“Ben nasıl dünyaya geldim?” Psikanalizle yeniden doğuş – Melis Tanık

Doğum, yaşamın başlangıcıdır. Her başlangıç gibi umudu, sevinci, heyecanı, korkuyu, telaşı, kaygıyı ve kaybı içinde barındırır. Aynı zamanda doğum ilk kopuş, ilk ayrılıktır. Yaşamın her evresinde tekrarlanacak, büyümek ve gelişmek için gerekli olan ayrılıklardan ilkidir. Freud’un doğumu bize psikanalizin, bir anlamda da bireyin doğumunu ya da kişinin özne olarak doğuşunu müjdeler. Ben de Freud’un doğumunun 150. yılını kutladığımız şu günlerde onun doğumla ilgili yazılarının bir kısmını derlemek istedim. “Ben nasıl dünyaya geldim?” sorusu erken çocuklukta kafamızı meşgul eden, çözülmesi gereken bir muamma olarak karşımıza çıkar. Bu soru gelecekteki bilme ve araştırma dürtüsünün başlangıcıdır. Psikanaliz süreci de işte böyle bir merakla beslenir, nereden ve nasıl geldiğimize dair duyulan bu merak bize çocukluğumuzun ve bilinçdışının gizemli dünyasının kapılarını açar.

Sigismund Schlomo Freud, 6 Mayıs 1856’da Freiberg’de Yahudi bir aileye doğmuştu (Anzieu, 1959). Schlomo ismini aynı yıl Şubat ayında ölen baba tarafından dedesinden almıştı. Bu babasının ikinci evliliğiydi ve babasının ilk evliliğinden iki çocuğu olmuştu. Sigmund Freud, Jacob ve Amalia Freud çiftinin sekiz çocuğundan ilkiydi. Kendisinden bir sene sonra doğan erkek kardeşi altı aylıkken ölmüştü. Beş kız kardeşi ve bir erkek kardeşi vardı. Sigmund Freud büyüyünce, anne ve babası ona yaşlı bir kadının onun ileride büyük bir adam olacağı konusunda kehanette bulunduğunu anlatmıştı.

Freud orta yaş krizi ve babasının ölümünden kısa bir süre önce başladığı otoanalizi sırasında rüyalarını analiz etmeye başladı. En önemli eserlerinden biri olan Düşlerin Yorumu’nu 1900’de yazdı. Düşlerin Yorumu’nda ayrıntılı olarak yorumladığı “Irma’ya yapılan iğne rüyası”nın çoğul anlamları vardır. Burada Didier Anzieu’nun yaptığı yorumlardan birine dikkat çekmek istiyorum. O, bu rüyanın bir yıldönümü rüyası olduğunu söyler: Freud bu rüyayı 1895 Temmuz’unda görmüştür. Freud’un anne ve babası 1855 Temmuz’unda evlenmişler ve biraz evvel belirttiğim gibi 1856 Mayıs’ında Freud dünyaya gelmiştir. Anzieu’ye göre bu rüya, Freud’un ana rahmine düşüşünün kırkıncı yılını temsil etmekte ve Freud’un psikanalize “gebe kalmak” üzere olduğu zamana denk düşmektedir (Anzieu, 1959). Freud bu rüyayla divandan divana aktarılan bir gelenek olan psikanalizin kurucusu haline gelmektedir.

Freud “bilinçdışına giden kral yolu” olarak tanımladığı rüya analizinin sayesinde, hem kendisinin hem de hastalarının rüyalarını analiz etmeye başlamıştır. Freud rüyaları hastalarının çağrışımlarından yola çıkarak yorumlar. Bununla birlikte rüyalarda evrensel bir takım öğelerin olduğunu ve doğum rüyalarına rastlandığını belirtmiştir. Bu rüyalarda doğum, suya dalmak ya da dar bir yerden geçiyor olmak şeklinde ortaya çıkar (Freud, 1900). Freud (1900), kişilerin rahim içindeki hayata dair bilinçdışı düşlem ve düşüncelerinin, çoğu kişinin diri diri gömülmek korkusunun ve ölümden sonra hayatın olduğuna dair inancın anlaşılmasına ışık tuttuğunu belirtir. Bu doğmadan önceki rahim içi yaşamın tekinsizliğinin sanki geleceğe yansıtılmasıdır. Freud kadınların rüyalarında birinin sudan kurtarılmasının da doğumu simgelediğini söyler. Kadın rüyada bir erkeği kurtarıyorsa bu, kadının o erkeğin annesi olmak istediği anlamına gelir. Ya da kadın bu erkek tarafından gebe bırakılmak ve bu erkeğe benzeyen bir çocuğun annesi olmak istemektedir (Freud, 1922). Dişlerle ilgili olan rüyalar örneğin dişin çekilmesi çoğu zaman mastürbasyon ya da iğdiş edilme korkusu olarak yorumlanırken, Jung bunların kadınlarda doğumu simgelediğini öne sürmüştür. Ernest Jones bunu hem doğumda hem de iğdiş edilmede vücudun bir parçasının tamamından ayrıldığına işaret ederek açıklamıştır (Freud, 1900). Bazı rüyalarda kişi de ja vu hissine kapılır. Freud (1900), rüyayı gören kişinin bu kadar büyük bir inançla daha evvel bulunmuş olduğunu söylediği yerin, ana rahminden başka bir yer olamayacağını söyler.

Rüyalarda olduğu gibi, mitlere de bakıldığında bebeği sudan kurtaran kadın, bebeğin gerçek annesidir. (Freud, 1916). Freud (1939), Musa’nın yani kendi ırkının kurucusunun kökenlerini dolayısıyla kendisinin ve kendi ırkının kökenlerini araştırdığı ve Musa’nın Mısırlı olabileceği iddiasını ortaya attığı eserinde kahramanların doğumuna dair mitlerin ortak özelliklerinden bahsetmiştir. Otto Rank’in Freud’un önerisiyle yazmış olduğu “Kahramanın Doğumunun Miti” adlı eserden yola çıkarak doğum efsanelerinin özellikleri üstünde durmuştur (Freud, 1939). Buna göre: kahraman genelde aristokrat bir ailenin, bir kralın oğludur ve ana rahmine düşmesi kişisel ya da dış nedenler yüzünden zorlukla gerçekleştirilir. Gebelikten önce ya da gebelik sonrasında babasına tehlike arz edeceği için doğumunun gerçekleşmesine karşı bir kehanette bulunulmuştur. Bu yüzden babası ya da babayı temsil eden bir figür tarafından, doğduktan sonra ölüme terk edilir ya da korunaksız bırakılır. İleride kahraman olacak bu bebek genellikle bir kutu içinde suya bırakılır. Yenidoğan, hayvanlar ya da fakir kişiler tarafından kurtarılır, dişi bir hayvan ya da fakir bir kadın tarafından emzirilir. Büyüyünce gerçek anne-babasının kim olduğunu öğrenir. Hem babasından öç alır, hem de büyüklüğü ve şöhreti herkes tarafından tanınır. Bu mitin psikanalitik açıklaması kahramanın babaya karşı çıkarak zafer kazanan kişi olmasıdır, babanın onu istememesine ve terk etmesine rağmen kurtulur. Sudan çıkarılma biraz evvel belirttiğim gibi çoğu rüyada doğumu temsil etmektedir. Burada kutu rahim, su da amniyotik sıvıdır. Erken çocuklukta, çocuk ailesini idealize eder, rüyalarda ve masallarda anne-baba kral ve kraliçe olarak ortaya çıkar. Ödipal çatışmalar ve yaşamda karşılaşılan hayalkırıklıkları yüzünden çocuk kendisini anne-babasından ayırır ve babanın çocuğun gözündeki değeri düşer. Yani psikanalitik anlamda aslında bir aile vardır. Bu ailenin niteliği çocuğun gelişimine bağlı olarak değişir. Çocuğun içine doğduğu ve idealize ettiği aristokrat olan ailedir, zamanla koptuğu ve başta idealizasyonun kırılmasıyla değersizleştirdiği ise fakir olan ailedir.

Rüyalarda ve mitlerde farklı simgeleştirmelerle karşımıza çıkan doğum sürecine duyulan merak aslında çok erken yaşlarda başlar. Çocuğu olanlar ya da çocuklarla vakit geçirenler bilir: Çocuklar bilmeceler karşısında büyük bir heyecan ve merak duyarlar. Bilmecenin yanıtını öğrenseler bile, her seferinde aynı bilmece sorulduğunda aynı hevesle yanıtını verirler. Bu sunumu hazırladığım günlerin birinde, bir kitapçının önünden geçiyordum. Elif Şafak’ın Baba ve Piç adlı kitabı yeni çıkmıştı. Kitabın kapağını görmüşsünüzdür, kitapçının vitrini ortadan çatlamış narlarla doluydu. Ben birden büyük bir heyecanla içimden “çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane” dediğimi fark ettim. Çocukluğumdan beri hafızama kazınmış olan bilmecenin cevabı tam da karşımda duruyordu. Nar bilmecesinin dünyaya gelmeye karşı duyulan merakı çok güzel betimleyen bir metafor olduğunu düşünüyorum. Freud’a göre (1908), çocuklar ben dünyaya nasıl geldim diye sormaya üç yaşlarında başlar ve bu merak genellikle kardeşlerinin dünyaya gelmesiyle ortaya çıkar. Henüz kardeşi olmayan çocuklar da kendilerini diğer ailelerdeki kardeşi olan çocukların yerine koyup aynı merakı duyarlar. Aileye yeni bir ferdin katılmasıyla daha evvel çocuğun üzerinde yoğunlaşmış olan ilgi kardeşine yönelmiş olur. Bu da çocukta anne-babasının artık kendisiyle eskisi gibi ilgilenmeyecekleri korkusunu ve kardeşiyle başta anne ve babası dahil olmak üzere her şeyi paylaşacağı endişesini yaratır. Bunun sonucunda çocuk kardeşine karşı pek de gizlemediği bir düşmanlık hissetmeye başlar. Örneğin içinde kardeşi varken bebek arabasını duvara toslatan ya da hırçın bir şekilde kardeşinin yanağını sıkan çocuklara rastlamışsınızdır. Anneleri tarafından uyarıldıklarında genelde kardeşimi uyutmak için sallıyordum ya da yanağını sıkmadım gibi cevaplar verirler. Kardeşlerine duydukları saldırgan duyguları sevgi gösterisi altında saklamaya çalışırlar. Bu duygular özellikle arada yaş farkının daha fazla olduğu durumlarda iyice gizlenir. Hatta yaşı ilerleyip hala kardeşi olmayan çocuklar diğer ailelerde olduğu gibi bir kardeş istediklerini söylerler.

Biraz evvel belirttiğim gibi çocuk kardeşinin doğmasıyla korku ve endişeye kapılmıştır ve kafası bebekler nereden gelir sorusuyla meşgul olmaya başlar. Bu aslında daha çok bu davetsiz misafir nereden ortaya çıktı sorusudur (Freud, 1908). Çocuk çok fazla ürkmediyse tüm bilginin kaynağı olarak gördüğü anne ve babasının bu soruyu yanıtlamalarını ister. Bazı anne-babalar bu soruyu geçiştirir, çocuğu azarlar ya da “Seni bize leylekler getirdi” gibi yanıtlar verirler. Bu tutum, çocuklar tarafından itiraf edilmese de şüpheyle karşılanır ve ilk kez çocuğun anne ve babasına karşı güveninin yıkılmasına neden olur. Çocuk sorduğu sorunun yasak bir şeyle ilgili olduğunu düşünür ve bundan sonra bu konudaki araştırmalarını yetişkinlerden titizlikle saklar. Freud’a göre bu, çocuktaki ilk ruhsal çatışmayı ortaya çıkarır. Çocuğun içgüdüsel olarak kendisine doğru gelen görüşleri, otoritesini kabul ettiği yetişkinlerin görüşleriyle çatışmaktadır. Bu da çocuğun içinde bir bölünmüşlük yaşamasına neden olur. Yetişkinlerin onayladıkları görüşler baskın ve bilinç düzeyindeki görüşleri, çocuğun kanıt bulduğu fakat onaylanmayan araştırma sonuçları da bastırılmış ve bilinçdışı olanları oluşturur. İşte Freud’a göre nevrozun çekirdeği de bu şekilde ortaya çıkar. Freud (1907), bunun için annesi olmayan bir kızın onbir buçuk yaşında teyzesine yazdığı mektubu örnek verir. Küçük kız mektupta çocukların leylekler tarafından getirildiğine dair şüphesini dile getirmiş, ısrarla teyzesinden çocukların nasıl dünyaya geldikleri konusunda onu aydınlatmasını istemiştir. Freud büyük olasılıkla teyzenin bu soruyu yanıtlamadığını ve kızın bilinçdışında bu sorunun yanıtını kara kara düşünmekten nevroza yenik düştüğünü, sonrasında da bu kıza dementia praecox teşhisi konduğunu belirtmiştir. Freud’un vakalarını incelediğimizde; Küçük Hans’ın at fobisinin kız kardeşinin evdeki doğumundan sonra bebeklerin nasıl dünyaya geldiğine dair sorusunun uygun biçimde yanıtlanmamasıyla tetiklendiğini görürüz (Freud, 1909). Dora’nın analizi sırasında ortaya çıkan ve onu hasta eden babasından çocuk sahibi olma düşlemini de unutmamak gerekir (Freud, 1905). Freud (1920), eşcinsel, kadın hastasının kendisini tren altına atarak öldürme girişimini, kadının babasından çocuk sahibi olma arzusuyla bağlantılandırmış ve bu girişimiyle kendisini cezalandırmış olduğunu söylemiştir. Freud (1920), başka intihar yöntemleri yoluyla da cinsel arzuların hem doyurulduğunu, hem de bu arzular yüzünden kişinin kendini cezalandırdığını belirtmiştir. Bilinçdışında kendini zehirlemek gebe kalmaya, boğulmak çocuk taşımaya, kendini yüksekten atmak ise çocuk doğurmaya eştir.

Freud çocukların cinsellikle ilgili sorularının yanıtlanmasına ve bu konularda aydınlatılmalarına büyük bir önem vermiştir. Bunun yapılmamasının çocuğun bağımsız şekilde düşünmesini engelleyeceğini söyler (Freud, 1907). Bu sorular yetişkinler tarafından yanıtlanmadığında çocuklar büyük bir gizlilik içinde bu yanıtları bulmaya çalışırlar. Bu araştırmaların sonucunda hakikatler son derece çarpıtılmış ve doğru olmayan şeylere karışır. Bütün çocuksu cinsellik kuramlarının temelinde bu vardır. Çocuklar cinsellikle ilgili meseleleri diğer çocuklarla konuşurlar fakat bu onların suçluluk duymasına ve cinselliğin utanılacak ve tiksinilecek bir şey olduğunu hissetmelerine neden olur. Çocukların çoğu bundan sonra cinsellikle ilgili sorulara uygun şekilde yaklaşamazlar. Freud, çocukların on yaşına basmadan okulda cinsellik üstüne eğitim almalarını, bu eğitimde insanların ve hayvanların doğasının benzerliğine dikkat çekilmesini önerir. Cinsel aydınlanma, adım adım okulda ve çocuğun yaşına uygun şekilde yapılmalıdır.

Freud (1905), “Cinsellik kuramı üstüne üç deneme”de çocukların doğumla ilgili kurdukları çocuksu kuramlardan bahseder. Çocuklar gözlemlerine dayanarak bebeğin annenin karnında büyüdüğünü fark ederler. Bebek annenin karnına nasıl konmuştur ve nasıl büyür sorusu kafalarını karıştırır. Bu noktada nar metaforunu tekrar hatırlayalım. Nar da tıpkı annenin karnı gibi şiştir. Çocuk annenin içinde taşıdıklarına karşı büyük bir merak duyar. Freud’dan sonra gelen Melanie Klein, çocuğun annesinin karnının içindeki zenginliklere duyduğu merakı epistemofilik dürtü olarak tanımlar. Klein çocuklarla yaptığı klinik deneyimlerinden yola çıkarak, çocuğun annenin karnında bebekler, babanın penisi ve dışkılar olduğunu düşlemlediğini söyler. Tıpkı içinde onlarca tane barındıran narlar gibi…. Size üç yaşındaki bir erkek çocuğun bu konudaki merakını nasıl dile getirdiğini anlatmak istiyorum. Bu çocuk komşusunun gebe olduğunu biliyordu. Komşu kadın gebeliğinin son aylarındaydı ve dolayısıyla karnı oldukça belirgindi. Bir gün sokakta yürürken bu erkek çocuk onun eteklerini havaya kaldırmış ve sabırsızlıkla hani nerede bu bebek, ne zaman gelecek diye sormuştu.

Annenin gebeliği sırasında, çocuklar bu süreçte babanın üstlendiği rolü kavramakta da güçlük çekerler (Freud, 1908). Tam babanın penisinin annenin içine annedeki bir oyuk aracılığıyla girdiğini düşünecekleri noktada annenin de penise sahip olduğu düşüncesi bu düşünceden vazgeçmelerine neden olur. Çocukların bu dönemde yenilen bir şey yüzünden bebek sahibi olunduğunu yani ağız yoluyla döllenme olduğunu düşündükleri gözlemlenir. Ayrıca, çocuklar vajinanın varlığını sezinleyememeleri sonucunda bebeklerin dışkılar gibi bağırsaklar yoluyla dışarı atıldıklarını yani anal yolla doğduklarını düşünürler (Freud, 1905). Bu kuram, erkek çocukların da aynı şekilde çocuk sahibi olabileceklerine inanmalarını sağlar. Daha sonraki yıllarda bebeklerin annenin “memesinden, Kırmızı başlıklı kız hikayesinde olduğu gibi göbeğinden kesip çıkartılarak, ya da göbek deliği yoluyla” dünyaya geldiklerini düşünürler. Çocuklar, on onbir yaşlarında, doğru bilgiye sahip arkadaşlarından sorularının yanıtlarını öğrenirler, fakat bu bilgiler geçmiş çocukluk kuramlarının tekrar uyanmasıyla çok da gerçek olmayan bilgilere karışır. Tüm bu hummalı düşünme ve şüphecilik ilerideki entelektüel uğraşının ilk örneğidir. Burada uğranılan ilk başarısızlık çocuğun geleceğini kötü yönde etkiler. Bunun örneklerine daha önce değinmiştim.

Bu noktaya kadar, Freud’un doğum rüyaları ve simgeleştirmelerinin yanı sıra çocukların doğumla ilgili cinsellik kuramlarına dair yazdıkları üstünde durdum. Psikanaliz sürecini de aslında bir gebelik ve doğum sürecine benzetebiliriz. Freud doğum rüyası gören bir hastasıyla bu rüyayı yorumlamaya çalışırken hastası ona tedaviyle kendisini tekrar doğmuş gibi hissettiğini söylemişti (Freud, 1900). Bu da akla şu soruları getiriyor. Gebelik ve doğuma benzeyen bu süreçte analist ve analizan nasıl konumlanır? Dünyaya gelen kimdir ya da nedir ve nasıl dünyaya gelir? Gebe kalan ve doğuran analist midir? Eğer öyleyse, analisti kim gebe bırakmıştır? Analist tarafından doğrulan analizan mıdır? Analizan hem doğrulan hem gebe bırakan mıdır? Yoksa analizan analist tarafından mı gebe bırakılmıştır? Analist hem gebe bırakan hem de doğuma yardımcı olan mıdır? Bu gerçekten ikili bir ilişki midir? Yoksa başka kuramcıların belirttiği gibi analist-annenin hayalinde babanın hep var oluşu ve psikanalitik çerçevenin mevcudiyeti bu ilişkide ilkel bir üçgenleşmeye, bir çoğulluğa mı işaret eder? Bu da bu sorulara ek olarak farklı şekilde kurgulanmış soruları ortaya çıkaracaktır. Bu soruların yanıtlarının her analist-analizan ikilisinin kurduğu ilişkiye bağlı olarak ve o ilişkinin içinde değişebileceğini düşünüyorum. Analistin konumu ilişki içinde dinamiktir, aktarım ilişkisi içinde analistin konumunun niteliği bazen bir seans içinde bile bir andan diğerine değişebilir. Analist ve analizan, anlam arayışı içinde duygular, düşünceler ve düşlemler, söylenenler ve söylenmeyenlerle gebe bırakan ve gebe bırakılanlardır. Analist aynı zamanda doğuma yardımcı olan ebe ya da doktordur.

Psikanalitik süreç bir umutla başlar ve bu sürecin sonunda doğumun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini farklı etkenler belirler; kuşkusuz bu sürecin sonunda düşük de bir olasılıktır. Yeniden doğuşu mümkün kılan, analist ve analizanın kişisel özelliklerinin yanı sıra analist ve analizan çiftinin kurduğu ilişkideki uyum ve anlama isteğidir. Analist, ilk seanstan hatta ilk telefon konuşmasından itibaren bir bilmeceyle karşı karşıyadır. Analizan, kendi içinde barındırdığı bilmeceyi bu süreçte hem ona eşlik eden hem de zaman zaman yorumlarıyla yol gösteren analistiyle birlikte çözmeye çalışır. Analist ve analizan arasındaki ilişki, ana rahmindeki bebeğin tutunma ve annenin de doğacak bebeğini tutma isteği kadar hayati bir bağdır. Bu bağ kurulmadığı sürece en parlak yorumların bile çok fazla bir değeri olmayacaktır. Analiz süreci, bir seanstan diğerine ayrılıklar ve kavuşmalarla devam eder. Seanslar el sıkışarak başlar ve el sıkışarak biter. Yani tutarak ve tutunarak.

Çoğumuz analitik bir psikoterapi ya da analiz sürecinin bir parçası olmadan bilinçdışının hayatımızdaki kuvvetli etkisinin farkına varmayız. Kişinin kendi bilinçdışının tezahürlerini keşfetmesi analistinin sağladığı analitik ortamdaki çalışma süreci ve kişinin kendisini serbest çağrışıma bırakmasıyla olur. Psikanaliz süreci kişinin kendisini tüm yönleriyle bir bütün olarak keşfetme ve hayatı anlamlandırma çabasıdır. Bu sürecin en önemli çıkış noktalarından biri de kişinin dünyaya nasıl geldiğine ve kimler tarafından getirildiğine dair duyduğu meraktır. Ve herkesin doğum hikayesi farklıdır. Nasıl bir anne ve babanın çocuğuyum? Nasıl bir kadın ve erkeğin çocuğuyum? Annem ve babam beni isteyerek mi dünyaya getirdiler? Annem nasıl bir gebelik geçirdi? Doğum kolay mı oldu, zor mu, vaktinde mi, erken mi, yoksa geç mi doğmuşum? Normal yollarla mı doğdum, sezaryenle mi? Kim nerede doğurttu beni? Kaçıncı sırada dünyaya geldim? Düşükler oldu mu? Bütün bu soruların yanıtları ile bu yanıtlara dair düşlemler, kişinin hayatını umulmadık şekilde etkiler. Kişi hayata nasıl geldiğinin yanı sıra hayatta kendisini nasıl var etmek istediğini de sorgular.

Psikanaliz süreci içinde, kişinin tarihi bir anlamda tekrar yazılır. Serbest çağrışım sayesinde çocukluk anıları canlanır, şimdiki zaman geçmişin ışığında, çocukluk anıları ise bir yetişkinin bakış açısından tekrar anlamlandırılır. Kişinin erken çocuklukta kurmuş olduğu ilişkiler analizde tekrar ortaya çıkar. Bu ilişkiler sadece geçmişe dair anılarla değil, analiz ilişkisi içindeki tekrarlar sayesinde hatırlanılır ve derinlemesine çalışılır. Aktarımın bu şekilde ortaya çıkıp, gelişmesi ve yorumlanması sonucunda kişinin eski aşk nesneleriyle olan güçlü ilişkisi yavaş yavaş çözülür. Böylelikle kişi içsel nesnelerinin hakimiyetinden kurtulur ve kendisi de bir özne olarak var olmaya başlar. Bütün bunları dinleyip “peki ama analiz nasıl biter ve sonunda ne olur, yeniden doğmak yepyeni bir insan mı olmaktır?” diye sorabilirsiniz. İşte bu noktada ben de sizi bir bilmeceyle bırakmak istiyorum. Ama ipucu vermeden değil… Sorunun yanıtı sizin kendi analizinizde saklı!
Referanslar:

Anzieu, D. (1959). Freud’un Otoanalizi ve Psikanalizin Keşfi. Metis Yayınları: İstanbul.
Freud, S. (1900). The dream work: Sections (D) – (I). SE 5.
Freud, S. (1905). Fragment of an analysis of a case with hysteria. SE 7.
Freud, S. (1905). Three essays on the theory of sexuality. SE 7.
Freud, S. (1907). On the sexual enlightenment of children. SE 9.
Freud, S. (1908). On the sexual theories of children. SE 9.
Freud, S. (1909). Analysis of a phobia in a five-year-old boy. SE 10.
Freud, S. (1915). Introductory lectures on psychoanalysis : Part II. Dreams. SE 15.
Freud, S. (1920). The psychogenesis of a case of homosexuality in a woman. SE 18.
Freud, S. (1922). Dreams and telepathy. SE 18.
Freud, S. (1939). Moses and monotheism: Three essays. SE 23.

Yorum yapın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Önceki yazıyı okuyun:
Geleneksel İsveç Halk Müziği, Erik Ask Upmark ve Anna Rynefors ‘Dram’

Kapat