Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların Ticareti ve Küresel Kapitalizmin Yıkıcı Yapısı -Colin Todhunter

GDOKapitalizm, işleyişi itibariyle, doğasında var olan krizlerin yönetilmesine dayanır. Kapitalizm aynı zamanda, kârın maksimize edilmesine, piyasadaki rakiplerin mağlup edilmesine, genel giderlerin azaltılmasına ve ödenmesi gereken ücretlerin düşürülmesine dayanır. ABD, 1960’larda ve 1970’lerde, diğer ülkelerde gelişip, artış gösteren rekabet karşısında, daha ucuz yabancı iş gücünden faydalanarak, maliyetleri aşağıya çekmek üzere imalat sanayi ürünlerini dışarıda üretmeye başlamıştır. Diğer ülkeler de ABD’yi izlemişlerdir. Üretimde makileşmeye geçiş döneminde birçok el sanatları da kaybolmuştur. Daha fazla üstünlük sağlamak ve ücretlendirmeyi baskı altına almak amacıyla sendikal örgütlere ve sosyal yardın kuruluşlarına saldırı yapılmıştır. Soruna bu şekilde çözüm yolu bulunmuştur. Ya da, öyle sanılıyordu.

Aslında soruna çözüm bulunmamıştır. Çalışanların ücretlerinde durgunluk veya düşüş meydana gelmesinin ve işsizlik oranının yükselmesinin yanında ürünlerin satışa sunulduğu piyasa da tehdit altındadır. Halkın elinde yeni ürün alacak kadar yeterli parasal alım gücü bulunmuyorsa, o halde elde ne gelir?

Yeni sorunlar karşısında, yeni “çözüm yollarının” bulunmasına gereksinim duyulmuştur. Şöyle ki; kredi verilmesi suretiyle vatandaş borçlandırılmış ve borca batmış bir toplum oluşturulmuştur. Toplumsal olaylara böylesi bir çözüm bulma yolu, şüphesiz finans sektörü yatırımcılarına büyük fırsatlar sunmuştur. Bankacılık çevrelerinde her türlü finansal türev kâğıt ve ürün yaratılmış, piyasaya sunularak halka arz edilmiş, yeniden üretilip, paketlenerek halka satılmıştır. Böylece piyasada canlılık yaratılmış ve sonunda şişirilen borç balonu da patlamıştır. Bu sefer “çözüm yolu” olarak karşılıksız para basılmış, bankacılık kuruluşlarının kayıpları karşılanmış ve mevduat bankacılığı yapmaları için yeniden kredi vermelerinin yolu açılmıştır. Neoliberalizm uygulamalarının olduğu yıllarda, ülkelerin içine düştüğü borç sarmalı ve bankacılık kuruluşlarının kurtarılması sonucunda, devletin kasasında meydana gelen büyük uçurum ile birlikte, yaşamakta olduğumuz ekonomik kriz finans sektörü tarafından – “kemer sıkma” politikasıyla kamu varlıklarının yağmalanması da dâhil – uzun vadeli borçlandırma yapılarak diğer devletler üzerinde kontrol sağlama fırsatı haline getirilmiştir.

Yöresel demokrasi, uluslararası nüfuz sahibi finansal kuruluş ve güç sahibi kurumlar tarafından küresel düzeyde gasp edildiğinden dolayı, “küreselleşme” kisvesi altında geleneksel tarım çalışmaları ve bölgesel ekonomik faaliyetlerde “yapısal olarak yeniden düzenleme” yapılmış ve çiftçiler arazilerinden göç edilmeye zorlanmıştır. Tek bir ürün ihracatına dayalı politika uygulamasına geçilerek, borç ödemek üzere yabancı döviz kazanmaya teşvik edilmiş, yüksek düzeyde su gerektiren kimyasal ürünlere dayalı endüstrinin ihtiyacını karşılamak üzere baraj inşa edilme yoluna gidilmiş, daha fazla borçlandırma yapılmış, halk bağımlı kılınmış ve gıda sanayinin kendileri açısında istenmeyen alanlara kayılmasının önüne geçilmiştir. Göçe zorlanan insanlar hızla gelişen, nüfusu fazlasıyla kalabalıklaşan büyük şehirlerde geçimini sağlamak üzere, şayet şanslı günündeyseler, çalışma şartları kötü de olsa büyük bir iş merkezinde veya bir çağrı merkezinde birkaç dolar kazanmak üzere geçici bir iş bulma imkânı kapitalizmin “ekonomik mucizesi” olarak sunulmuştur.

New York Üniversitesinde bilimsel araştırmalar yapan Antropoloji ve Coğrafya Profesörü David Harvey’in belirttiği gibi, kapitalizmin yaratılmasına sebep olduğu ve çözüm yolu bulunmayan sorunlar sistem tarafından yalnızca başkalaştırılmıştır. Bu durum, ABD’nin, Hindistan’daki tarımsal ürünlerin ticaretinde oynadığı rol kadar, başka hiçbir alanda açıkça belirgin değildir. Teknoloji Enstitüsünden Jeffrey M Smith’ göre ABD açısında, siyaset sahnesinde Rusya, Çin ve AB ülkeleriyle uğraşmak yerine, GDO’lu ürünlerin küresel düzeyde ticaretini yapmak beklemediği kadar kolay olmuştur. Ancak, Hindistan’da enerji sektöründe açılım yapılmasına karşı yaptırım uygulanmakla birlikte, ABD’nin Hindistan’daki tarımsal ürün ticareti ve perakende devi şirketlerinin ticari faaliyetleri sonucunda Tarımda Bilimsel Anlaşmaların seyrine aktif olarak şekil verilmiştir.

GDO’lu ürünler Hindistan’da tarımsal olay haline gelmeden önce, ABD’nin gerçekleştirdiği “yeşil devrim” olmasaydı, tarımsal ticari faaliyetlerden doğan sorunlara gerçek anlamda çözüm bulunmayacağı çok açık olarak anlaşılmaktadır. Hindistan da İngilizce yayınlanan Deccan Herald gazetesinde çıkan son makalesinde, köşe yazarı Guatam Dheer, “Pencap’ta tarımsal faaliyet yürüten çiftçiler (“yeşil devrimin” posterlerde yer alan ilk çocukları) kaçınılmaz olarak krizle karşı karşıyadırlar. Haşereye karşı ilaçlanma dönemi kansere neden olmakta, ekin mahsulü veriminde düşüşlerin olmasına ve yer altı suların kısa zamanda tükenmesine yol açmaktadır” şeklinde analiz yapmıştır. Adaptasyonu yapılan model sürdürebilir değildir. Pencap’ta olup bitenler, Hindistan’da ve aynı alanda söz konusu olabilecek diğer ülkelerdeki kimyasal tarım konuları buzdağının ancak görünün yüzünü göstermektedir.

Şimdilerde ise öne sürülen argüman, tarımsal ticari faaliyetlerde, GDO’lu ürünlerin üretilmesiyle ortaya çıkan sorunlara, üretim konusunda patent olma ve tekel oluşturma temelinin atılmasıyla doğan sorunlara gerçek çözüm bulunmaz şeklindedir. Business Standard E-paper’de çıkan bir raporda pamuk (Bt Cotton) üretim faaliyetinde elde edilen ürün verimi son beş yıllık dönemin düşüş seviyesine indiği belirtilmektedir (GDO’lu ürünler yeşil devrimin ikinci devresini temsil eder). Hindistan 2002 yılında pamuk üretimini onaylamış ve beş yıllık bir sürede üretimi dramatik bir şekilde artırmıştır. Ancak, Washington Üniversitesinde (St. Louis) Antropoloji ve Çevre Araştırmaları Profesörü Glenn Davis Stone üretimde kaydedilen gelişmenin büyük oranda pamukla (Bt Cotton) ilgili olmadığını belirtmiştir.

Daha da önemlisi, pamuk üretimi ön plana çıkalı beri, bölgedeki ürünlerin verim düzeyi giderek daha da kötüleşmiştir. Business Standard’a çıkan makaleye göre pamuk kurtların kullanılan haşere ilaçlarına karşı direnç geliştirdiği anlaşılmaktadır. Business Standardda çıkan makalede Monsanto’lu çiftçiler sözcüsünün esas itibariyle dile getirdiği konu, pamuk kurtlarının kullanılan ilaca karşı direnç geliştirdiğine daha önce de tanık olunmuştur. Profesör Stone ise pamuğunun (Bt cotton) bölgeye gelmesiyle birlikte çiftçiler püskürme yoluyla daha fazla sulama yapmak istemediklerini dile getirmiştir.

Çiftçilerin yapmak zorunda kaldıkları şey, kendilerine verilen tohumları ekmek ve düzenli olarak sulamak olmuştur. Çiftçiler, mademki genetiği değiştirilmiş tohumlarda görülen haşere kullanılan ilaca karşı dirençli bir özelliğe sahiptir, o halde büyük tutarlarda paramızın haşereye karşı kimyasal ilaç alımında harcamamız gerekmezdi şeklinde açıklama yapmışlardır.

Genetik değiştirme sektörü tarafından öne sürülen temel dayanak; “çiftçilerin geri kalmış geleneksel uygulamaları yıllardan beri değiştirilmeye çalışılmıştır. Şimdiden itibaren yapılması gereken tek şey çiftçilere sihirli GDO tohumlarını vermektir” şeklinde olmuştur.

Son zamanlarda itiraz sesleri yükselmiştir. Profesör Stone, Monsanto’lu çiftçilerin sözcüsüne dayanarak, büyük kabahat aynı zamanda Hintli çiftçilerden kaynaklandığına işaret etmiştir. Business Stabdard’a çıkan makalede çiftçilerin sözcüsü, pamuk kurtlarının ilaca karşı direnç kazanmasını sağlayan faktörlerden birisi de “bitki ekim sınırına” dikkat edilmemesi olmuştur. Biyoteknoloji ile elde edilen “yanlış” tohumu kullanmak da işin diğer bir yanı olmuştur.

Soruna karşılık, biyoteknoloji sektörü tarafından verilen cevap,“düşüş gösteren verim konusunda mücadele vermek için, direnç kazanmış olan pamuk kurtlarıyla baş edebilmek üzere, yeni teknolojiden faydalanmak amacıyla sürekli araştırma-geliştirme çalışmalarının yapılması gerekmektedir. Tohumların genetiğini değiştirme sektörü tarafında yapılacak yenilikler yüksek verim elde etmenin garantisi olacaktır” şeklinde olmuştur. On yıl önce de söylenen aynı şey değil miydi? Bu aslında büyük bir aldatmacadır.

Profesör Stone, 2007 yılının 8. ayından sonra verimde düşüş yaşanmaya başlandığını söylemektedir. 2006 yılının 7.ayından sonra çiftçilere sunulan melez tohumların sayısı 62’den 131’e ve daha sonra 274’e yükselmiştir. 2009 yılının 9.ayına gelindiğinde melez tohum sayısı 522’e yükselmiştir. Buna rağmen çiftçilerin elde ettiği ürün veriminde devamlı düşüşler yaşanmıştır. İzlenmesi önerilen yol, galiba, yine aynı sonuca varacaktır.

Teknolojik başarısızlık olması halinde, başarısızlığın yaşandığı alana daha fazla yoğunlaşarak, en azından belirli kısa bir zamanda meydana gelmiş ise, her zaman telefi etme olanağı vardır. Hindistan yönetimi, geçen süre içerisinde, Maharasthra bölgesinde olduğu gibi, pamuk üretiminde düşüş kaydeden çiftçilere tazminat ödemek suretiyle, ABD tarımsal üretim işletmelerine mali destek sağlamıştır. Hindistan yönetimi ve Batılı tarımsal işletmeler kurumsal kontrolü sağlamak amacıyla hareket geçmek için anlaşmışlarsa, çiftçilerin bu işten kurtulmanın çok az şansı vardır. Kontrol mekanizmasını elden kaçıran çiftçiler, iktidarı ellerinden alan ABD tarımsal işletmelere sonsuza kadar bağımlı kalabilirler.

Kapitalizmde genel bir kural olarak, özel mülkiyet tarımsal işletmelerinde kısa vadede gelir elde edilmesi amaçlanır. Kapitalizmin Hindistan’daki yağmacı şirketleri işin yalnızca yönetim boyutuyla ilgilenmişler, genetik mühendislik çalışmaları ve ürettikleri kimyasal ürünlerin girdilerini dikkate alarak, Hindistan’ın geleneksel tarım uygulamalarında ve bölgesel ekonomisinde yıkım yaratarak, sebep oldukları krizden faydalanmaya bakmışlardır. ABD tarımsal işletmelerin faaliyetleri, kapitalizmin doğası gereği ve işleyiş mantığının bir parçası olarak bir kriz yaratmadan diğer bir krize yönelmeye elverişli bir şekilde tasarlanmıştır. Kriz yaratma işi “yenilik yapma” veya “araştırma-geliştirme” bayrağı sallamanın arkasında gizlenerek yapılmaktadır.

Hem kendimize yıkım getirecek ve hem de doğal çevre üzerinde tahribat yaratan bu tarzdaki veya başka türlü biyoteknoloji alanındaki gelişmelerle doğa üzerinde hüküm sürmeye çalışmamızdan dolayı, yapılan her yeni bir düzeltme, yeni bir teknolojik uygulama, haşereye ve zararlı otlara karşı mücadelede kullanılan her bir yeni kimyasal madde, genetiği değiştirilmiş organizma alanında yapılan her bir yenilik sonucunda doğayla uyumlu yaşam sürme imkânından mahrum kalıyoruz.

Bütün bu çalışmalar kazanç elde edici faaliyetlerdir. Aslında önemli olan da kazanç elde etme düşüncesidir. İşin içinden çıkılmaz bir durum yaratmak ve sürekli var olan krizi yönetmek marifetiyle (aka “yeniliği” ve sonu gelmez yeni teknolojik ilerleme dalgasıyla çiftçiler bombardımana tutulmuştur), kurban gidenlere suçlama getirerek para kazanma imkânı vardır (bu durumda çiftçiler suçlanmıştır). Hindistan’daki durumda hepimizin çıkarması gereken bir ders vardır: Başkasının acı çekmesi üzerinden her zaman iyi para kazanılmaktadır.

Sonuç itibariyle, kapitalizmin ne olduğu orta yerde durmaktadır: Para kazanmak amacıyla, Hint halkının dikkatini canlı tutacak şekilde, yeni bir “mucizevî” ürün dalgası yaratılarak, planlı olarak yıkım yapılmıştır. Daha önceki ürünlerin iktisadi değerinde kayıp meydana getirilmiş, Hindistan geleneksel tarım uygulamaları kökünden değiştirilerek, üretimi yapılan kimyasal maddelerin kullanılacağı şekilde ve genetik mühendislik çalışmalarının imajı da dikkate alınarak tarımsal faaliyetler yeniden düzenlenmiştir.

Kapitalizm, sebep olduğu sorunlara çözüm yolu getirmez, yalnızca başkalaştırır. Büyük bir aldatmacanın parçası olarak, yaratmış olduğu sonu gelmez krizler üzerinde para kazanmaya ve toplumda hayal kırıklığı yaşanmasına yol açan yeni teknolojiyi parlak bir başarı olarak sunmaya çalışır.

Colin Todhunter
Çeviren: Nizamettin Karabenk
Global Research.ca, Şubat 2013

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Fırtına yaklaştıkça korkum, sıkıntım da artıyordu” – Lev Tolstoy

Batıya doğru ilerleyen güneşin yandan düşen kızgın ışıkları, ensemi, yüzümü dayanılmayacak kadar yakıp kavuruyor, arabaların kızmış olan yanlarına el değdirilmiyordu....

Kapat