Şike yasasından sonra Cemaat ile Tayyip Erdoğan arasındaki iktidar savaşı MİT üzerinden sürüyor…

Bunun adı ‘devlet krizi’dir…

Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer‘in Anayasa kitapçığını kendisine doğru fırlatmasının ardından toplantıyı terk etmiş ve basının önüne çikmişti. Ecevit, “içeride” yaşananları anlattıktan sonra, iki kelimelik bir tanım yapmıştı. Ecevit‘e göre, olan bitenin adı “devlet krizi”ydi.
Ecevit hükümetinin yönetemediği ”devlet krizi” Türkiye’ye pahalıya mal oldu. Kriz sonrası yaşanan gelişmeler, iktidarın AKP‘ye teslim edilmesine yol açtı. Krizle başlayan tahribat, devletin tüm hücrelerine yayıldı.

Şu günlerde tanık olduğumuz manzaralar, krizin bu kez çok daha şiddetli ve tahrip gücünün yüksek olacağını gösteriyor. Hatırlarsanız, Aralık ayının ilk günlerinde kaleme aldığım yazılarda, “AKP ile Gülen Cemaati arasındaki kavga daha da büyüyecek” demiştim. Yine o yazılardan birinde, “Gülen Cemaati, AKP’ye intisap eden cemaatçi bürokratlara çok kızgın” ifadesini kullanmıştım. Erdoğan‘ın cemaatten kadro devşirmesi ve onları himayesine alması kavganın hem hızlanması hem de büyümesine yol açtı.

MİT Müsteşarı Hakan Fidan‘ın ”KCK şüphelisi” olarak ifadesine başvurulacağının duyulması, devletin tepesinde yaşanan gerilimin boyutunu gözler önüne seriyor. Bir dönem, Fethullah Gülen Cemaati‘ne yakınlığıyla bilinen daha sonra ise Erdoğan‘ın himayesine giren Fidan‘a yöneltilen suçlamalar ile ifadeye çağrılmasına yol açan gelişmelerin normal olduğunu kimse söyleyemez.

Kamuoyunda “İran”a sempati duyduğu iddiasıyla tanınan ve bu yüzden İsrail‘in hedefi haline geldiği belirtilen Hakan Fidan, salı gecesinden beri artık Özel Yetkili Mahkeme‘nin de hedefi… Fidan‘a yöneltilen ”resmi” suçlamayı henüz bilmiyoruz. Ancak; kulislerde konuşulanlara göre, Fidan, yasadışı  PKK‘nın bir kolu olan KCK‘ya yardımla suçlanıyor. Eğer bu iddia savcı tarafından Fidan‘a yöneltilirse, Türkiye çok daha büyük krizlerle karşı karşıya kalacaktır.

Zira; bilindiği üzere, Hakan Fidan‘ın yaşadığı en büyük kriz, Oslo‘da PKK yöneticileriyle yaptığı görüşmelerin basına sızmasıydı. Başbakan Erdoğan, bu krizin ardından “Fidan’ı yedirmem, Hakan Fidan orada devlet adına görüştü” diyerek bugünkü gelişmelere yönelik bir ön alma gayretine girişti. Erdoğan, Hakan Fidan ve arkadaşlarının “devlet kararı”yla görüşmeler yaptığını belirterek, işin içine Cumhurbaşkanı Gül ile Genelkurmay’ı da soktu.

Savcı, Hakan Fidan‘a Oslo’da yapıldığı iddia edilen görüşmeleri ve ardından yaşanan gelişmeleri sorduğu taktirde, Fidan’ın hangi cevabı vereceğini bilmiyoruz… Doğrusu, Fidan’ın ifadeye gidip gitmeyeceğini de… Fidan ifade vermeye gittiği taktirde, “Ben o görüşmeleri devlet kararıyla yaptım, Sayın Başbakan ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın emriyle oraya gittim” derse, seyredin şamatayı… İşte o an; savcının yapacağı yorum, Başbakan ile Genelkurmay yetkililerini de hedefe oturtur… Başbakan da her an bir fezlekeyle karşı karşıya kalabilir… Bu; Fidan’ın yanı sıra Başbakan Erdoğan’ın da ifadeye çağrılabileceği ihtimali anlamına geliyor…

Tabii bu sürecin Hakan Fidan açısından normal bir “ifade verme” süreci şeklinde izleyip izlemeyeceğini de bilemiyoruz. Zira; Fidan‘ın ifadeye gidebilmesi için, Başbakan’ın izin vermesi gerekiyor. Başbakan bu izni vermediği taktirde, savcılık Fidan’ı polis kanalını kullanarak ”zorla getirme” yolunu da seçebilir.

Hatırlayın; Erzincan‘da üç MİT yetkilisi, polis zoruyla ifadeye getirilmişti. Daha sonra öğrendiğimize göre, o gün polis ile MİT’çiler, silahlı çatışmanın eşiğinden dönmüştü… Buna benzer bir gelişme yaşandığı taktirde, ”devlet krizi”nin boyutlarının hesap edilemeyecek noktalara geldiği görülecektir.

Hakan Fidan‘ın hedef haline gelmesi boşuna değil… Fidan’ın KCK’ya yönelik operasyonların bu denli sert bir şekilde sürmesine yönelik itirazlarının olduğu konuşuluyordu bir süredir… İddialara göre, Fidan, PKK’nın “diplomasi ve açılım” yoluyla çözülebileceğine ilişkin umudunu koruyordu. Devlete de bu yönde brifingler veriyordu.

Ancak; polisi elinde tuttuğu söylenen cemaatin bu konsepte karşı çıktığı ve operasyonlara hız verdiği de bir başka iddiaydı. Anlayacağınız; devletin tepesinde hem bir güç savaşı, hem de PKK’ya karşı nasıl bir mücadele verileceğine ilişkin bir çatışma yaşanıyordu. Cemaatin, KCK operasyonlarının sürmesini istediği biliniyordu. Cemaate göre, PKK’yı asıl var eden unsur, KCK’ydı. KCK ortadan kaldırıldığı taktirde, Güneydoğu Bölgesi de normalleşecekti. Cemaat, KCK-PKK’dan boşalan alanda rahatça etkinlik yapabileceği düşüncesindeydi. Bu hedefin önünde tek engel olarak ise MİT görülüyordu. Cemaate yakın kalemlerin bir süredir özellikle MİT’e yönelik eleştirileri, istihbarat dünyasındaki gerilimin de habercisiydi.

Salı gecesi Hürriyet Gazetesi Muhabiri Arda Akın‘ın ”patlattığı” haber, devlet krizinin boyutlarını göz önüne serdi. Devletin istihbarat biriminin başındaki kişi ile eski yöneticilerinin “KCK şüphelisi” olarak ifadeye çağrıldığının duyulması, öğlen saatlerinde yeni bir hamleyle karşılık buldu. İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat ve Terörle Mücadele Şubesi’nin iki müdürü apar – topar görevden alındı. Görevden alınan iki müdürün son dönemlerde KCK’ya yönelik operasyonları yürüten ve ifadeleri alan birimlerin başında oldukları hatırlandığında, meselenin yakıcılığı daha net anlaşılabilinir… Zira; bilindiği üzere, Türk savcıları, iddianamelerini hazırlarken, polisin fezlekelerine çok önem verir… Polisten savcıya giden fezlekelerde hangi ifadelerin yer aldığı ve burada Fidan’a yönelik suçlamaların ne olduğu ise önümüzdeki günlerde ortaya çıkacaktır.

Bu kavganın en üst boyutta sürdüğü, Fidan’ı koruyup – kollayan Başbakan’a rağmen MİT müsteşarının bir anda “KCK şüphelisi” konumuna sokulması ve aynı gün Taraf Muhabiri Mehmet Baransu‘nun kamuoyuna duyurduğu bir gelişme birbirinden bağımsız ele alınamaz. Baransu, İstanbul’da iki kişinin kendisini takip ettiğini fark ederek polisi aramış ve bu kişileri gözaltına aldırmıştır. Polis korumasındaki Baransu‘yu takip eden kişilerin MİT’çi olduğu bilgisi, cemaate yakın olduğu iddia edilen Baransu’nun da bu kavganın taraflarından biri haline getirildiğini gösteriyor.

İşin özeti şu:

Devletin tepesinde, hem de en tepesinde, bir güç ve iktidar kavgası yaşanıyor. Cemaat, devletin MİT de dahil tüm birimlerinde hakim olmaya çalışırken, Başbakan Erdoğan ise bu gücü kimseyle paylaşmak istemiyor. AKP’nin İsrail‘e yönelik tutumundan rahatsız olduğu bilinen cemaatin, İsrail’in hedefinde olduğu söylenen Hakan Fidan‘ı hedefe oturtması da bu tablo içinde farklı bir anlam kazanıyor.

Kuşkusuz tüm bu gelişmeler, Uludere‘de yaşanan katliamdan da bağımsız değil… Hatırlarsanız, Uludere‘deki katliam sonrası, özellikle Taraf Gazetesi ile Baransu, MİT’e yönelik ağır suçlamalarda bulunmuş, MİT ve Başbakan ise bunları sert bir dille yalanlamıştı. Uludere istihbaratını kimin verdiği bir türlü netlik kazanmazken, Başbakan o vesileyle Hakan Fidan‘ı koruyacağını birkez daha açıkça ilan etmişti.

Şu günlerde tablo daha da netleşiyor. Cemaat, MİT’teki yapının değişmesini istiyor. Erdoğan ise gücünü paylaşmayı reddediyor. Bu tablo, ya Hakan Fidan’ın yargılanması ya da Özel Yetkili Mahkemeler’in bir gecede kaldırılmasıyla sonuçlanabilir.

Başbakan Erdoğan, göreve geldiğinden beri en büyük krizle karşı karşıya… Üstelik; her iki kesimin destek aldığı ABD‘nin kimin tarafında yer aldığı da net değil… Bakalım ABD, İran’a yönelik operasyona direnmeye çalışan Erdoğan’dan mı, yoksa cemaatten mi yana tavır koyacak… ABD’siz bir analiz, masanın bir ayağının eksik kalmasına yol açacaktır… ABD, şu aşamada, cemaatten de Erdoğan’dan da vazgeçmek istemez. Cemaatin gücü, Erdoğan’ın ise karizması birbirini tamamlayan iki unsur olarak karşımıza çıkıyor. ABD, ya Erdoğan’ın ya da cemaatin yerine ikame edeceği bir güç yaratamadığı taktirde, karar vermekte zorlanacaktır.

Lafı uzatmayalım…. Bu pilav daha çooook su kaldırır…

Barış Yardakaş
09/02/2012,  gercekgundem

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Kafka: Konuşuyordum çünkü; İnsanların düşünmeye başlaması, içlerinden birinin ikna olması yeterliydi

"Başarılı bir konuşmacı olmak peşinde değilim," dedi, içinden geçenlerin sesine kulak vererek. "Zaten istesem de olamam. Hiç kuşkusuz Sayın Sorgu...

Kapat