küçük bir huzursuzluk vardı. Sokaklar birden bomboş ve sonbaharda ağaçların yapraklarını dökmesiyle açılan bir orman gibi şeffaftı. Araba sürüleri inatla garajlara tıkılmıştı. Tasalı insanlar, her zamanki gibi bulvarlarda koşturuyordu.Saat başı yükselen hisse senetlerini düşünüyordu onlar, Champs – Elysées’de boya fıçısından çıkmış güzeller, her zamanki dalgın ve baygın tavırlarıyla yürüyorlar, minicik köpeklerini gezdiriyorlardı. Polisler, sakin sakin gülümsüyordu. Mağaza vitrinleri ışıl ışıldı. Borsa yükseliyordu. Köpekler havlıyordu. Ama bir an için sokakların boşluğu az da olsa ilgi uyandırdı: Ölümü anımsatıyordu bu boşluk. Ölüm tehlikesini belirten kafatası resmine bakar gibi bakıyordu herkes. Banliyölerdeki sessizlik Place de la Concorde’a, Place de I’Etolie’ye ve Paris’in ruhuna işliyordu. Kent, dört devrim ve dört yüzü aşkın ayaklanma yaşamış olan kent, gülümsüyordu. Haklı bir alayla, belki haksız bir hüzünle gülümsüyordu Paris.

Paris’in bazı bulvarlarında, kestane ağaçları vardır, bazılarında çınar, bazılarındaysa ıhlamur ağaçları yükselir. Rue de la Paix, mücevher ve terzi dükkanlarıyla ünlüdür. Champs – Elysées, otomobil satıcıları ve parfüm dükkanlarıyla ad yapmıştır. Montparnasse ressamların, sanatçıların yeridir. Passy sessizliğiyle, Place de la Bourse ise simsarların bağırışlarıyla ve de Saint- Germain, eskiden kalma villalarıyla ünlüdür.
Paris’in banliyölerinde ağaç yerine fabrika bacaları vardır. Burada sokaklar, yağmurlu sabahlar gibi soğuk, ürpertilidir. Küçücük dükkanlarda margarin, düğme ve Marsilya sabunu satılır. Tavernadaki org inler. Duvarlarda yırtık – pırtık afişler: Bugün yeni bir heyecan: Ölüm Busesi. Bir karakolun kırmızı ışığı. Tüyleri diken diken bir kedicik. Sokağın ortasında kocaman kafalı çirkin bir çocuk işiyor. Kadının biri yatak dövüyor; büyük bir öfkeyle, sanki dövdüğü yatak değil, kötü yazgısıymış gibi sopalıyor şilteyi. Seyrek, dağınık saçları rüzgarda uçuşuyor. Şilteden çıkan toz, sokağın burada gökyüzü yerine geçen pis tozuyla karışıyor. Rue de la République ya da Rue de Jean Jaurés… Uzun boş sokaklar. Evlerin kapılarında numaralar, duvarlarda afiş yırtıkları, sabun, margarin… Rüzgarlı kasım sabahında, fabrika düdüklerinin iniltisi altında yaşam bile uzun ve boş gibi geliyor insana burada.
Küçük yılgın evlerin arasında dev fabrika binaları var. Sabahları, insanları içlerine batırıyorlar; akşamları boca edip boşaltıyorlar. Bir adam, üç yüz tane dökme vida ve vücut sıcaklığının bir kısmını bırakır burda. Bir avuç metelikle çıkar fabrikadan. İki yüz elli gram margarin alabilir bu parayla; hatta, üzgün üzgün tıngırdasınlar diye laterna, bir şeyler mırıldansın diye, Kalvados rakısı o aynı bitmek bilmeyen uzun sokakları, Rue de la Républic ya da Rue de Jean Jaurés’yi döndürüp baksın, dolaştırsın diye, bir tavernanın tezgahına birkaç kuruş atabilir.
Suresnes, Paris’in bir banliyösüdür. Burada Citroén ve Talbot otomobil fabrikaları, bir askeri donanım fabrikası ve bir kantar vardır. Bir de elbet, Rue de Jean Jaurés ve bu sokağın üzerinde, Marsilya sabunu satan bir dükkan vardır. Bu Suresnes’de kırk beygir gücünde motorlar üretirler; yorgunluktan homurdanan işçiler, saat dokuzda yatağa girer ve anında deliksiz uykuya dalarlar. Burada komünistlere oy verilir. Ölüm Busesi izlenirken hüngür hüngür ağlanır ve aynalı bir giysi dolabı düşlenir. Yazın uzun caddeler boyunca otomobiller vınlar. Parisliler tuz ve iyot kokusu almak için okyanusa koşmaktadırlar. Kayaları ve gotik kiliseleri bir an önce görmek istemektedirler. Suresnes’de durmaya değmez. İs, makine yağı, benzin kokar Suresnes. Otomobiller, otomobil fabrikasının önünden geçerken, sürücüleri başlarını çevirir.
Bugün sabahın acelesi boşunaydı, fabrika düdüklerinin havlaması boşunaydı. Kapılar işkembelerini boşuna açtılar.Bugün pazar değildi ve dünyanın sonu da değildi. Takvimdeki yazılar “çalış” diyordu. Makineler inat ediyordu.
“Bugün Pazartesi. Çıldırmışsınız siz!…”
“Ateş edin! Kışkırtıcıları yakalayın! Polis çağırın!”
“Haydi ama! Çocuk değilsiniz ki? Çalışmak zorundasınız. Söz dinlemezseniz bize verilen buyruğu yerine getirmek zorunda kalırız. Sizin de aileleriniz var, karnınızı doyurmak zorundasınız…”
“Nedir bu böyle? Kitlesel uyutma mı? Tembellik mi? Rüşvet mi? Para mı alıyor bunlar?”
“Ezin! Eritin onları! Eritip yeniden dökün! Öyle bir dökün ki, adam çıkmasın ortaya. Durmadan işleyen birer sinyal olsunlar. Aynalı dolapları olmasın. Saniyede 800 dönüş!..”
Evler suskundu. Rue de la République, tıpkı Rue de Jean Jaurés ya da Rue Carnot gibi baştan başa sessizdi. Yalnızca rüzgar, yırtık afişleri uçuruyordu: Ölüm Busesi.
Paris’de, Place de Concorde’da, gözlerini anlamlı anlamlı biraz da alaylı bir tavırla kısmış genç bir gerçeküstücü, pek de genç olmayan bir hayranına şöyle diyordu:
“Yanılmıyorsam, edebiyat kuramında buna ‘Şiirsel arasöz’ denir.”

ŞİMDİ uzun sokaklar boyunca yürüyorlar. Bazı kapıların önünde durup şamata çıkarıyorlardı. Gülüyor, sövüyor, öksürüyor, kah cümbüşlü, kah hüzünlü bağırıyorlardı. Fabrikanın kapısına gemisini terk eden kaptan gibi, sevecenlikle, hem de kötü kötü bakıyorlardı.
Rue Carnot. Tıklım tıklım dolu. Fabrika kapısı sürgülenmiş. Radyo Teknik Şirketi fabrikası bu. Kapılar kapalı. Parmaklıklar arasından fabrikanın bomboş bahçesi görülüyor. Ya çok inatçı ya da sakıngan birkaç kadın içerde çalışıyor. Kalabalık bağırıyor:
” İşi bırakın! Ayıp size!.. Hainler!…”
Pencerelerde gölgeler görülüyor. Bazıları utanıyor, bazıları öfkeli. Ama bu gölgelerin akıllarından ne geçiyor, belli değil. Müdürün gölgesi, teknisyenin gölgesi, santral memurunun gölgesi.
Sokaklardan gelen ses iyice yükseldi şimdi.
“Hainler! Alçaklar!”
Fabrika müdürü Bay Demelet, ne yapacağını bilemiyor. Daha yirmi dokuz yaşında ve şiirsel görüntülere alışkın değil. Ayrıca, son derece kibar, saygılı bir görünümü var. Evet, kapılar sımsıkı kapalı. Biraz bağırır bağırır giderler… Orası tamam, ama burası kutsal bir yer. Burada alınteriyle çalışıyor insanlar. Güzel şeyler yaratıyorlar. Duvarlardaki ünlem işaretleriyle bunun ne ilgisi var? Sokak serserilerine yaraşır meydanlarda bağırmak. Dürüst işçiler çalışmak istiyor. Kimsenin onları kışkırtmaya hakkı yok. Buna saygısızlık denir!
Aa, kapıya dayandılar! Şimdi ne yapacak?… Bay Demelet ne yapacağını bilemedi.
Mühendislerden biri Léon Lafosse, yardımına koştu. Patronundan daha büyüktü o, görmüş geçirmiş bir adamdı. Daha önce Renault otomobil fabrikasında çalışmıştı. Aslında mühendisti. Plan çizmesi gerekirdi ama fabrikada tek çizgi çizmezdi: Düzeni sağlar, ceza verir, işten adam atardı. İyi bir dayanaktı o, gerçek bir destek. Şu kalıbına bakın: Herkül sanki! Kalıbını sergilemeye, gösteriş yapmaya da bayılırdı. Düşünsenize, bir seksen boy! Geniş omuzlar, tostoparlak dev bir kafa, ay surat, bilya gözler, yuvarlak Amerikan gözlükleri. Pek fazla düşünmüyorsa bile tüm düşündükleri, Radyo Teknik Şirketi’nin işine yarıyordu. Hem yüksek sınıftan bir çıtkırıldım değildi o, işçi sınıfından gelmeydi. Bu yüzden işçileri içtenlikle küçümsüyordu: Yetenekli bir adam na yapar yapar yolunu bulur, yükselirdi. Konuşması kabaydı, ama etkili güçlü sözcükler seçerdi. İçkileri de öyle güçlüydü. Suresnes’deki tüm bar sahipleri, Bay Lafosse’un büyük bardakla vermut içtiğini, hiç su katmadığını çok iyi bilirlerdi.
Lafosse küstah bir adamdı. Nasıl olurdu da bu şamatacılar dünyanın en kutsal şeyine saldırırlardı! İş saatlerine, zamana, ikramiyelere, yönetim kutsallığına ve onun yuvarlak Amerikan gözlüklerine yapılan bir hakaretti bu…
“Ben şimdi onlara gösteririm Bay Demelet…”
Lafosse, bahçedeki yangın musluğuna yöneldi. İhtiyar bekçi ona yardım ediyordu. Bekçi, her zamanki gibi sarhoştu. Mühendisler pencerelerdeydi. İçlerinden biri omuz silkti: Ne istiyor bunlar? Öyle ansızın gelişmişti ki herşey! Kendilerini toparlayamamışlardı. Siyaset bunların neyineydi? Çalışıyorlardı. Radyo herkes için çok önemliydi. Neden onlara karşı çıkıyordu bu dışarıdakiler? Onlardan ne istiyorlardı! Sıradan birer mühendisti hepsi. Kuşatılmış bir kalede kalmış birer asker… Sinirli sinirli pantolon ceplerini yokladılar. Tabancaları yerinde miydi acaba? Adamlardan biri içinde kurşun var mı diye baktı. Bir başkası düşünceli düşünceli başını öbür yana çevirdi. Savaş görmüştü o. Bir daha savaşmak istemiyordu!
Ama kimse bir şey duymadı. Santral memuru kulaklıklarını çıkardı, gözlerini kapadı. Atölyelerde, masa başına oturmuş kadınlar çalışmaktaydı. Belki de titriyorlardı, ama makinelerin ürperen demirlerinden çıkan sesler arasında kimsenin bunu gördüğü yoktu. Makineler çalışıyordu. Genç mühendisin benzinin kül gibi olmasına bakmadan dışarıdaki kalabalığın haykırışına bakmadan umursamasız çalışıyordu makineler. Siparişler öngörülen günde teslim edilmeliydi. Saniyede 800 devir.
Müdürün gölgesi birden nöbete tutulmuş gibi sıçradı: Şu beceriksiz herif çatlatacaktı onu!… Lafosse yanlış hesaplamıştı. Sıktığı su, ateşi söndürmek bir yana, körüklemişti. Şimdi grevciler gemi azıya almışlardı. Omuzlar parmaklıkların önüne yığıldı. Bir pencere pervazı ağlamaklı bir gıcırtı çıkardı. Lafosse’un suratına koca bir sıva düştü ve Herkül acı acı bağırdı. Kadın işçilerin aylığından para kesmeye benzemiyordu bu! Çok kalabalıktılar! Ellerinde taşlar vardı! Bu işe de neden başlamıştı? Yedi yıl önce işçilerin bir ustayı Sein’e attıkları aklına geldi. Bu, Renault’da olmuştu. Saklansa mıydı? Peki ama müdür ne derdi sonra?
Lafosse’un cebinde bir tabanca vardı. Koşup bir tane daha buldu. Bir asker tabancasıydı bu. O, bir teknik ressamdı. Bir ailesi vardı. Vermuta bayılırdı. Askerlik hiç ona göre değildi. Ama artık dönemezdi. Bekçi kulübesine gitti. Burası iyi bir gözleme yeriydi.
Kapılar nerdeyse grevcilere boyun eğiyor, açılıyordu. Bir dakika duramazdı Lafosse nişan aldı ama eli titredi. Kaçırdı! Tüh! pencerelere taşlar yağıyordu. Bir daha ateş etti. Bu kez, kalabalığın gümbürdeyişini yırtan tek bir çığlık duyuldu. Bir kadın çığlığı.

ANDRE Sabatier’nin babası bir metal işçisiydi. Annesi de fabrikada çalışırdı. Andre on dört yaşına basınca fabrikaya girdi. Sabatier, Lafosse değildi. Bir işçi olarak kaldı, Sabatier ailesinin bir geleneği vardı: Erkekler silah fabrikasında, kadınlarsa Radyo Teknik Şirketi’nde çalışırlardı.
Bakanlar atıp tutuyor, Fransız işçisinin yüksek ahlak değerlerinden söz ediyorlardı. Ozanlar zamana ayak uydurma çabası içinde yürüyen bantın güzelliğini dile getiriyorlardı. L’Humanite, Çin generallerini ya da Voroşilov’un en son konuşmasını göklere çıkarıyordu. Ancak burada yıllar geçiyor, rüzgar afiş yırtıklarını uçuruyor, fabrika düdükleri her sabah inliyordu. André kahveyle ağzını yakıyor, obur fabrika kapılarına dalıyordu. Yıllar geçti. Ne yangın, ne devrim, ne de bir felaket olmadı.
Paris fokstrot dansı yapıyor ve harıl harıl La Garçonne’u okuyordu. André yirmi yaşına geldiğinde Jeanne’la tanıştı. Suresnes sokakları gibi sade ve kesin oldu her şey. André askere çağrıldı. Jeanne fabrikada çalışmaya başladı. Sabatier ailesinin bir kadını André’nin karısı olarak Radyo Teknik Şirketi’ne girdi. Derken bir çocuk doğurdu. André askerden dönmemişti. Döndüğünde, oğlunu okşadı ve doğru fabrikaya gitti.
Akşamları André okurdu. Gözü pek araştırmacıları, Louise Michel’i ve Rus Devrimi üzerine yazılmış kitapları okudu. Bitişikteki koperatif dükkanında Marseilles sabunu vardı. 1Mayıs günleri işçiler göğüslerine birer yapma gül takarak mitinglere gittiler. Yürüdüler, marşlar söylediler. 2 Mayıs’ta fabrika düdükleri işçilerle için için alay eder gibi inledi gene.
André Sabatier’nin yaşamının yirmi dört yılı hep böyle geçti. Yalnız komşuları ve işteki yoldaşları tanırdı onu. Sessiz, utangaç bir gençti. Derken 12 ekim geldi. Suresnes’in yaşamında küçük bir aksaklık başgösterdi.
André’nin kız kardeşi Radyo Teknik Şirketi’nin fabrikasında çalışırdı. Bugün greve katıldı. Ötekilerle birlikte kapılarda bağırdı o da:
“Dışarı çıkııın!”
André evdeydi. Kız kardeşi dışarda. Nerde olabilirdi? Polis sokaklara dökülmüştü. Bir şey mi oldu diye bakmaya gitti André. Uzun süre dönmedi. O da kendini kaptırmış, fabrika kapılarında hainlere bağırıyordu:
“Hainler!”
“Hainler!”
Arkasından biri, “Haydi dönelim” dedi. “Yeter bu kadar.”
Ama nasıl dönerlerdi ki? André kapıya yükleniyordu. Tabanca sesi. Ve arkalarından bir çığlık.
“Pusuya yatmışlar! Alçaklar! Katiller!…”
Kalabalık bir an için geriler gibi oldu. Ellerdeki şişeler, taşlar, tuğlalar fabrikaya doğru uçuyordu şimdi. André parmaklıktan ayrılmadı. Genellikle uysal uysal bakan gözleri kupkuru ve sert bakıyordu artık…
Gitmeyecekti. Ölse ayrılmayacaktı burdan.
“Katiller!…”
Bir tabanca sesi daha. Bu kez Lafosse’un kurşunu boşa gitmedi. André arka üstü yere düştü. Sessizce düştü André. Annesi bir çığlık attı. Onun yanı başında duruyordu kadın. Her şeyi görmüştü: Kan, düşüş ve kısa süren can çekişmesi.
“Yardım edin! Tanrı aşkına, buraya bakın!”
Ama kimse bakamadı. Kimse duramadı. Lafosse gene ateş etti. Taşlar gene havada uçtu. Sarhoş bekçi, André’nin üstüne su sıkıyordu hala.
Pencerenin ardından gölgelerin telaşı görüldü.
“Polis! Asker!”
Kimden korkuyorlardı? Ölü işçiden mi? Kadından mı? Yoksa belki de uzun sokaklardan korkuyorlardı…
“Yüzlerce polis geliyor! Kaç…”
Lafosse emekleye emekleye bodruma indi. Bir seksen boyundaydı ve dev yumrukları vardı. Ama onlar, pek çoktular. Otuz değil, Otuz bin değil, milyonlarcaydılar. Lafosse’un üzerine atılıverirlerdi. Kendini avutmaya çalıştı: Onu kimse görmemişti. Başkasının ateş ettiğini söyleyebilirdi. Canı cehenneme! Zam almasa da olurdu. Canının derdine düşmüştü şimdi.
Lafosse helaya koştu. Silahını kubura attı. Ateş etmemişti! Namusu üzerine and içerdi ki ateş etmemişti! Silahı dolu değildi ki? Heladaki borulara ve karanlığa bunları söyledi. Sonra gitti bodruma yüzükoyun uzandı. Kafasını kollarıyla örterek gizliyordu. Müdür onu orada buldu.
“Şimdi çıkabilirsin.”
Lafosse korka korka gözünün ucunu yukarı çevirdi, baktı.
“Ama… Ama…”
” Tamam işte, çıkabilirsin dedim ya. Her şey geçti. Polis geldi.”
Ama Lafosse kalkmıyordu bir türlü. Önünden gölgeler geçiyordu boyuna. Binlerce gölge ve tek bir gölge. Elbet Lafosse, Radyo Teknik Şirketi’ne kendini adamıştı. Ama Lafosse, ne de olsa bir insandı.
“Orda mı?” diye kekeledi.
Bay Demelet anlıyordu. Çabucak yanıtladı onu:
“Bir kişi…Fena yaralanmış galiba…”
André’nin cesedi başında üç kadın vardı: Anası, karısı, bacısı. Ağlıyorlardı. Onları herkes çoktan unutmuştu. Müdür unutmuştu. Lafosse, Suresnes sokakları, Ünlem işaretlerinin yazarları onları unutmuştu. Tarihin bir parçası değildi onlar. Sıradan kadınlara özgü o sulu gözlülüğü bir kez daha sergiliyorlardı burada, o kadar!
Çavuş Ballerat, Bay Demelet’yi sorguya çekti. Müdür yanıtladı: “Ben bir şey görmedim. Polis çağırmaya gitmiştim. Ama durum apaçık ortada. Grevciler ateş ediyordu. Kazara kendi adamlarından birini vurdular.”
Lafosse da hiçbir şey görmemişti. Kalbalığı yatıştırmaktan başka bir işe kalkmış değildi. Bu yüzden başına gelmedik de kalmamıştı. Lafosse alnını gösterdi. Şuraya da bakın. Çavuş, alnındaki küçücük çiziği zar zor seçebildi sonunda.
Rue de Jean-Jourés’de bir polis, yaşının ve mesleğinin öğrettiklerini dile getirir bir tavırla şunları söylüyordu:
“Bir adam öldü…Bir söz vardır, omlet yapacaksan mon ami, yumurtaları kırmak zorundasın…”
André Sabatier şimdi yatağında uzanmaktaydı. Yoldaşları, dalgın dalgın, şapkalarını ellerinde buruştura buruştura onu görmeye geliyorlardı. Bitişikte üç yaşında bir erkek çocuğun ağladığı duyuluyordu. Onun adı da André’ydi. Oda bir işçi olacaktı belki.

MÜDÜR, ardından da memurları tanıklık etti: Sabatier grevciler tarafından öldürülmüştü. Gazeteler de böyle yazdı.
Radyo Teknik Şirketi, dev bir tröstün Fransız şubesiydi. Hisse senetleri piyasası, Marconi Grubunun ne olduğunu tam tamına biliyordu. Yalnız hisse senetleri piyasası değil bakanlar da, milletvekilleri de, gazeteciler de biliyordu bunu.
Ama çavuş Ballerat, basit bir polis çavuşuydu. Soruşturmayı yönetmek onun göreviydi. Kurşunun bekçi kulübesinden geldiğini, Sabatier’nin yüzü bahçeye dönük olduğu halde parmaklıkta durduğunu, kurşunun sol şakağına girdiğini ve dolayısıyla Sabatier’nin grevciler tarafından öldürülmediğini saptamak hiç de güç olmadı onun için.
Bay Demelet, Polis komiseri Lambert’e gitti. Büyük bir incelikle şu soruyu sordu ona:
“Eğer sanık herhangi bir biçimde teslim olsa, suçu kabul etse, adının hemen kamuoyuna açıklanmayacağı garanti edilebilir mi sizce? Ne dersiniz?”
Fransa’da yasalar vardı ve Bay Demelet de bunu biliyor olmalıydı. Ama Bay Demelet Radyo Teknik Şirketi’nin müdürüydü ve büyük bir incelikle ve resmen gülümsüyordu. Komiser gafil avlanmıştı. Diplomatik görüşmelere alışkın değildi. Acaba Sayın Müdür Bey katilin bulunmasına yardımcı olacak ipuçları verebilir miydi? Komiser basit bir adamdı. Bay Demelet ondan hayır gelmeyeceğini anladı.Lafosse suçunu itiraf etmek zorundaydı. Sıradan bir katil gibi tutuklanacak değildi. Teslim olursa, gazeteler kendini savunduğunu yazabilirlerdi. Neyse ki, Sabatier’nin bir komünist olduğu ortaya çıkmıştı. Büyük bir avukat tutabilirlerdi şimdi.
Bay Demelet, Lafosse’le uzun uzun bir şeyler konuştu ve Lafosse ansızın üzüldü. Hak yerini bulsun istedi birden. Adalete susamış bir hali vardı. Bay Demelet onu kendi otomobiliyle karakola götürdü. Ama önce karısına ve oğluna veda etmeye eve gitti. Lafosse. Onun da bir küçük oğlu vardı. Çocuk, müdür değilse bile bir mühendis olacaktı büyüyünce. Yuvarlak kafası vardı. Ve yuvarlak gözleri, yuvarlak gözlükleri.
Lafosse, Sayın Müdür Beyin harikulade otomobiliyle gidiyordu. Önünde uzun caddeler uzanıyordu. Caddelerden birinde bir tabut bilinmeyen bir kadın ve bir yabancı çocuk vardı. Lafosse üzüldü. Ne olursa olsun, Lafosse da bir insandı.
Sabatier yaşarken birkaç kişi tanımıştı onu. Ölünce bir kahraman oldu. Tabutuna uzatıldı ve banliyölerden acele acele geçirildi. Bazıları haç çıkardı, bazıları yumruklarını sıktı. Her yerdeydi Sabatier: Tavernalarda, gazete yönetim yerlerinde, atölyelerde. Elini kolunu sallayarak kooperatif dükkanlarına girdi. Bakanlar kuruluna girdi. Sokağa çıktığında yüz binlerce insan peşindeydi. Bayraklar dalgalandı, çiçekler soldu ve bir arada bulunan insanların ağzından dökülen değişik değişik türküler, fabrika düdüklerinin iniltisini bastırdı. Gazeteciler, denizciler, otomobiller ve çelenkler vardı. Fas ıslak kum ve Paris banliyölerinin tüm uzun caddeleri vardı… André Sabatier, fabrika kapılarına daldığı gibi toprağa daldı burada.
Birkaç gün geçti. Gazeteler, yeni cinayetlerle ilgili haberleri yaydılar. Ünlem işaretleri titreşti, son yapraklarla birlikte düştü. Yağmurlar başladı. Halk Sabatier’yi unuttu. Bir kez daha, yaşamında olduğu gibi kendi halinde, tanınmadık bir insan oldu: Şifonyerin üzerinde bir resim ve Jeanne’in arada bir dökülen gözyaşlarında kaldı Sabatier.
Herkes, Lafosse’dan “zavallıcık” diye söz ediyordu. Düş kırıklığına uğrayanlar vardı: hapiste ne kadar kalacak? Lafosse yalnızca altı gün tutuklu kaldı oysa, hapishane kapısına onu almak üzere bir otomobil yanaştı. Kapıya çarptı girdi arabaya Lafosse. Her zamanki gibi uzun boylu, güçlü kuvvetliydi; ama artık gülümsemiyordu, yuvarlak gözleri artık parlamıyordu. Gözlükleri bile eğri duruyordu gözünde. Herkes Sabatier’yi unutsa da Lafosse’un aklından çıkmıyordu bir türlü.
Bir başka mahalleye taşındı. Adını değiştirdi. Léon Lafosse yok oldu. Şimdi vermutları yuvarlayan Bay Leblanc’dı. Şu vermut da ne acıydı! Tadı mı değişmişti? O karanlık bodrumdan hiç çıkmamıştı sanki. Hep orada sanıyordu kendini. Bir vakitler yaşıyordu. Şimdi yalnız korku vardı. Sokaklarda, herkesten korkuyordu. Evde, sessizlikten korkuyordu. Kalktı, polise öç-alıcılardan korktuğunu söyledi. Kim bilir? Belki de yalnızca anımsamaktan korkuyordu…
Radyo Teknik Şirketi’nin fabrikası eskisi gibi işliyordu. Hisse senetleri, piyasada, listelerdeydi. Bay Demelet buyruklar verdi. Lafosse’un yerine geçen adam, kadın işçileri cezalandırıyordu. Ama Lafosse bodrumda yatıyordu. Ne yapmıştı? Özel mülkiyeti, çalışma hakkını, en kutsal, en yüce şeyleri savunmuştu. Okullarda böyle öğretirler çocuklara, can çekişen bir adam avukatına böyle fısıldar. Tüm insanlar mutlu değilse bunun suçu Lafosse’un muydu yani? Küçük bir memurdu o. Günde elli frank kazanırdı. Bir işçinin gündeliğinden azıcık fazla. Eh, doğrusunu söylemek gerekirse, yangın musluğunu önce o açmıştı. Ama, bu da işinin bir gereğiydi: Gerekirse insanları hortumlayacaksın. Bardağa limonata fışkırtır gibi üzerlerine su fışkırtacaksın. Ateş etmişti. Yoksa kendisi ölecekti… Bir keresinde Almanlara ateş etmişlerdi, değil mi?… Peki bu Almanların çoluğu çocuğu yok muydu? Eee, neden herkes fısır fısır o öksüz çocuktan söz ediyordu? Yuvarlak dudakları, yuvarlak yüzünde acıyla büküldü. Lafosse, kendini haklı çıkarmaya uğraşmaya uğraşıyordu boyuna. Gecelere, sokaklara, bilinmeyen kadına karşı haklı… Sonra gece çöküyor, Bay Leblanc acı vermutunu yudumluyordu.
Makineler gümbürdüyordu, Marconi Grubu’nun hisse senetleri yükselmekteydi.

ARADAN on beş ay geçti. Paris’te her şey değişti: Bakanlar, giysiler, danslar. Kimse artık Bay Caillaux’dan söz etmiyordu. Politikacılar Senato sözcüsünü seçmekle uğraşmaktaydı. Wales prensi atından düşmüştü. Théatre Mathurin Masum Günahkar’ı gösteriyordu. Bon Marché mağazası büyük kış indirimini ilan etmişti. Boz, sisli bir ocak günüydü. Hali vakti yerinde Parisliler Güney’e koşuyordu. Frank gene paçasını kurtarmıştı ve bütün Fransız frankları Bay Poincaré’ye şükrediyordu. Kafeciler fakirleri tartışıyorlardı: Bunlar medyum muydu yoksa düpedüz dolandırıcı mı?…
Derken birdenbire, André Sabatier yeryüzüne çıktı. Avukatlar, cübbelerinin geniş kollarını anlamsız anlamsız salladılar. Başyargıç saatinin zincirini düzeltti. Sürahinin içindeki su yargısal bilinç gibi sarımsı ve ılıktı. Yan kapıdan yuvarlak gözlükler belirdi. Utançlı utançlı parlıyorlardı. Lafosse gene Lafosse olmuş, uzun geceleri çoktan unutmuştu. Bay Demelet verimli bir çalışan gördü karşısında.
Başyargıç sordu:
“Olanlardan pişmanlık duyuyormuşsun?”
Lafosse büyük bir hevesle atıldı:
“Evet, bütün kalbimle.”
Gerçeği söylüyordu. Elbet pişmandı! Onunki de iş miydi yani? İnsanların üzerine, bardağa limonata fışkırtır gibi su fışkırtmak iş miydi yani? Ne biçim işti bu? Günde elli frank alıyordu. Başka çaresi olmadığından tetiğe asılmıştı. Panayırda oyun olsun diye atılan kurşunlara benzemezdi ne de olsa o katil kurşun. Öldürücüydü.Ama bu adamların karşısında Mühendis Lafosse’u öldürmekten sanık olarak Sabatier yargılanıyor olacaktı.
Bay Demelet tumturaklı ve sözünü bilir bir adamdı. Büyük adamdı. O da tanıklık etti: Kapıları kırdılar, Sabatier içerdeydi. Lafosse’un hayatı tehlikedeydi… Bu sözlerden sonra Radyo Teknik Şirketi’nin, elemanlarını korumadığını söylemeye kim cesaret edebilirdi bakalım?
Büroda çalışanlar müdürü destekledi. Evet, Mühendis Raquet’nin ifadesi, Bay Demelet’nin ifadesindeki bazı noktalarla çakışmamıştı. Ama olsun, Mühendis Raquet hemen işten çıkarılmıştı. Santral memuru Bayan Cotten olay sırasında pencerenin önünde oturuyordu. Yeminli ifadesinde kapıların açık olmadığını söyledi.
“Şu an hala Radyo Teknik Şirketi’nde çalışıyor musunuz?”
“Hayır, çıkarıldım.”
Bay Demelet giyinmesini bilirdi. Görünümü etkileyiciydi. Sorulara da etkileyici, çok yerinde yanıtlar verdi. Otomobiliyle polis çağırmaya gidiyordu. Silah sesi duyduğunda, kapının önünde arabasının içindeydi. Her şeyi kendi gözleriyle görmüştü.
Bayan Maidrot fabrikanın karşısında bir evde oturuyordu. Avukatların cübbeleriyle başsavcının zinciri ürkütmüştü kadını. Sakıngan, yavaş yavaş konuştu:
“Gürültüyü duydum, sokağa koştum. Orda araba falan yoktu. Halk kapıların önüne yığılmış, bağırıyordu. Kapılar kapalıydı. Sonra bir silah sesi duyuldu ve bir adam düştü… Hayır, içerde değildi… Sokakta, kapının dışında, tam kapının önünde düştü…”
Başyargıç Bay Demelet’ye bir kez daha sordu:
“İfadenizde ısrar ediyor musunuz?”
“Evet, ediyorum.”
“Siz bayan?”
“Ben de ısrar ediyorum…”
Karşılıklı duruyorlardı: Şık, etkileyici giyimli müdürle Suresnesli bir ev kadını… Sabahları şilte dövenlerden biri yani. İki hakikat koyuyorlardı ortaya… Jüri üyeleri iki hakikatle karşı karşıyaydılar. İki, bir değil.
Sonra, Lafosse’un avukatı, biraz da kıkırdıyormuş gibi, Bayan Maldrot’ya şu soruyu yöneltti:
“Söyler misiniz Madam, siz bir sempatizan değil misiniz?
Önce ne dediğini anlamadı kadın, ama sonra uyandı:
“Aa, hayır! Olur mu hiç Komünist Partisi’ni tutmuyorum ben.”
Bay Demelet, büyük bir kuruluşun müdürüydü. Güçlükler karşısında çabucak yenilmezdi. Hiç istifini bozmadan ifadesini yineledi:
“Karakola gidiyordum. Komiser Lambert’e gitmiştim.”
Komiser Lambert şaşılacak derecede kalın kafalıydı bugün. Radyo Teknik Şirketi’nin ne olduğunu anlamamıştı daha.
“Bay Demelet bana gelmedi,” dedi. “Olanları polis memurundan öğrendim.”
Savcı yüzünü buruşturdu. Polis komiserine de “sen bir sempatizan mısın” denmez ya… Neyse, biraz öfkelenen avukat, öfkesini gizlemeye bile çalışmadan konuştu:
“Komiser biraz korkuyor olmalı…”
İzleyiciler şaşkın şaşkın birbirlerinin yüzlerine baktılar. Komiser neden korkabilirdi ki? Ölü işçiden mi? Bir ayaklanmadan mı? Savcıdan mı?… Yalnız Lafosse şaşırmamıştı. En kısa haziran gecelerinin bile ne uzun olabileceğini iyi bilirdi.
Bilirkişiler, özene bezene çizilmiş bir plan çıkardılar ortaya. “Ölüm alanı” taranmıştı.Sabatier tam burada ölmüştü… Jüri üyeleri göğüs geçirdi. Evet, tam burada ölmüştü… Ama insan, Almanları öldürdükleri için yargılanan Fransızların mahkemesinde jüri üyeliği edebilir miydi?… Kolay mıydı?”
Kapının üzerinde bir mermer Themis heykeli dikiliydi. Gözleri bağlıydı. Elinde bir terazi vardı. Geniş kefeli, güzel bir teraziydi bu: Rue de Jean-Jaurés’deki kooperatif dükkanındakinden.
Başyargıç hala hakikati arıyordu. Herkesin birleşeceği bir hakikat. Gözleri yorgundu. Sanığı uyardı:
“Masum bir adamı öldürdünüz. Sabatier bir kışkırtıcı bile değildi. Kardeşini aramaya gelmişti. yalnızca…”
Ama insan bir çocuk yuvasını bombalayan uçağın kaptanını yargılayabilir mi? Avukatların cübbelerinin kolları yellendi. Her iki yandan da bağrışmalar duyuluyordu. Savaş bu! Özene bezene gölgelenmiş planı unuttu birden herkes.
“Üçüncü Enternasyonal’in planlarını hepimiz biliyoruz!”
“Moskova’nın parmağı var!”
“Burjuvazi ve uzlaşmacılar…”
Yuvarlak gözlükler ortadan kalktı. Tartışmanın dışındaydılar. Uzaktaydı onlar. Avukatlar bülbül kesilmişti. Parlak zekalarını, keskin kavrayışlarını ortaya dökmek için yapmadıkları kalmıyordu. El kol hareketleri, eğilip doğrulmalar, ünlü kişilerden alıntılar ve daha neler neler… Ilık suyu içip uğursuz baykuşlar gibi ötüyorlardı.
Jüri üyeleri esnemeye başladılar. Vakit geçti. Nerdeyse gece yarısı olmuştu. Yemeklerini tıkınmışlar, ama üstüne bir sigara içmeye bile vakit bulamamışlardı. Siyasal tartışmalardan bıkmıştı Jüri üyeleri. Kime oy vereceklerini bilmiyorlar mıydı sanki! Bay Poincaré’den önce frank düşmüş, şimdiyse yerli yerinde duruyordu. Konuşacak ne kalmıştı ki? Fas, petrol, Musul, Mussolini, Stalin, Moskova… Saat, on ikiye çeyrek var.
Lafosse’un avukatı pahalı bir avukattı. Jüri üyelerinin içinden geçenleri anladı:
“O gün Sabatier işe gitmiş olsaydı, vurulmayacaktı,” dedi.
Basit, herkesin anlayabileceği sözlerdi bunlar. Jüri üyeleri birden silkinip, önemli kişiler haftasında doğruldu ve karar vermek üzere odalarına çekildiler.
Salonda soluk almak olanaksızdı. Polisler, meraklı kalabalığı kapılardan dışarı itiyordu. Bir kadın, Kucağında çocuğuyla bir sırada oturuyordu. André Sabatier’nin bir efsane değil, duvarlara asılı bir afiş değil, gerçekten yaşamış ve yirmi dördünde ölmüş bir insan olduğunu anımsatmak için orada bulunuyordu sanki kadın. Boş bakışlara başını çevirdi. Çocuk kollarında uyuya kalmıştı. Tam karşısında Lafosse oturuyordu. Her şeyi büyük bir dikkatle dinlemişti Lafosse, Mahkemeye başkanlık eden yargıcın tüm sorularını sanki yargıç, Radyo Teknik Şirketi’nin müdürüymüş gibi saygıyla ve kısa kısa yanıtlamıştı. Ne de olsa Lafosse, dünyada ünlü bir firmada küçük önemsiz bir elemandı.
Jürinin karara varması uzun sürmedi. Savaş savaştı. Dokuz üyenin oy çokluğuyla şu karara varıldı:
“Suçsuz bulunmuştur. Kendini savunma.”
Çok doğal söylediler bunu. Ve daha da doğal, bilinen bir sesle, her zaman duyulan bir şeyi, örneğin Kafe’de kağıt oynarken söylenen bir sözü söylercesine şunları eklediler:
“Biz de kendimizi savunmak zorundayız…”
Üç jüri üyesi karara karşı çıkmıştı:
“Bilirkişi… Kapılar… Kardeşini aramaya gelmiş…”
Ama onlar üç kişiydiler. Savaş savaştır. Jüri başkanı okuyordu:
“Tanrı ve insanlar önünde elimizi vicdanımıza koyarak… Bulunmamıştır… Değildir… Olamaz…”
“Lafosse, serbestsiniz.”
Lafosse başını kibarca eğip selam verdi ve hemen gene Leblanc oldu. Arka kapıdan çıkardılar onu. Bir otomobil kapıda beklemekteydi. Gene acılı bir yaşam başlıyordu onun için; uzun geceler, gelen gecenin bakışları, fısıltılar ve vermudun o şaşırtıcı acılığı…
Jeanne Sabatier gitti. Yargıçlar ve polisler gitti. Salonda yalnız sarı, yaşlılıktan bunamış bir tanrıça kaldı. Gözleri bağlıydı. Yazık. Bay Demelet’nin görkemli giysilerini göremedi.

Suresnes. Uzun sokaklar. Bu sokaklarda piyasa yapmak aptallık olurdu. Bu sokaklardan sabahları işe gidilir, akşamları uyumaya eve dönülürdi. Otomobiller dolusu turist geçerdi bu sokaklardan. Otomobilleri yapanlar, tezgah başında dururlar. İnsanlar ölebilir. Makineler duramaz. Bu bir roman değildir. Bu, hisse senetleri piyasası bülteni ve bir siyasal tarihtir. Burada şiirsel arasözlere yer yoktur.

İlya Ehrenburg
Kaynak:Ve İnsan Otomobili Yarattı
Yayına Hazırlayan: Sevim AYIK

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Yıkmak yaratıcı bir dürtüdür” | Bakunin’in Devrim ve Devrimci Örgüt Düşüncesi

Soylu bir ailenin çocuğu olarak doğan ancak her şeyi elinin tersiyle itmiş, hayatında hiç çalışmamış, arkadaşlarından aldığı ve geri ödemediği...

Kapat