Bertol Brecht’in “Beş Paralık Roman”ı – Walter Benjamin

Sekiz Yıl

Üç Kuruşluk Opera’dan Beş Paralık Roman’a sekiz yıllık bir süre uzanır. Yeni eser eskisinden çıkarak gelişmiştir. Fakat bu, bir sanat eserinin olgunlaşması için gerektiği düşünülen karmaşık yolla olmamıştır. Bu yıllar politik açıdan belirleyici yıllardı. Yazar bunların derslerini özümsemiş, bu yıllarda işlenmiş suçlara gerçek adlarını takmış, kurbanları için de bir mum yakmıştır. Büyük çapta bir satirik romandır yazdığı.

Bu kitabı yazmak için tekrar ve en baştan başlamıştır. Operanın temel öğeleri ve senaryosundan pek az şey kalmıştır. Yalnızca ana karakterler hâlâ aynıdır. Çünkü o yıllarda gözlerimizin önünde palazlanmaya ve bunun için gerekli alana gaddarca yerleşmeye başlayan onlardı. Üç Kuruşluk Opera Alman sahnelerine ilk kez çıktığında gangster Almanya için hâlâ bir yabancıydı. Geçen zaman içerisindeyse, başköşeye kurulmuş ve barbarlığı bir yaşam biçimi haline getirmiştir. Çünkü kapitalizmin en başlarında sömürülenlerin sefaletini karakterize eden barbarlık, sömürenlerde, bu çarpıcılığa ancak sonraki aşamalarda ulaşır. Brecht hem sömürülenlerle, hem de sömürenlerle ilgilenir. Değişik tarihsel dönemleri bir arada incelemesinin ve gangster tiplerini Dickens zamanının tempo ve dış görünüşünü yansıtan bir Londra’ya yerleştirmesinin nedeni budur. Özel yaşantı koşulları eskiye, sınıf mücadelesinin koşulları ise bugüne aittir. Bu Londralıların telefonları yoktur ama polisi panzerlerle donatılmıştır. Belirli bir geri kalmışlığın korunmasının kapitalizmin yararına olduğu, günümüz Londrası örneğinde görülebilir. Brecht bu durumdan yararlanmasını bilmiştir. Havasız ofisleri, rutubetli hamamları ve sisli sokakları; görünüş ve davranışları eski, ama iş görme yöntemleri modern olan tiplerle doldurur. Bu tür yer değiştirmeler satirik bir bakış açısından kaynaklanır. Brecht, Londra’nın topografisi konusunda kendisine tanıdığı özgürlükle güçlendirir bunu. Satirist, yaşamın içinden çekip çıkardığı karakterlerin davranışlarının, kafasında kurduğu herhangi bir Brobdingang (2) veya Londra’dan çok daha inanılmaz olabileceğini düşünebilir.

Eski Tanıdıklar

Böylece, bu karakterler yazarın karşısına yeniden çıkmaktadır, kafasına çökmeyeceğine inandığı tek bir tavan bile bulunmadığından şapkasını başından hiç eksik etmeyen Peachum gibi. Nakliye gemileriyle ilgili bir savaş ihalesine katılma uğruna çalgı dükkânını boşlamıştır. Sahip olduğu dilenci ordusu, ihalenin gidişatındaki nazik anlarda “heyecanlı kalabalık” olarak işe yarar. Gemiler, Boer savaşına asker nakli için kullanılacaktır. Fakat çürümüş olduklarından Thames’in ağzından fazla uzaklaşamadan içindekilerin tümüyle batarlar. Peachum, şehit askerler için düzenlenecek cenaze törenine katılmakta ısrarlıdır. Törende Fewkoombey diye biri ve diğer pek çok kişiyle birlikte piskoposun vaazını dinler. Vaazın içeriği, İncil’in, borç alınmış parayla tefecilik yapılmasına ilişkin öğütleridir. Bu sırada Peachum ortağını devre dışı bırakmak suretiyle işin doğabilecek ciddi sonuçlarına karşı kendini güvenceye almıştır bile. Ama cinayeti kendisi işlememiştir. Kızı “Şeftali” de pis işlere bulaşmıştır, fakat yalnızca bir hanımefendiye yaraşanlarına; yani zina ve kürtaja. Kürtaj için seçtiği doktorla tanışır ve onun ağzından piskoposun vaazının bir eşini duyarız.

Üç Kuruşluk Opera’da kahraman, Mc Heath, henüz çıraklık yıllarının pek ötesine geçememişti. Roman o yıllara yalnız kısaca değinir. Tüm bu yılları örterek “büyük işadamlarımızın biyografilerini malzeme açısından çok fakir kılan” yarı karanlığa saygı gösterir. Kereste tüccarı Beckett’in, büyük tacir Mc Heath’e dönüşmesinin “Ustura” diye bilinen katil Stanford Sills ile başlayıp başlamadığı konusunda hiçbir fikir vermez. Açık olan tek şey, bu işadamının kanunen temize çıkamamış belli eski dostlarına sadık kaldığıdır. Bu sadakat karşılıksız kalmaz. Dostları Mc Heath’in mağazalar grubunda sonradan rakipsiz ucuzlukta satılan malları hırsızlık yoluyla sağlarlar.

Mc Heath’in işi U-dükkânları üzerine kuruludur, (temelde bağımsız çalışan) dükkân sahiplerinin onun mallarını dağıtmak ve dükkân kirası ödemekten başka bir zorunlulukları yoktur. Bazı gazete röportajlarında Mc Heath “önemli keşfi olan bireysel bağımsızlık dürtüsü”nden bahseder. Bu bağımsız dükkân sahiplerinin zor durumda oldukları doğrudur ve bunlardan bir kadın, Mc Heath ticari nedenlerden ötürü dükkânına mal sevkiyatını geçici olarak durdurduğu için kendisini Thames’e atmıştır. Cinayet kuşkusu belirir, ortada bir suç vardır. Fakat bu suç kesintisiz bir geçişle satirik bir itham haline gelir. İntihar etmiş bir kadının katilini arayan bir toplum, yalnızca sözleşmedeki haklarını kullanmış olan Mc Heath’de bulamaz aradığını. “Küçük Esnaf Mary Sawyer’in Öldürülmesi”, romanın yalnızca merkezini oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda ahlaki dersini de içerir. Kanları emilen küçük dükkân sahipleri, çürük gemilere tıkıştırılan askerler, polis şefi patronlarının adamı olan hırsızlar – romanda, operadaki koronun yerini tutan bu renksiz kitle, iktidar sahiplerine kurbanlarını sağlar. Onlarda pis işlerini bu kitle üzerine uygularlar. İntihara zorlanan Mary Sawyer de, onu öldürmek suçundan, daha ne olup bittiğini anlamadan ipe çekilen Fewkoombey de bu kitlenin içinden çıkmışlardır.

Yeni Bir Çehre

Öndeyişte [prolog] Peachum’un bahçesindeki teneke kulübeyi “mesken” tutan; sondeyişte [epilog] ise “yoksulun parası”nın gerçek yüzünü açığa çıkaran bir düş gören er Fewkoombey, yeni bir çehredir. Ya da bir çehreden çok, gecekonduları ve bodrum katlarını dolduran milyonlarcası gibi “saydam ve yüzsüz” biridir. Çerçevenin iç kenarında yer alıp, resmin merkezini işaret eden gerçek boyutlarında bir figürdür. Resmin orta yerindeki burjuva suçlular toplumunu gösterir. Bu toplumda ilk söz hakkı onundur, çünkü o olmadan kâr edilemez; Fewkoombey öndeyişte bu yüzden yer alır. Ve sondeyişte de yargıç olarak ortaya çıkar, yoksa son sözü söyleyen bu suçlular toplumu olacaktır. Bu ikisi arasında, orada burada sürttüğü altı aylık kısa bir dönem vardır. Fakat bu sırada üstlerince yürütülen bazı işler o denli elverişli gelişir ve o denli büyürler ki, bu altı ay, Fewkoombey’in, “kralın atlı habercisi”nin yetişip kendisini kurtarmasına fırsat kalmadan, asılmasıyla son bulur.

Asılmadan önce, demin de söylediğimiz gibi bir düş görür. Bu, “özel bir suç”un davasının görüldüğü bir düştür. “Bir düş kahramanının zafer kazanmasına kimse engel olamayacağından, dostumuz, kendisine göre gelmiş geçmiş en gerekli, en büyük ve en adil mahkemenin başkanı oluyordu… Aylarca süren düşüncelerden sonra büyük yargıç, ölen askerler için düzenlenen yas töreninde piskoposun söylevine konu olmuş ve çağlardan beri dünyanın çeşitli kürsülerinde dile getirilmiş bir meselin mucidi olan ve kendi düşüncesine göre özel bir suç işlemiş sayılan bir adamla başlatmaya karar verdi duruşmayı.” Yargıç bu görüşünü, meselin sonuçlarını ortaya koyarak ve kendi paraları hakkında ifade vermeleri gereken bir dizi sanığı sorgulayarak temellendirir.

“Peki sizin paranız çoğaldı mı?” diye sertçe sordu başyargıç. İrkilerek “hayır” diye cevap verdiler.

“Peki o (sanığı kastederek) sizin paranızın çoğalmadığını görmedi mi?”

Bu soruya hemen ne cevap vereceklerini bilemediler.

Ama biraz düşündükten sonra aralarından biri öne çıktı; bu, küçük bir Çocuktu…

“Görmüş olması gerekir, çünkü soğukta üşüdük ve yemekten önce ve- sonra aç kaldık. Bak da halimizden bunun belli olup olmadığını anla.”

İki parmağını ağzına soktu ve ıslık çaldı… ve ortaya bir kadın çıktı. Bu kadın tıpkı küçük esnaf Mary Sawyer’di.

Böylesi esaslı bir kanıt karşısında sanığın savunma için avukat tutmasına -“ama bu size uygun biri olmalı,” der Fevvkoombey- izin verilip de bu görevi Peachum üstlenince sanığın suçu daha bir kesinlik kazanır. Suça teşvikten yargılanması gerekir, çünkü yüce yargıca göre, insanlara, bir anlamda para da olan bu meseli vermiştir. Bunun üzerine yargıç, sanığı ölüme mahkûm eder. Fakat gerçekte asılan, düş görenin kendisi olur. Bir an için kafası açıldığında, kendisi ve benzerlerinin kurban gittikleri suçların izlerinin, tarihin ne denli derinliklerine uzandığını anlar.

Mc Heath’in Partisi

Ceza Hukuku ders kitaplarında, suçlular, toplumdışı kişiler olarak tanımlanırlar. Bu, pek çoğu için doğru olabilir. Fakat bazıları için tarih tersini kanıtlamıştır. Bunlar, pek çok kişiyi suçlu durumuna sokmak suretiyle toplumun örnek kişileri haline gelmişlerdir. Mc Heath de bunlardan biridir. Dengi ve hanidir düşmanı olan kayınpederi hâlâ eski okula aitken, o yeni okuldandır. Peachum açık oynayamaz. Açgözlülüğünü aile mefhumunun, güçsüzlüğünü çileciliğinin, şantajcılığını hayır işlerinin ardına gizler. En çok sevdiği şey de bürosuna kaçıp saklanmaktır. Aynı şeyler Mc Heath için söylenemez. Doğuştan bir önderdir o. Sözleri bir devlet adamının sözleri, hareketleri bir işadamının hareketleridir. Ve gerçekten de kalkıştığı işler çeşitlilik gösterir. Bu işler bir önder için hiçbir zaman bugün olduğundan daha zor olmamıştır. Mülkiyet ilişkilerini korumak için şiddete başvurmak yeterli değildir, Mülksüzler arasında çatışma çıkarmak da yetmez. Bunlar zaten çözülmesi gereken pratik sorunlardır. Fakat nasıl bir balerinden dans edebilmesinin yanı sıra güzel olması da istenirse, faşizm de sermayeyi kurtaracak birinden aynı zamanda ahlaki bir değere sahip olmasını talep eder. Zamanımızda Mc Heath gibi bir tipin paha biçilemez oluşunun nedeni budur.

Şaşkın küçük burjuvaların kişilik kavramından anladıkları şeyleri sergilemekte ustadır Mc Heath. Yüz çeşit değişik otorite tarafından yönetilen, art arda gelen fiyat artışlarının oyuncağı, krizlerin kurbanı, istatistiklerin “sıfır”ı küçük burjuva, güvenebileceği birini arar. Kimse küçük burjuvaya hesap vermek istemez, ama biri bunu yapmak durumundadır. Yapabilir de. Bu işin diyalektiği şöyledir: Eğer bu kişi sorumluluk almayı kabullenirse, küçük burjuva da ondan hiç hesap sormayacağına söz vererek minnettarlığını gösterecektir. Hiçbir talepte bulunmayacaktır, “çünkü bu, Bay Mc Heath’e, ona olan güvenimizi yitirdiğimizi gösterecektir.” Baştakinin önderlik niteliği küçük burjuva alçakgönüllülüğünün öbür yüzüdür. Bu, Mc Heath’i her zaman memnun eder. Sahnenin önüne fırlamak için hiçbir fırsatı kaçırmaz. Ve bankerlerin önünde başka, U-dükkânı sahiplerinin önünde başka, mahkemede başka ve adamlarının önünde başka biridir. “Eğer sarsılmaz bir iradesi varsa, insanın her şeyi söyleyebileceğini” kanıtlar. İşte bir örnek:

“Benim görüşüme göre (benim görüşüm ciddi çalışan işadamlarının görüşleridir), devletin başında, olması gereken insanlar yok. Hepsi şu ya da bu partinin adamları, partiler ise bencil kuramlar. Görüş açıları tek yönlü. Partiler üstü adamlara ihtiyacımız var, bizim gibi ticaret adamlarına. Biz mallarımızı fakir zengin farkı gözetmeden satarız. Görünüşüne bakmaksızın herkese bir kilo patates satar, elektrik tesisatını yapar, evini boyarız. Devletin yönetilmesi ahlaki bir görevdir. İşverenlerin iyi işverenler, işçilerin iyi işçiler olmaları, kısaca, zenginlerin iyi zenginler, yoksulların iyi yoksullar olmaları sağlanmalı. Böyle bir devlet yönetiminin geleceği günlere inanıyorum. Böyle bir devlete bağlanabilirim.”

Kaba Düşünce

Brecht, Mc Heath’in tasarımlarını ve diğer pek çok düşünceyi anlatımsal metnin dışında tutmak için, italiklerle belirtmiştir. Bu şekilde eşsiz sayılabilecek bir nutuk ve vecizeler, itiraf ve mazeretler koleksiyonu yaratmıştır. Yalnızca bu bile, kitabın yaşayacağını garanti eder. Burada yazılı olanlar henüz hiç kimse tarafından söylenmemiştir, yine de hep buna benzer şeyler söylenir. Bu bölümler metni kesintiye uğratır: Bu anlamda, bir kitaptaki resimleri andırırlar ve okuyucuyu arada bir yanılsamayı kırmaya çağırırlar. Satirik bir roman için bundan daha uygun bir şey olamaz. Bu bölümlerden bazıları Brecht’in vurucu gücünü borçlu olduğu temel önvarsayımlara güçlü bir ışık tutar. Örneğin bunlardan birinde şunları okuruz: “Öğrenilecek en önemli şey kaba düşünmektir. Kaba düşünme, büyük adamların düşünme biçimidir.”

Diyalektikçiyi inceliği seven biri olarak gören pek çok kişi vardır. Bu açıdan bakıldığında Brecht’in, diyalektiği kendisinin karşıtı olarak üreten, onu içeren ve onu gereksinen “kaba düşünce”ye parmak basışı özellikle önemlidir. Kaba düşünceler, diyalektik düşünme ailesinin üyeleridir; çünkü temsil ettikleri şey teorinin pratiğe uygulanışından başka bir şey değildir: Teorinin pratiğe uygulanışı, bağımlılığı değil. Kuşkusuz eylem de düşünce kadar ince olabilir. Ama düşünce kendini eylemde gerçekleştirebilmek için kaba olmak zorundadır.

Kaba düşünmenin biçimleri yavaş değişim gösterir, çünkü kitleler tarafından yaratılmışlardır. Ölmüş, olanları bile bizim için bir ders içerir. Bu biçimlerden biri de atasözüdür. Atasözü bir kaba düşünce okuludur. “Bay Mc Heath, Mary Sawyer’in ölümünden sorumlu mu?” diye sorar herkes, Brecht bu sorunun yanıtını bölümün başına koyduğu atasözüyle burunlarına sokar: “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.” Başka bir bölümün başlığı da “yumurtaları kırmadan omlet yapılmaz” olabilirdi. Bu, “sefalet konusunda en büyük otorite olan” Peachum’un dilencilik işinin esaslarını düşünüp taşındığı bölümdür.

“İnsanların, dilencilerin sakatlıklarını, onlara para vermeden önce niçin iyice incelemediklerini anlıyorum. Vurdukları yerde iz kaldığına inanıyorlar. Bir adam iş çevirdiğinde başka bir yerde mahvolan başka biri yok mudur? Onlar kendi ailelerini korurlarken, sadece onları düşünürlerken elbet bazı aileler de köprü altına düşmelidir. Kendi saadetleri karşılığında birçok insanın yaralanması, ezilmesi gerektiğine inanırlar. Böyle olunca, inceleme zahmetine niçin katlanmalı? Gözden çıkarılan birkaç kuruş için mi?”

Suçlular Toplumu

Peachum Üç Kuruşluk Opera’dan bu yana palazlanmıştır. Aldanmaz gözleriyle başarısız tasarılarının hatalarını olduğu kadar başarılıların zaferlerini de inceler. Hiçbir perde, en ufak bir yanılsama bile sömürünün kurallarını onun gözünden gizleyemez. Bunlar, bu eski moda, küçük ve yalnız adamın modern bir düşünür olduğunu tasdikler. Burjuva çağının başlarında ortaya atılan insancıl ve hayırsever ideolojilerin bugünün işvereni için ne kadar gereksiz hale gelmiş olduğunu gösteren Spengler’le eş tutulabilecek bir adamdır. Gerçek şudur ki, teknolojideki gelişmeler öncelikle ve en fazla yönetici sınıfların yararınadır. Bu, taşımacılığın modern biçimleri için olduğu kadar, düşünmenin ileri biçimleri için de böyledir. Evet, Beş Paralık Roman’daki centilmenlerin arabaları yoktur, ama gerçek birer diyalektikçidir hepsi de. Örneğin, Peachum kendi kendine katillerin cezalandırıldığını söyler. “Ama insan cinayet işlemeyince de daha beter cezalarla karşı karşıya kalıyor… Beni ve ailemi tehdit eden sefalet hapishaneye düşmekten daha az kötü değil. Buralardaki evlerde yaşamak müebbet hapisten de beter.”

İlk zamanlarında (Dostoyevski’de) psikolojinin ilerlemesine epey katkıda bulunmuş olan detektif romanı, gelişmesinin doruğunda olduğu şu sıralar bir toplumsal eleştiri aracı haline gelmiştir. Eğer Brecht’in kitabı bu tarzı Dostoyevski’den daha esaslı değerlendiriyorsa bunun nedenlerinden biri de şudur: Bu kitapta suçlu yaşamını gerçekte olduğu gibi toplum içinde sürdürür ve toplum da -yine gerçek yaşamda olduğu gibi- onun ganimetlerinden pay alır. Dostoyevski psikolojiyle ilgilenmiş ve insanın içinde gizli olan suçluyu açığa vurmuştur. Brecht ise politikayla ilgilenir ve iş ilişkilerinde gizli olan suçu açığa vurur.

Detektif romanının kurallarına göre burjuva yasallığı ve suç, karşıt iki kutuptur. Brecht’in yöntemi, detektif romanının hayli gelişmiş tekniğini koruyup, kurallarını ise yıkmaktan oluşur. Bu dedektif romanı, burjuva yasallığı ve suç arasındaki ilişkiyi gerçeğe uygun biçimde sergiler. İkincisi, birincisi tarafından onaylanan özel bir sömürü biçimidir. Bazen kolayca birbirlerine dönüşüverirler. Düşünceye dalmış olan Peachum şunları saptar: “Karmaşık ticari işler eski çağlardan kalma son derece basit yollarla çözümleniveriyor… İş, sözleşmeler ve hükümet damgalarıyla başladı, ama işin sonunda yine de bir soygun cinayeti gerekli oldu. Oysa ben, cinayete ne kadarda karşıyım… Ve yalnızca birlikte iş yaptığımızı düşünüyorum da…”

Detektif romanının böyle sınırdaki bir örneğinde bir detektifin olmaması çok doğaldır. Oyunun kuralları içerisinde detektife verilmiş olan meşru düzenin temsilciliği görevi burada rekabet tarafından devralınmıştır. Mc Heath ile Peachum arasında geçenler rakip çeteler arasındaki bir mücadeledir ve ganimeti paylaşmalarını sağlayan noter tasdikli bir centilmenlik anlaşmasıyla mutlu sona ulaşır.

Satir ve Marx

Brecht, içinde yaşadığımız koşulları hukuki kavramlar örtüsünden soyar. Böylece bu koşulların insani içerikleri, gelecek kuşaklara aktarılacak biçimde, çırılçıplak ortaya çıkar. Ne yazık ki, bunun insani olmayan bir görünüşü var gibidir. Fakat bu, satiristin hatası değildir. Görevi yurttaşını çırılçıplak soymaktır. Sırtına yeni giysiler geçirip Cervantes gibi köpek Berganza şeklinde, Swift gibi at kılıklı Houyhnhnm şeklinde veya Hoffmann gibi bir kedi şeklinde sergileyebilir onu; yine de işin özü, ilgilendiği kişiliği tek bir durumda sergilemektir: Giysilerinin ortasında çıplak dururken. Satirist için, yurttaşına ayna karşısında çıplaklığını seyrettirmek yeterlidir. İşi bundan öteye geçmez.

Böylece Brecht de çağdaşlarının giysilerinde ufak bir değişiklik yapmakla yetinir. Bu giysi değişikliği, yalnızca emperyalizmi değil, Marksizmi de yaratmış olan 19. yüzyıl ile sürekliliği sağlamaya yeterlidir. Ve oldukça yerinde sorular yöneltir Marksizm, emperyalizme. “Alman Kayzeri, Başkan Krüger’e telgraf çektiğinde, kimin borsadaki hisseleri yükseldi, kiminkiler düştü?” “Kuşkusuz bunu yalnızca komünistler sorar.” Kapitalist toplumda insanlar arasındaki bulanıklaştırılmış ve aşağılanmış ilişkileri eleştiriyle aydınlatmaya girişen ilk kişi olan Marx, böylece bir satir öğretmeni, hatta neredeyse bir satir üstadı sayılır. Brecht de onun okulundan çıkmıştır. Her zaman için materyalist bir sanat olmuş olan satir, Brecht’le birlikte diyalektik bir sanat haline de gelmiştir. Aydınlanma çağının satirlerinde Fransızları eleştirel gözle inceleyen mandarin ve şahların sırtlarını Konfiçyüs ve Zoroaster’e dayamalarına az çok benzer bir şekilde, Brecht’in romanı da sırtını Marx’a dayar. Burada Marx, genelde büyük yazarların, özelde de büyük satiristlerin kendileriyle konuları arasına koydukları mesafenin boyutlarını belirler. Sonraki nesillerin bir yazara klasik derken sahiplendikleri de hep bu mesafe olmuştur. Gelecek nesillerin Beş Paralık Roman’ın içinden kolayca çıkacağını umabiliriz.

1935

Walter Benjamin, “Brecht’i Anlamak”
Çevirenler: Haluk Barışcan & Güven Işısağ, Metis Yayınları, 4. Basım, Ağustos 2011, İstanbul.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Levinas’ın Bobby’sinden İdris Baluken’in Oko’suna: İnsanlık, Hayvanlık ve Vahşet

Kapat