Bir büyük yazarın doğuşu: İnsancıklar ve Fyodor Dostoyevski- Sabri Gürses

İnsancıklar ya da asıl isminin birebir çevirisiyle söylenirse “Zavallı, Yoksul İnsanlar” adlı roman, edebiyat tarihinin tuhaf zirvelerinden biridir. Hem yirmi üç yaşındaki bir gencin, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin yaşamında bir dönüm noktasıdır hem de Rus edebiyatının gelişiminde.

Tümüyle bir tesadüfün, bir çıkış arayışının, yoksulluktan, parasızlıktan çıkış arayışıyla bu arayışı edebî bir deneyime dönüştürme çabasının ortak ürünüdür bu roman. Petersburg’da mühendislik eğitimi alan genç Dostoyevski, memur olmak dışında bir seçenek aramakta, daha sonra Beyaz Geceler’de, Ev Sahibesi’nde, Yufka Yürek’de, İkiz’de anlatacağı hayalperest ve buhranlı bir tipin hayatını sürmektedir. Yoksulluk içinde yaşamaktadır ve buhranları bazen fiziksel, somut acılar, hastalıklar olarak dışa vurmaktadır.
Edebiyatla, hem yeni çiçeklenen ve doğalcılıkla romantizm eğilimlerini iç içe yaşayan yerli edebiyatla, hem de bu edebiyatla iç içe geçmiş olan yabancı edebiyatla, Balzac, Schiller, Hoffmann, Scott’la da ilgilenir. Ve ek gelir kazanmak üzere çeviriye yönelir. 1843 yılında kardeşi Mihail’le birlikte Eugène Sue’nun Mathilde adlı romanını çevirmeye başlar, ertesi yıl George Sand’ın La dernière Aldini adlı romanını çevirir. Bu yazarları tesadüfen seçmez: Eugène Sue dönemin eleştirmenlerinin sosyalist eğilimleri nedeniyle övdüğü bir yazardır, George Sand ise bir çoksatar. Fakat çeviri yapmanın başarılı bir geçim yolu olmadığı kısa sürede anlaşılır. Kardeşiyle birlikte Friedrich Schiller’in tüm oyunlarını çevirmek üzere anlaşırlar, kardeşi iki oyun çevirir, fakat bunlar da kazanç getirmez. Son olarak, 1843 yılında, bir aşk macerası yüzünden, zengin bir dul kontesin peşinden Petersburg’a gelen Honoré de Balzac bir çeviri tasarısına esin kaynağı olur: Dostoyevski onun Eugenie Grandet adlı romanını çevirir. 1844 yılında yayımlanan bu çeviri eser, adının geçtiği ilk edebiyat ürünü ve onu kendi eserini yazmaya sürükleyen çalışma olacaktır.
1844 Eylülü’nde memurluktan bir süre önce istifa etmiş olan Dostoyevski kardeşine yazdığı bir mektupta İnsancıklar’ın doğacağını haber verir:
Eugenie Grandet büyüklüğünde bir romanı tamamlamak üzereyim… Biraz değişik bir roman… Onu [Nekrasov’un yayımladığı] Oteçestvenniye zapiski dergisine vermeyi tasarlıyorum.
1844 Kasımı’nda roman hazırdır, ama Aralık ayında neredeyse yeniden yazılır. 1845 Mayısı’nda roman son kez bir daha yazılır:
Artık roman tamam, bu düzeltme son düzeltme oldu. Bir daha ele almamak için söz verdim.
Dostoyevski, romanı ilk olarak ev arkadaşı ve yazar Grigoroviç’e okutur. Grigoroviç duygularını şöyle anlatacaktır daha sonra:
İnsancıklar’ı okumaya başlayınca daha ilk sayfalarda Dostoyevski’nin yazdığı şeyin benim yazdıklarımdan çok daha iyi olduğunu anladım; okudukça güçlendi bu izlenimim. O kadar heyecanlanmıştım ki birkaç kez kalkıp boynuna sarılmak istedim; fakat onun şamatalı, aşırı duygu gösterilerinden hoşlanmayan bir insan olması engel oldu bana.
Grigoroviç ertesi gün romanı alıp yazar ve yayımcı Nekrasov’a götürür:
Romanı baştan sona okudum ona. Son sayfada, yaşlı Devuşkin’in Varenka’ya veda ettiği yerde kendimi daha fazla tutamayıp hıçkırmaya başladım; yavaşça Nekrasov’a baktım; onun da gözünden yaşlar akıyordu. Artık daha da inanıyordum ona… Hemen koşup Dostoyevski’ye, saat geç olduğu halde (gecenin dördüydü) başarısını bildirmek istedim…
Nekrasov heyecandan şaşkın bir halde kabul etti… Ev arkadaşımın karakterini, onun yabaniliğini, aşırı hassaslığını, içine kapanıklığını bildiğim için, olanları ona ertesi gün, daha sakince, onu tedirgin etmeden anlatmam daha doğru olacaktı…
Ertesi gün kapıyı Dostoyevski açtı; yanımda tanımadığı birini görünce çekindi, bembeyaz oldu ve uzun süre Nekrasov’un ona söyledikleri karşısında sessiz kaldı.
Nekrasov oradan ayrılıp hemen eleştirmen Belinski’ye gider:
“Yeni Gogol doğdu!” der Nekrasov daha kapı ağzından.
“Bizde mantar gibi Gogol yetişir!” diye yanıt verir ciddi bir tavırla Belinski. Ama romanı alır.
Aynı gün, Belinski’ye tekrar uğrayan Nekrasov onu heyecan içinde bulur:
“Nerede kaldınız? Nerede bu Dostoyevski’niz? Genç mi? Kaç yaşında? Hemen getirin bana onu!..”
Belinski’nin evine getirilen yirmi üç yaşındaki genç yazar, daha sonra orada olanları şöyle hatırlıyor:
Ve işte… beni onun yanına götürdüler. Belinski’yi birkaç yıl önce heyecanla okumuştum, ama bana ürkütücü ve sert gelmişti ve benim İnsancıklar’ımla alay edecek, diye düşünüyordum. Beni çok saygılı ve ağırbaşlı bir şekilde karşıladı, ama daha bir dakika bile geçmeden her şey bambaşka oldu… Ateşli ateşli, alevli gözlerle konuşuyordu. “Siz kendiniz anlıyor musunuz?” diyordu bana tekrar tekrar, alışkanlığı olduğu üzere bağırarak, “Ne yazmış olduğunuzu anlıyor musunuz!.. Bütün bu korkunç gerçeği, bizlere göstermiş olduğunuz bu gerçeği siz mi düşündünüz? Olamaz, sizin gibi yirmi yaşında birinin bütün bunları anlamış olmasına imkân yok… Gerçeği keşfetmiş ve bir sanatçı olarak ilan etmişsiniz, size bir yetenek verilmiş, yeteneğinizin değerini bilin ve emin olun, siz büyük bir yazar olacaksınız!
Bugün, yazıldıktan yüz elli yılı aşkın bir zaman sonra, İnsancıklar neden hâlâ okunmaktadır?
İki temel nedeni vardır bunun: Birincisi, bu roman Dostoyevski’nin ruhunu ve evrenini, eserlerinde anlattığı Petersburg’un dünyasını ilk kez ortaya çıkaran bir kitap olması nedeniyle okunmaktadır: Yaşlı Devuşkin ile genç Varvara’nın bir avlunun karşılıklı iki odasında oturduğu ve birbiriyle yazıştığı bina, Dostoyevski’nin özellikle ilk dönem eserlerinin neredeyse bütün kadrosunu, bütün o yoksul, dar gelirli insanları, memurları, ev sahibelerini, subayları vb. barındırmaktadır. Diğer bütün eserlerin, örneğin Beyaz Geceler’in, Yeraltından Notlar’ın, Ezilenler’in ve Delikanlı’nın kadrosu buradadır – hatta Raskolnikov’un bile o hezeyanlı planlarını Makar Devuşkin’in ve büyük olasılıkla Bay Proharçin’in de oturduğu bu binanın çatı katında yaptığını hayal etmek zor değildir.
Bu roman, Dostoyevski’nin dünyasını, onu bir yazar yapan dünyayı neredeyse tam kadrosuyla ve Dostoyevski’nin hayalindeki ilk haliyle sergilemektedir.
Diğer yandan, romanın kalıcı bir etki bırakmasının ikinci bir nedeni de, Baudelaire’le aynı yıl doğmuş olan Dostoyevski’nin bu romanla bir bakıma Rus modernizminin öncüleri arasında yer almış olması, en azından bu modernizmin temel karakterini ortaya çıkarmış olmasıdır. Bu romanda XIX. yüzyıl sonu Rus romanının ele alacağı temel konuların hemen hepsi vardır neredeyse: Yoksulluk, paranın gücü, değişen toplumsal ilişkiler, entelijensiya, yani eğitimli, aydın kesim ile halk arasındaki uçurum, entelijensiya’nın hayalperestliği, edebiyat ile gerçek hayatın çelişkisi, yirmi yıl sonra Gonçarov’un Oblomov karakteriyle tipleşecek olan bir lüzumsuz adamlık hali, şehir ile köy karşıtlığı ve elbette, ironi, mizah. Büyük olasılıkla, Belinski’yi coşkulandıran şey, bir ilk eserde bütün bu konuların dengeli bir ölçüyle bir araya getirilmiş olmasıydı. Belinski bu romandaki doğalcı, gerçekçi öğeleri beğenmiş, ama bu romanın içinde kıvılcımlanmaya başlayan ve Dostoyevski’nin İkiz’de (İkiz, yani Rusçasıyla Dvoynik sözcüğünün Hoffmann’ın, Poe’nun kullandığı doppelgänger figürünün bir çevirisi olduğunu hatırlayalım) dizginlerini serbest bırakacağı modernist sesi tanımamış ya da yabancı bulmuştur.
N.M. Çirkov, İnsancıklar’daki şehir-köy karşıtlığına, O stile Dostoyevskova (Dostoyevski’nin Üslubu) adlı kitabında şöyle dikkat çekiyor:
Bu romanın ve aynı dönemdeki eserlerin temel eylem alanı – kalabalık şehir, gürültü, ama en önemlisi sıkışıklık ve sıkıcılık, şehrin ve şehir sakinlerinin kasvetli görünümü, çevrede bulunan eşyaların gri, çamurlu, koyu renkli boyalarıdır. Dostoyevski’nin ilk dönem eserlerindeki kahramanların kaderini belirleyen ve çevrelerini saran dünya budur. Geçmiş, köy dünyasıdır, kahramanların hatıralarında her şeyin parlak renklerle dolu olduğu ve “her şeyin dingin, herkesin mutlu” olduğu bir dünyadır. Bu yüzden, insanların eski, güzel bir dünyadan kopmuş olmaları motifi önce İnsancıklar’da duyulmaya başlar.
Romanda bu eski, güzel dünya 3 Eylül günü kadın karakter tarafından şöyle anlatılır (Gonçarov, Oblomov’da buna benzer bir tasvire “Oblomov’un Düşü” adlı bölümdeki Oblomovka köyü tasvirinde yer verecektir):
Köydeyken sonbaharı ne çok severdim! Daha küçücük çocuktum, ama o zaman da birçok şey hissederdim. Sonbahar akşamını sabahından daha çok severdim. Evimizden iki adım ötede, dağın kıyısında, göl vardı. Bu göl –şimdi gözlerimin önüne geliyor– bu göl öyle büyük, öyle aydınlık, öyle temizdi ki, kristal gibiydi!
5 Eylül’de erkek karakter, Petersburg’un yoksul ve zengin insanlarının yaşadığı semtlerin, Fontanka ile Gorohovaya’nın karşıtlığını anlatır:
Biraz hava almak için Fontanka kıyısında gezmeye çıktım. Çok sıcak, nemli bir akşamdı. Saat altıda ortalık kararmıştı – tıpkı şimdiki gibi! Yağmur yağmıyordu ama sis vardı; sıkı bir yağmurdan geri kalmayan bir sis. Gökte uzun, geniş bulutlar şerit şerit ilerliyordu. Halk akın akın yürüyordu kıyıda ve hepsinin de yüzü sanki kastenmiş gibi korkunç, kasvetliydi; sarhoş adamlar, kalkık burunlu kadınlar – çuhonka’lar, çizme giymiş başı bağsız bekâr kadınlar, artel işçileri, arabacılar, türlü türlü ihtiyaçların peşindeki kardeşlerimiz; çubuklu önlüğünü giymiş, sıska, hastalıklı, yüzü yağ kaplanmış, eline bir kilit almış çilingir çırağı; iki metre boyunda bir emekli asker – işte böyle bir halk vardı. O saatte de anlaşılan başka bir halk olamazdı. Gemi kanalı Fontanka!..
(…)
Gorohovaya’ya saptığımda, ortalık iyice kararmış ve gaz lambaları yanmıştı. Uzun zamandır gitmemiştim Gorohovaya’ya – gidememiştim. Ne gürültülü bir cadde! Ne kadar çok zengin dükkânlar, mağazalar var; her şey ışıl ışıl yanıyor, camların arkasında kumaşlar, çiçekler, kurdeleli bir sürü şapkalar var. Bütün bunların süs diye konulduğunu düşünüyor insan – ama öyle değil, çünkü adamlar var, bütün bunları satın alıyor, karılarına hediye ediyorlar. Zengin bir cadde! Gorohovaya’da bir sürü Alman fırıncı yaşıyor; cadde halkının da hali vakti yerinde olmalı. Her an bir sürü araba geçiyor caddeden; köprü bütün hepsini nasıl taşıyabiliyor! Şatafatlı yaylı arabalar var, camları ayna gibi, içleri kadife ve kürk kaplı; soyluların uşakları apoletli, kılıçlı. Bütün arabaları seyrettim, içlerinde oturan kadınların hepsi de prenses ve kontesler gibi giyinmişti. Herhalde, herkesin balolara ve toplantılara telaş ettiği bir saatti…
Paris pasajlarını anlatıyor sanki Baudelaire.
Dostoyevski’nin sıradışı yeteneğini fark eden Belinski, 1846 yılında, İnsancıklar yayımlandıktan sonra, Peterburgski Sbornik adlı dergiye yazdığı eleştirilerden birine, Dostoyevski’ nin bu sıradışı yeteneğini açıklamak üzere Puşkin’i örnek vererek başlar:
Sıradışı bir yeteneğin ortaya çıkması okuyan ve yazanlar arasında tartışma ve anlaşmazlıklara yol açar. Eğer bu yetenek daha kuruluşunu tamamlamamış bir edebiyatın erken döneminde ortaya çıkmışsa, bir yandan heyecan dolu çığlıklarla, ölçüsüz övgülerle, diğer yandan koşulsuz bir yargıyla, koşulsuz bir olumsuzlamayla karşılaşır. Puşkin’de böyle oldu. Onda “Kuzeyli bir Byron” gördüler (Sanki Güneyli bir Byron varmış gibi!), “çağdaş insanlığın temsilcisi”ni gördüler, üstelik onun daha ilk eserleri için, özellikle de diğerlerinden daha zayıf olan ve artık benzersiz değerini kesinlikle kaybetmiş olanlar için söyleniyordu bütün bunlar; başkaları da onun eserlerini çocukluktan beri alıştıkları törensel gevezeliklere kıyasla şiirin seviyesizleştirilmesi, sıradanlaştırılması olarak görüyorlardı. Puşkin’i anlamak başka bir kuşağa kaldı ve bu da ölümünden önce gerçekleşmedi.
Ardından Puşkin ile Gogol ilişkisini değerlendirmeye geçer:
Ama Puşkin’in öncüleri için de onun üzerinde az çok etki bırakmış oldukları ve onların şiirinin az çok onun şiirini, özellikle de ilk denemelerini haber verdiği söylenebilir. Puşkin’in üzerinde çağdaşı olan Avrupalı şairlerin etkisi daha açık ve doğrudan olmuştu. Eğer Puşkin’in bu ilk eserleri bazılarına tatsız gelmiş, bazılarında da sadece yeniliğiyle değil, özgünlüğü ve kendine özgülüğüyle de tam bir hoşnutluk ve heyecan yaratmışsa bu, onun yeteneğinin ne kadar dâhiyane olduğunu gösterir. Ama her şeye rağmen onun ilk eserleri uzaktan da olsa Rus edebiyatındaki birçok kimseyi, ama yakın bir şekilde, yabancı edebiyattaki çok daha fazla kimseyi hatırlatıyordu; bu da ona başarısız ve yersiz bir şekilde verilen Rus Byron unvanının bir kanıtı olarak durmaktadır. Gogol’ün Rus edebiyatında bir öncülü yoktu, yabancı edebiyatta da benzerleri yoktu (ve olamazdı). Onun şiirinin soyu, ortaya çıkmadan önce, ima bile edilmemişti. Şiiri birdenbire, beklenmedik şekilde, başka hiçbir şiire benzemeden ortaya çıktı. Elbette, Gogol’ün, sözgelimi Puşkin’den etkilendiği reddedilemez; ama bu etki doğrudan değildi: Gogol’ün eserine yansımıştı ama deyim yerindeyse, Gogol’ün eserinin yüz hatlarına, çehresine yansımamıştı. Bu etki daha çok Puşkin’in, Puşkin’in kendisinden bile öne çıktığı bir dönemin etkisiydi. Tabii eğer Gogol, Puşkin’den önce gelmiş olsaydı, şu anda durduğu yüksekliğe erişemezdi. Ama doğrudan etki, yani Puşkin üzerinde ondan önceki Rus ve çağdaşı olan Avrupalı şairlerin (az ya da çok ölçüde, yakından ya da uzaktan) sahip olduğu etki düşünülürse belli ki Puşkin tarafından Gogol’e yönelik böyle bir etki, Gogol’ün eserlerinde herhangi bir şekilde bulunamaz.
Dostoyevski’yi ve İnsancıklar’ı bu çerçevede Puşkin-Gogol çizgisinin haber verdiği bir yetenek olarak değerlendirir:
İnsancıklar ve yeni, sıradışı bir yetenekle, Rus edebiyatı sahnesine çıkmaya hazırlanan bir yetenekle ilgili söylentiler, uzun zamandır bu romanın ortaya çıkışını haber veriyordu.(…) İnsancıklar gerçek bir başarı elde etti. Eğer bu roman herkes tarafından tartışmasız övgülerle ve tartışmasız heyecanla karşılandıysa, bu onda kesinlikle yetenek olduğu, ama sıradışı bir şey olmadığı konusunda çürütülmesi imkânsız bir kanıt sayılırdı. Böyle bir çıkış üzücü olurdu. Ama çok daha iyi bir şey oldu: Şiiri anlama yeteneğinden kesinlikle yoksun olan insanlar ve iki-üç yazar bozuntusu dışında, herkes bu romanın hiç de sıradan bir yeteneğe ait olmadığını kabul etti. İlk sefer için daha fazlası istenemezdi.
(…)
En büyük, en dahi, en hatasız eleştirmen zamandır. Fakat, Dostoyevski’nin romanının Petersburg’daki herkes tarafından okunduğunu ve sadece Petersburg’un bu yeni şairin yeteneğiyle ilgili görüşünü sergilediğini unutmamak gerekir. Moskova’da onun İnsancıklar ve İkiz adlı romanları daha yeni okunuyor, taşradaysa daha okunmadı bunlar. Dostoyevski’nin Moskova ve taşrada ne gibi izlenimler bırakacağını öğrenmek çok ilginç olurdu. Ama bunu beklerken, kendi izlenimlerimizi değerlendirmekte gecikmeyelim.
Ardından, Dostoyevski üzerindeki Gogol etkisinin, Dostoyevski’nin özgürlüğünden ve bağımsızlığından geri planda kaldığını savunur:
İlk bakışta Dostoyevski’nin yeteneğinin satirik, tasvire dayalı olmadığı, yüksek bir yaratıcılık seviyesinde olduğu ve yeteneğinin hâkim karakterinin mizah olduğu yazdıklarına, ilk bakıldığı anda belli oluyor.
Hayatı ve insan kalbini tanımasıyla, yani deneyim ve gözlemle gelen bir şeyle etkilemiyor; hayır, bunları biliyor, hem de derinden biliyor, ama a priori, öncelikle, saf şiirsel olarak, sanatsal olarak biliyor. Onun bilgisi yetenektir, esindir. Onu kimseyle kıyaslamak istemiyoruz, çünkü bu tür kıyasları çocuklar yapar ve bunlar hiçbir şeyi açıklamaz. Sadece bu yeteneğin sıradışı ve kendine özgü olduğunu, daha ilk eseriyle, eğilimi ve karakteriyle az ya da çok derecede Gogol’e borçlu olan o yazar kalabalığımızdan keskin bir şekilde ayrılmış olduğunu, yeteneğinin başarısının da buradan geldiğini söylemeliyiz.
Onun Gogol’le ilişkisine gelince, güçlü ve bağımsız bir yeteneğe sahip bir yazar olarak onu bir Gogol taklitçisi olarak adlandıramadığımız gibi, onun Gogol’e olan borcunun Lermontov’un Puşkin’e olan borcundan daha fazla olduğunu da söyleyemeyiz. Dostoyevski’nin iki romanında da (İnsancıklar ve İkiz) güçlü bir Gogol etkisi görülmektedir, devrik cümlelerde bile; ama Bay Dostoyevski bütün yeteneğiyle o kadar bağımsızdır ki şimdi onun üzerinde Gogol etkisi görülüyor olsa bile, herhalde, bu etki devam etmeyecek ve kısa sürede başka, sadece ona ait olan kusurlarla birlikte silinip gidecektir, yani Gogol sonsuza dek onun, deyim yerindeyse, sanatsal açıdan babası olarak kalsa da… Bay Dostoyevski’nin yeteneğinin, bireyselliğinin ve kişilik özelliklerinin ne olduğunu kesin olarak belirlemek hâlâ güçtür, ama bütün bunlara sahip olduğunda hiçbir şüpheye yer yok.
Yaygın bir kanıya göre Belinski, İnsancıklar’ı övmüş fakat kısa süre sonra yayımlanan İkiz adlı romanı beğenmeyerek Dostoyevski’den uzaklaşmıştır. Bu kanı genel olarak yanlıştır. Belinski İkiz’i İnsancıklar kadar iyi bulmamış, İkiz’de mizah öğesinin dengeli kullanılmadığını savunmuştur; asıl beğenmediği kitap Ev Sahibesi olmuştur. Yukarıdaki eleştirinin devamında İnsancıklar ile İkiz arasında temel farkı şöyle dile getirir:
İnsancıklar’a bakarak derin insani ve patetik öğenin, mizahi öğeyle kaynaşarak onun yeteneğinin temel karakterini oluşturduğu sonucuna varmıştık; ama, İkiz’i okurken, bu tür bir çıkarımın çok acelecilik olduğunu gördük. Doğru, sadece ahlaken kör ve sağır olanlar İkiz’de derin bir patetik, derin bir trajik renk ve ton bulunduğunu göremez; ama birincisi, bu renk ve ton İkiz’de, mizahın arkasına, deyim yerindeyse, saklanmıştır, tıpkı Gogol’ün Bir Delinin Güncesi’ndeki gibi saklanmıştır. (…) Genel olarak Bay Dostoyevski’nin yeteneği, bütün büyüklüğüne rağmen, hâlâ o kadar gençtir ki kendini ifade edemez. Bu da doğaldır; ilk eseriyle her şeyi ifade etmiş olan bir yazardan çok şey beklenemez. Zamanımızın Bir Kahramanı ne kadar güzeldi, ama eğer biri çıkıp da Lermontov’un daha sonra ondan daha iyi bir şey yazamayacağını düşünecek olsa bu, onun Lermontov’un yeteneği hakkında çok iyi şeyler düşünmediğini gösterirdi.
Belinski, belki de bir bakıma, otuz yıl kadar sonra Paul Verlaine’in Avrupa modernizminin öncülerinden Arthur Rimbaud karşısında yaşayacağı coşku ve hayalkırıklığını Dostoyevski karşısında yaşamaktadır, çünkü onda onun geleceğini görmüştür:
Bütün bu korkunç gerçeği, bizlere göstermiş olduğunuz bu gerçeği siz mi düşündünüz? Olamaz, sizin gibi yirmi yaşında birinin bütün bunları anlamış olmasına imkân yok… Gerçeği keşfetmiş ve bir sanatçı olarak ilan etmişsiniz, size bir yetenek verilmiş, yeteneğinizin değerini bilin ve emin olun, siz büyük bir yazar olacaksınız!
Belinski haklı çıktı.
İnsancıklar, Rusçadan Türkçeye ilk kez, yayımlandıktan yüz sekiz yıl sonra, 1954 yılında, Nihal Yalaza Taluy tarafından, İnsancıklar ismiyle çevrildi. Rusçadan ikinci çevirisi 1970 yılında Ergin Altay tarafından, Nihal Hanım’ın benimsediği isimle yapıldı. Romanın bu üçüncü Rusçadan çevirisinde de, Dostoyevski’nin koyduğu asıl isme en yakın biçimi veren “Zavallı İnsanlar”, “Yoksul İnsanlar” gibi isimler kullanmak yerine, 1954 yılında ya çevirmen Nihal Yalaza Taluy’un ya da yayımcı Yaşar Nabi Nayır’ın bulmuş olduğu İnsancıklar ismini, yoksulluk vurgusunu hafifletse de seçkin bir buluş olan bu ismi korumayı uygun gördük. Bu isim, Nihal Hanım’ın romantikleştirici çeviri üslubunun bir yankısı olsa da, hem benimsenmiş hem de zarif bir buluş olarak korunmayı hak ediyor.

Sabri Gürses
İnsancıklar – Fyodor Dostoyevski [Önsöz]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir