Bir Yılbaşı Öyküsü | Zamanı ve yeteneklerini hovardaca harcayanlar için o ölümün habercisiydi


“Sen yaşamak istiyorsun” diye söylendi meçhul besteci. “Bana yüz yıl gibi gelen bir süre önce, insanlar arasında geçirdiğim mutsuz ve kısa bir zaman içinde bestelediğim şu birkaç nota sana neler yaptı! Dinle, yaşayacak çok az zamanı kalanlar için yaşam daha güzel, daha parlaktır. Sahip olmamak ve istemek, sahip olup da istememekten daha iyidir. Ben yaşamı çok seviyorum ve şimdi o sevgiyi sana armağan ediyorum.” *

Gölge gibi bir şey sokaklarda yorulmaksızın beni izlemekteydi, ama çok uzaklardan… Saklanmak gibi bir kaygısı olmamasına karşın, takipçimin yüzünü bir kez olsun görme olanağını elde edemiyordum. Kadın mı erkek mi olduğunu bilmediğim bu kimse, gözetleme noktası olarak karanlık kemer altlarını ya da evlerin girişlerini seçiyordu. Bazen apaçık güneş ışığına çıktığı da oluyordu, ama gözlüklerimi çıkartmak elime cebime atar atmaz bu yabansı arkadaş hemen bir duvarın arkasına çekiliyordu. Benimle bu denli ilgilenen, sanki bana tutkun bu insanı görebilmek için gölgesinde gözden yittiği kapılara, kemer altlarına gidip birçok kez baktım, ama oralarda kimseyi göremedim. Aradan çok geçmeden mevsimini ilk ince, tül gibi karı yağdı. Bir gece tenha bir sokakta tek başıma yürüyordum, arkamda ayak sesleri duydum. Daha arkamı dönmeden gelenin o olduğunu anlamıştım. Ani bir hareketle geriye döndüm, havada uçuşan kar taneciklerinden ardında, biraz uzakta, pelerin ya da frak giymiş bir karaltının köşeyi döndüğünü fark ettim. Deli gibi koşmaya başladım, köşeye vardığımda önemde bembeyaz ve boş bir yol duruyordu. Yerdeki karı inceledim, birisinin geçtiğini gösteren tek bir iz kalmamıştı. Sadece yumuşacık, pamuk gibi karın üstünde her geçen an gözden yiten ve büyük bir kuşun ayak izleri olabilecek çarpı işareti biçimindeki oyukları görür gibi oldum.**

Bir Yılbaşı Öyküsü – Emre Falay

Vladimir Dudintsev’in bu uzun öyküsü, kıtalarından birinde sürekli karanlığın hüküm sürdüğü bir dünyada çalışmalarını sürdüren bir grup bilim adamının etrafında gelişir.

Öykünün anlatıcısı da olan kahramanı bilim adamı, “bu öyküde zamanın bize oynadığı oyunları, onun bizi kandırmasını konuşacağız.” der henüz öykünün başında. Gizemli bir kuş, bir baykuş, öyküdeki bilim adamlarının yaşadığı kentte uçmaya başlamıştır bir süredir. Bu baykuş, öyküye anlamını ve tatlı bir gizem sunan tadını verecek olan gizli kahramandır. Baykuş, bilim adamlarının pek çoğunu ziyaret edecek, onları sokak aralarında takip edecek, pencere camlarından gözetleyecektir.

Kitabın başında bulunan, 1995 yılında yazdığı, Sosyalist İktidar gazetesinin 10. sayısında yayınlanmış olan ve kitabı bir kez daha değerli kılan giriş yazısında Kemal Okuyan, “o ölümün habercisiydi,” der öykünün gizli kahramanı “baykuş” için, “kancayı taktıklarını ölüme yakınlaştırıyordu. Lakin, ilginç bir adalet duygusu vardı baykuşumuzun; kurbanlarını öylesine rastgele seçmiyordu…” Ve şöyle devam eder: “Zamanı ve yeteneklerini hovardaca harcayanlar, yaşamın nabzını artıramayanlar baykuşla tanışıyorlar, baykuş da onları ölümle tanıştırıyordu.”

Öykünün anlatıcısı da olan kahramanı, güneş ışınlarının bazı bilinmeyen özellikleri üzerine araştırmalar yapmaktadır. Akademik bir ünvan kazanmıştır. Daha sonra yereceği, boş ve değersiz duyacağı davranış ve algılayışlarını şöyle anlatır:

“…daha da yükselmek için sabırsızlanıyordum. Saygıdeğer büyüklerime öykünerek başımı tıpkı onlar gibi dik tutmayı, soruları onların yaptığı gibi yanıtlamayı, kaşlarımı tıpkı onlar gibi yukarı doğru kaldırmayı ve derin düşüncelerin ürünü değerli fikirlerimi açıklarken sesimi onlar gibi kah alçaltıp kah yükselterek söylediklerime önem katmayı öğrenmiştim. Bir şey daha: Pahalı kumaştan yapılmış paltoma özen göstermeyi de öğrenmiştim.”

Öyküyü anlattığı zamanın kısa bir süre öncesinde, baykuşumuz onu ziyaret edecektir.

Öykünün olay örgüsü, bir sabah, bilim adamlarının, her zaman yaptıkları gibi, laboratuarda bir araya gelip, çalışmalarına başlamadan önceki kısa toplantılarından birini gerçekleştiriyor oldukları anla başlar. Öykünün anlatıcı kahramanının şefi, bulduğu eski bir taş parçası üzerindeki hiyeroglifi okur: “Ve onun yaşamı dokuz yüz yıl sürdü.”

Bilim adamları arasında bunun ne demek olduğu üzerine sürecek olan kısa tartışma, öykünün anlamını hissettirmeye başladığı yerdir. Öykünün anlatıcısı olan kahramanımız, “belki de bu hiyeroglifler, zamanını mümkün olan en iyi biçimde değerlendiren bir insanı tanımlıyor,” diye açıkları düşüncesini.

Ve öykünün, bilim adamları arasında daha önce pek göze çarpmamış olan, sessizce çalışmalarını sürdürmeyi ve boşa zaman kaybetmemeyi tercih eden ikinci kahramanı çıkar ortaya: “Zaman bir bilmecedir.”

Zaman, yaşamımızdaki mutlu anlar, bir kum saatinde akıveren kum taneciklerinin en küçüğü gibidir. Bir an içinde ortaya çıkar ve hemen yiter. Zaman, onu nasıl değerlendirdiğimiz önemlidir.

Zamanın bilmece karakterini öykünün ikinci kahramanı şöyle anlatır:

“Biliyor musunuz ki zaman durabilir ya da hızla akabilir! Hiç birisini beklediğiniz oldu mu!

(…)

Zaman durabilir! İki bin yıl taş altında kalmış lotus tohumlarını bulan, sonra onları ekip çiçek açtıran bilginlerin öyküsünü duymuşsunuzdur. O tohumlar için, taşın altında kaldıkları sürece zaman durmuştu. Söylüyorum size, zaman bazen geçmek istemez, bazen de ileri doğru fırlar.”

Ve bunları söyledikten sonra, bir başka öyküyü anlatmaya koyulur. Öyküdeki bu kısa iç öykü, bir haydut çetesinin başının öyküsüdür. “Kardeşlik örgütü” adlı bu çetenin lideri hakkında çete üyeleri, ölüm kararı alırlar. Bu lider, bir cezaevinde hapistir. Hapiste yalnızken, geçen günlerini düşünmüş, yaşamını anlamlı kılacak bir şey yapmadığını ve aslında pek az zamanı kaldığını kavramıştır. Hapiste pek çok kitap okumuştur. Değerli olanın, maddenin peşinden giden yollara koyulmak olmadığını, insan ruhunun güzelliklerinin ne satın alınabileceğini ne de çalınabileceğini anlamıştır. O artık insanlık için bir şeyler yapmak istemektedir. Örgütün lideri, örgütüne bir mektup yazıp, aralarından ayrılmaya karar verdiğini açıkladıktan sonradır kendisi hakkında alınan ölüm kararı. Bu örgüt liderinin cezası iki yüzyıldan fazladır. Üstelik çetenin ölüm kararından da haberdardır. Ancak amaçladıklarını hayata geçirmek için birkaç yıla daha gereksinimi vardır. Hapisten kaçar, yüz şeklini değiştirir, yeni belgelerle yeni bir insan oluverir, üç yıl içinde iki fakülte bitirir. Ancak zamanı pek azdır ve bu yüzden çalışmalarına hızla devam etmektedir. Öykünün ikinci kahramanının da dediği gibi, “bu adamın peşinde olanlar onu avlamak için fırsat kolluyorlar. Günün birinde muhakkak yakalayacaklardır. Onun için çok az zamanı var. Zaman… Anlıyor musunuz! Ve o, iki üç yıl içinde bütün yaşamını baştan yaratmaya çalışıyor. Ya bütün ömrünü böyle sürdürebilseydi ne olurdu! Belki de o zaman yaşamı dokuz yüz yıldan daha uzun sürmüş gibi olurdu.”

Yaşam teknesini “en güçlü duygularla, en büyük sevinci verecek yaşanmışlıklarla doldurmalıyız,” der bu kahraman. Ve toplumsal bir yükümlülük duyarak insanlık için çalışmak, bu sorumluluğun sevincini tatmak, yaşama sevincini elde etmek, yaşam teknesini yaşanmışlıklarla doldurmak demektir ona göre.

Öykünün ilerleyen bölümünde, ikinci kahramanın anlattığı bu çete liderinin, aslında ikinci kahramanın kendisi olduğunu öğreniriz. Anlatıcı kahramanın kendisini bir baykuşun takip ettiğini anlaması, bunu ikinci kahraman olan bilim adamıyla paylaşması bu bölümlere rastlar. Aynı baykuşu o da görmüştür ve bu zamanının azaldığı anlamına gelmektedir.

İkinci kahraman, çalışmalarını tamamlayamadan öldürülür. Bu, anlatıcı kahramanımızda derin bir etki yaratır ve o da, zamanını değerli kılmaya karar vererek çalışmaları üzerinde yoğunlaşır. Bunda ikinci kahramanın kendisine bıraktığı notun da etkisi vardır:

“Yaşam yalnız bir kez yaşamak için verilmiştir. Onu büyük yudumlarla içmek gerek. En değerli olan şeyi yakalayabilmeli insan. Ve neyin en değerli olduğunu ben sana söyledim. O ne altın, ne de çul parçasıdır. Senin yaşamdan büyük haz duymanı istiyorum. Şu anda üzerinde milyonlarca insanın yaşadığı karanlık kıtayı hiç aklından çıkarmamalısın.”

Çalışmalarını hızlandıran ve bu sırada baykuş tarafından da sürekli olarak izlenmekte olan anlatıcı kahraman, gördüklerini anlamlandırmak ya da bir yanılsama olup olmadığını anlamak için bir doktor olan arkadaşını ziyaret eder ve kendisini bir baykuşun izlemekte olduğunu söyler. Arkadaşından alacağı cevap çarpıcıdır:

“Senin yalnız bir yıllık ömrün kalmış.

(…)

Bu çok eski bir hastalıktır ve özellikle yetenekli kimseler, çok öldürücü bir çeşidine yakalanırlar. Özelliği olmayan insanlar ise sessizce ölür giderler. Kimse onları fark etmez bile.

(…)

Bir çok bulgularımız oldu. Ama şimdilik hastaları kurtaramıyoruz. Yalnız şu kadarını biliyoruz (…) kim ki baykuşu açık bir biçimde görür, o yarı kurtulmuş demektir.”

Bu sözler, anlatıcı kahramanımızı harekete geçirir. Artık tek saniye boşa geçirecek vakit yoktur. Uzaklardan duyduğu bir valsin bestecisinin ona söyleyeceklerinin izinde harekete geçer:

“Dinle, yaşayacak çok az zamanı kalanlar için yaşam daha güzel, daha parlaktır. Sahip olamamak ve istemek, sahip olup da istememekten daha iyidir.

(…)

Kısa yaşamımda en büyük mutluluğu tattım. Neden söz ettiğimi biliyorsun. Ya sen! Birisi sevecenlikle elini avucunun içine alıp sıktığı zaman kalbin duracak gibi oldu mu hiç! Gözleri sevgi ile yaşarmış bir insan hiç senin gözlerine baktı mı!

(…)

Bütün zamanın önünde duruyor! Koskoca bir yıl! Sen yeni doğdun! Şimdi eskisinden de gençsin! İşine daha hızlı sarıl… Dostlarına, sevgiye!..”

Bunun ardından anlatıcı kahramanımız tamamen değişir. Evinde de çalışabilmek için oraya da bir laboratuar kurar. İkinci kahramandan kendisine kalan saatin tik tak’larını duyarak yaşamaya başlar. Diğer bilim adamı arkadaşları gibi boşa geçirecek zamanı yoktur artık. Kafasının içi sürekli yoğun düşüncelerle doludur. Beğeni anlayışı bile değişir. Bütün bu yoğun çalışma sırasında, ikinci kahramanın çalışmalarında ona yardımcı olan kadınla da tanışmıştır ve aralarında büyük bir sevgi doğmuştur. Çalışmalarını bu kadınla birlikte sürdürür. Deneylerle ilgili bir sonucu beklemeleri gerektiğinde bir iki saat dolaşır, bir yerlere gidip söyleşirler ve onun dışındaki bütün zamanlarını çalışmalarına verirler.

Bu arada, baykuşu gördüğünün beşinci-altıncı ayında, anlatıcı kahramanımız iyice hastalanmış, bir yaz günü ise yatağa bağlanmak zorunda kalmıştır. Ancak çalışmalarını sürdürmeye kararlıdır. En büyük yardımcısı ise sevdiği, kendisini seven kadındır. Bir süre sonra çalışmaları ilk meyvelerini verir: Hiç sönmeyen bir kömür parçasıdır bu. Zamanının daralması üzerine kahramanımız çalışmalarını laboratuardaki bilim adamlarıyla paylaşır. Böylelikle artık hem kendi evinde hem de laboratuarda bu konu üzerine çalışılmaktadır. Ve baykuş, pencereden öykünün kahramanını izlemeye devam etmektedir.

İlerleyen günlerde öykünün anlatıcı kahramanı iyice hasta düşer ve sonunda uyuyakalır. Merdivenlerden gelen ayak sesleriyle uyandığında çok halsizdir. Gelen doktordur ve çalışmaların sonlandığını müjdelemektedir. Elinde, bütün odayı aydınlatan bir ışık vardır doktorun. Ve bu ışık, kahramanımızı ayağa kaldırır. Bulduğu ışığın gücüyle ölümü yener.

Bir yıl içine koca bir ömür sığdırmıştır kahramanımız. Baykuşun her zaman kendisini izlemekte olduğu pencereye bakar. Uzaklarda, kanatlarını çırparak yittiğini görür. “Yaşamıma başlamak için ayaklarımın ucunda parıldayan zaman okyanusunun kıyısında duruyorum,” diye düşünür. Bir yılbaşı günüdür. Durmuş olan saatini çıkarır, arkadaşından kendisine kalan. Her yıl yeniden kurulması gereken bu saati, yeni bir yıl için çalışmaya başlaması için, yeniden kurar…***

________________________________________

* Bir Yılbaşı Öyküsü – Vladimir Dudintsev
**Arka Kapak’tan
***Düşle Edebiyat Dergisi

2 Yorumlar

  1. Gerçekten mükemmel bir öykü!
    Biraz hayal kırıklığına uğrayınca, işiniz aksayınca, kendinizi yorgun ya da tembel hissedince, ilaç niyetine okuyacağınız olağanüstü öykü!
    Müthiş bir yaratıcılık!

  2. kısa ama son derece çarpıcı bir öykü insanı sarsan harekete geçiren bir yanı var klasik öykülerden çok farklı ….

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz