Cemal Yücel: Düne kadar “Bir şiir okudum, yargı anamı ağlattı” diyenler, şimdi…

“Senin yazdıklarınla, söylediklerinle bilmem ne örgütünün amaçları çakışıyor, onlar da hükümete karşı, sen de karşısın, o halde sen de o örgütün üyesisin” denilerek düzenlenen iddianamelerle, asgari mantık kurallarını bile dikkate almadan verilen tutuklama kararlarıyla nereye kadar gidilecek? Polisin savcı ve yargıçların eline verdiği listelerle insanların tutuklandığı görüşünün yaygınlaşması ve bunun toplumda yaratacağı tedirginlik sizi hiç rahatsız etmiyor mu? Bir siyasi davada, gece karanlığında kendisini dövdüğü söylenen 48 kişiyi adeta süper bir gece görüş kamerası gibi tespit eden müştekinin siyasi polisteki yönlendirmeli teşhisiyle, o teşhis tutanağındaki herkesi tutuklayan yargıçlar, ne yaptığınızın farkında mısınız? Hukuktan vazgeçtik, mantık da mı uçup gitti? Yok, bütün bunlar sizi ilgilendirmiyor da güç odaklarının askerliğine mi soyundunuz? 

Yargının garip halleri

Son yıllara kadar Türkiye’de en az tartışılan konulardan biri yargı kararlarıydı. Zira bu tartışmayı önleyen ceza hükümleri bir yana, kökten sistem muhalifleri dışındaki çevreler, kurulu militer vesayetçi düzenin bekçisi durumundaki yargıyı tartışmayı doğru bulmadılar. Hep şu söylendi: Adaletin kestiği parmak acımaz. Şimdi ise sistem içi siyasi çatışma doruğa ulaşınca, kesilen parmağın acıdığı dile getirilmeye başlandı. Öyle ki bir zamanlar yargıyı yere göre sığdıramayan militerler bile “ah parmağım” diyor artık. İronik olan şu: Daha düne kadar “Bir şiir okudum, yargı anamı ağlattı” diyenler, şimdi yargının iplerini ele geçirince tartışılmaz ve dokunulmaz yargı kararlarından bahsediyor.

Araç olarak yargı
O halde ilk tespit şu: Yargının rengi haki ya da yeşil olsun, bir gerçek değişmiyor. İktidar sahipleri yargıyı her daim siyasi emellerinin bir aracı olarak kullanmaktan asla vazgeçmiyor. Bu sadece bize özgü bir durum da değil. Burjuva hukukun ve uygulayıcısı yargının temel işlevi, sistemi korumak ve kollamaktır. Ancak bu bekçilik işlevinin gelişmiş burjuva toplumlarda nispeten demokratik bir standarda bağlandığını ve değişen hükümetlere göre bu standartların değişmediği görülür.
Bizde olan ise daha farklı. Hem yargının kuruluşu ve işleyişi demokratik değildir hem de her gelen iktidara göre yargı renk değiştirir. Bir örnek verelim: Yükseköğretime girişteki katsayı uygulamasını kaldıran YÖK kararını daha bir yıl kadar önce iptal eden Danıştay, şimdi aynı dava önüne geldiğinde bu defa iptal etmeyecektir. Niye? Çünkü Danıştay yeni iktidarın sempatizanı yargıçlarla dolduruldu. Keza aynı şey Yargıtay kararlarında, Anayasa Mahkemesi kararlarında da görülecek. Önümüzdeki günlerde bu yüksek yargı kurumlarının daha önceki kararlarına tamamen zıt kararlar verdiğine tanık olacağız. Aslında HSYK üyelerinin seçim yoluyla saptanması gibi son derece demokratik bir uygulamanın referandumla yürürlüğe girmesi geniş destek bulurken, bu seçim Adalet Bakanlığı tarafından öylesine yönlendirildi ki referandumu destekleyenler bile şimdi başını dağlara taşlara vuruyor. Gelen gideni aratıyor ve tüm eleştirilere rağmen Adalet Bakanı ve müsteşarı HSYK’da görev yapmaya devam ediyor. Tıpkı kahir çoğunluğun kaldırılması gerektiğini söylediği seçim barajı gibi. Demek ki neymiş? Çıkarlar, demokrasi çatışmasında her zaman çıkarlar galip geliyormuş.

“Ne yapalım, yargı…”
Yargı öyle bir güç ki, iktidarlar onu yönlendirmekten hiçbir zaman vazgeçemiyor. Çünkü mevcut iktidarın emeline uygun siyasi operasyonlarını yapması için güçlü silahlara ihtiyacı var. Yargı da bunlardan biri ve tüm tartışmalara rağmen halen dahi “yargı kararı var” denilince akan sular duruyor. Akla hayale gelmez iddialarla yapılan tutuklamalar, verilen cezalar, özel hayatın izlenmesi gibi uygulamalar topluma “ne yapalım yargı kararı böyle” deyip kabul ettiriliyor. Yargı kılıç sallayınca adaletin kılıcı oluyor ve böylelikle tüm toplum, bu kararlar eliyle dizayn ediliyor. Kısa bir süre önce, Türkiye tarihinin en karanlık dönemlerinde bile görülmemiş bir şekilde 34 avukat, KCK ilişkisi nedeniyle tutuklandığında, yine yüce yargı kararından söz edildi. Oysa bu avukatlar daha Adliye’ye bile getirilmemişken Başbakan “Bunlar hukuk adamı değil, terör adamı” demişti bile. Böyle olunca siz hangi yücelikten bahsedeceksiniz? Bahsetseniz bile kimi inadıracaksınız? Tutuklanan avukatların tamamına yüklenen suç, İmralı’da görüştükleri Öcalan’dan aldıkları talimatı Kandil’e iletmekse eğer, biliniyor ki Öcalan’la görüşmeler sırasında teybin kayıt tuşu hemen devreye girer ve kameralar çalışır. Böyle olunca birazcık adalet duygusu olan herkes şu soruları soruyor: Peki avukatlar suç işlemişse, verildiği varsayılan bu talimatları bilerek yıllardır engellemeyen devlet görevlileri aynı suça iştirak etmiş olmuyor mu? Onları niye hapse atmıyorsunuz? Ya da savcılara sormak gerekir, MİT görevlileri Öcalan’dan aldıkları yazıları Kandil’e, Kandil’den aldıklarını Öcalan’a getirip götürdüğünde ve bunlar ses kayıtlarıyla ortaya çıktığında niye soruşturma açmıyorsunuz? Gücünüz hukukçulara mı yetiyor? Böyle yapıldığı sürece hangi adaletten bahsediliyor?

Doğrudur, rengi yeşile dönüşen yargı, militerleri yargılıyor, geçmişteki birkaç faili meçhul cinayeti soruşturuyor. Ancak soruşturulan faili meçhuller, karanlık devlet geçmişi gözetildiğinde devede kulak bile değil. Militerler şimdiki hükümete bulaşmasaydı, yargılanmaları rüyada bile görülmezdi. Çünkü Türkiye yargı tarihi, aynı zamanda, yargısız infazların, faili meçhullerin, işkencelerin, devlet katliamlarının bir şekilde mevzuata uydurulup aklandığı bir tarihtir. 26 yıllık meslek yaşamımda buna tanığım ve bu adalet mekanizmasında avukat olarak bile çalışıyor olmaktan çoğu kez hicap duydum.

Nereye kadar?
Doğrudur, şimdi işkence eskisi kadar yaygın değil. Ama şimdilerde yasadışı telefon dinlemeleri, ne idüğü belirsiz gizli tanıklıklar, bilgisayar verilerinde tahrifat yaparak delil oluşturma gibi yöntemler moda oldu. Peki sayın yargı mensupları, bunlarla hayatlar karartıldığında, bu da başka bir işkence türü olmuyor mu? “Senin yazdıklarınla, söylediklerinle bilmem ne örgütünün amaçları çakışıyor, onlar da hükümete karşı, sen de karşısın, o halde sen de o örgütün üyesisin” denilerek düzenlenen iddianamelerle, asgari mantık kurallarını bile dikkate almadan verilen tutuklama kararlarıyla nereye kadar gidilecek? Polisin savcı ve yargıçların eline verdiği listelerle insanların tutuklandığı görüşünün yaygınlaşması ve bunun toplumda yaratacağı tedirginlik sizi hiç rahatsız etmiyor mu? Bir siyasi davada, gece karanlığında kendisini dövdüğü söylenen 48 kişiyi adeta süper bir gece görüş kamerası gibi tespit eden müştekinin siyasi polisteki yönlendirmeli teşhisiyle, o teşhis tutanağındaki herkesi tutuklayan yargıçlar, ne yaptığınızın farkında mısınız? Hukuktan vazgeçtik, mantık da mı uçup gitti? Yok, bütün bunlar sizi ilgilendirmiyor da güç odaklarının askerliğine mi soyundunuz? Eğer böyleyse niye o cübbeleri halen giyiyorsunuz? Yargıyı tartışmak gerekiyor. Sadece siyasi davalarda değil, tüm davalarda. Yoksa parmaktan sonra sırada kolumuz kanadımız var.

Cemal Yücel
Avukat, İstanbul Barosu

Radikaliki

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Ekonominin Çıkarları Doğrultusunda Programlanan Kitle Kültürü ve Eleştirisi – Erhan Atiker

Eleştirel Okul'un kurucularından Adorno ve Horkheimer'e göre kültür tekelleri banka ve imalat sektörünün -çok uluslu-holdinglerinin bağımlılığı altına alınarak endüstrileştirilmişti. Burada...

Kapat