İlk atom bombasının öncüsü ve Manhattan Projesinin mimarı ünlü fizikçi J. Robert Oppenheimer, 16 Temmuz 1945 günü New Mexico çölünde dalgın dalgın yürümektedir. Önüne ters dönmüş bir kaplumbağa çıkar, onu alır ve düzeltir. Sonra usulca mırıldanır: Hiç olmazsa bunu yapabildim. O gün ilk atom bombası denemesi başarıyla sonuçlanmış, patlama sonucu nükleer çağ başlamıştır. Oppenheimer’in karşısına çıkan kaplumbağa patlamanın sıfır noktasından kilometrelerce uzaklıktaki yerinde bombanın şok dalgasına maruz kalmıştır. Atom mantarından yayılan ışık tüm çölü aydınlattığında Trinty (Kutsal teslis) adlı ilk projenin yöneticisi Kennet Bainbridge sabah karanlığında yayılan ışığa bakıp elinde olmadan; “îşte şimdi hepimiz orospu çocukları olduk” demiştir, çevresindekilere. Oppenheimer ise anılarında Bhagavad-Gita’dan şu dizeyi tekrarladığım söyler; “Dünyaları parçalayan/ ölüm oldum ben.”
Denemenin üstünden üç hafta geçer. Günlerden 6 Ağustos’tur. Saat 08:15. Yaratıcılarının “Little Boy” (Küçük Oğlan) adını verdikleri ilk bomba aydınlık bir sabahta yerden 8 bin metre yükseklikten Hiroşima göğüne bırakılır. Bomba atıldıktan 43 saniye sonra Shima Hastanesinin üstünde patlar. Patlama gözleri kör eden bir ışıkla başlar. Sıcaklık 2000-3000 derecelik termal dalgalar halinde yayılır. Saatte 640 ila 960 kilometre hızla yayılan rüzgârlar büyük bir mantar bulutu oluşturur. Mantar bulutuyla dağılan gama ışınları ve nötron taneleri hücrelerini parçalar insanların, sonra atmosfere karışırlar. Yağmura dönüşüp ölüm olurlar. “Kara yağmurlar” der insanlar onlara.
Sakin Ağustos göğünün altında bulutun taşıdığı ölüm 70 bin kişiyi kavuruverir ilk anda. Ardından 70 bin kişi de yara ve yanıklar içinde kıvranarak ölür birkaç gün içinde. 350 bin kişilik Hiroşima’nın tamamına yakınını yakan yıkan, sakinlerini kömürleşmiş, kavrulmuş, kanayan, çürüyen, kokan insan yığınına dönüştüren bombadan üç gün sonra bu kez “Fat Man” (Şişman Adam) Nagazaki kentini yerle
bir eder. Ölü sayısının 67 bin olduğu tahmin edilmektedir.
Hiroşima ve Nagazaki’de yollar ne kadın, ne erkek, ne çocuk oldukları anlaşılmayan bomba kurbanlarıyla doludur. Bunların tüm bedenleri, derileri yanmış, kavrulmuştur. Kanayan ve kokan bir et yığınına dönüşmüştür insancıklar. Hemen ölenler daha şanslıdır, geride kalanlar acılar içinde kıvranarak giderler. Daha sonranın barış eylemcisi Japon askeri hekim Shuntara Hida’nın anlattığına göre, bazıları su… su… diye yalvarmakta bazıları çığlık atmaktadır. Su diye inleyenler bazen bir yudum içtikten sonra oracıkta ölürler.
Amerikalı gazeteci John Hersey, “Bay Tomato” diye anlatır, “kumsalda kadınlı erkekli yirmi otuz kişilik bir kalabalık buldu. Sandalını kıyıya yanaştırdı, atlamalarını söyledi. Kıpırdayan çıkmayınca, yerlerinden kalkamayacaklarını anladı. Uzandı, bir kadını ellerinden yakaladı, ama kadının derisi bir eldiven gibi çıktı elinden”. Hiroşima’da plütonyum bombasının patladığı sıfır noktasından 250 metre uzaklıkta, bombanın ısı etkisiyle kavrulmuş bir insanın merdivenlere vurmuş gölgesi durur hâlâ. Gidenler şimdi var olmayan birine ait o gölgeyi, o bir tür röntgeni içleri titreyerek seyrederler. Hiroşima halkı patlamanın sıfır noktasına yapılan anıta bir çığlık kazımıştır: Hiroşimalar Olmasın!. Dünyanın tüm namuslu ve kardeş insanları katılır bu çığlığa. Ama insanlık kapitalizmin vahşi egemenliği sürdükçe Hiroşimaları yaşamaya devam etmektedir; Saygon’da, Halepçe’de, Kabil’de, Felluce’de, Bağdat’ta…
Japonya’da bombanın etkisi bugün de devam ediyor. Japonlar Hibakusha (Hibakuşa-Işın yiyen adam) diyorlar radyasyonun etkisini bugüne taşıyanlara. Japonya’da 400 bin Hibakuşa vardır günümüzde. Nazım, Japon Balıkçısı şiirinde onlardan birini anlatır. Sevdiğine; “badem gözlüm beni unut/üstümüzden geçti bulut” diyen birini. Ve bir Japon balıkçısının ağzından; “Bu gemi bir kara tabut/ Badem gözlüm beni unut/ Çürük yumurtadan çürük/ Benden yapacağı çocuk/ Bu gemi bir kara tabut/ Bu deniz bir ölü deniz/ İnsanlar ey nerdesiniz?/ Nerdesiniz?” diye haykırır.
Hiroşima’yı bombalayan uçağın kaptan pilotu Paul Tibbets, üstlerine her şeyin normal olduğunu, görevin yerine getirildiğini bildirirken, yardımcısı Robert Lewis aşağıya bakıp; “Allah’ım biz ne yaptık” diye yazmıştır önündeki deftere. Ama ABD hükümeti ne yaptığını iyi bilmektedir. ABD Başkam Truman anılarında her ne kadar bombayı savaşı bir an evvel durdurmak için attıklarını söylerse de, gerçeğin yüzü farklıdır. Bomba gelişen sosyalizme ve yükselen özgürlük savaşlarına karşı bir şantaj unsuru olarak ve bu gelişmeyi durdurmak amacıyla kullanılmıştır. Ve gerçekte Soğuk Savaş’ın pimini çekmiştir. Böylece nükleer silahlanma yarışı başlamıştır. Yalnız canlıları yok eden, binalara ve yapılara zarar vermeyen nötron bombasına ve Yıldız Savaşları Projesi’ne götüren yoldur bu.
Bilimsel-teknolojik buluşların pek çoğu askeri amaçlıdır. Ancak geliştirilen teknolojiler daha sonra askeri amaç dışında da kullanılmaya başlanmıştır. Yeni yüzyılın iletişim mucizesi internet ve elektrik üretmek amacıyla atom reaktörleri kurulması bu tür sonuçlardandır. Atom bombasına ve oradan nükleer reaktörlere götüren yol uranyum elementinin 1789 yılında Berlinli bir kimyacı tarafından keşfi ile açılmış oldu. Bunu yaklaşık yüzyıl sonra Fransız bilimci Becquerel’in radyoaktiviteyi keşfi izledi, iki yıl sonra Polonya asıllı Fransız bilim kadını Marie Curie ve eşi Pierre radyoaktif element radyumu ayırmayı başardılar. Günümüzde röntgen cihazların kullanılmasını onların tekniklerine borçluyuz. 1911 yılında Danimarkalı Rutherford atomun ilk tasarımını yaptı. Bunu izleyen 20 yılda kuantum mekaniği ve pozitronun keşfi gerçekleşti. Ve nihayet proton-nötron modelli modern atom tablosu ortaya çıktı.
1938 yılında Alman bilimciler Hahn ve Strassman atomun parçalanması anlamına gelen nükleer fizyonu keşfettiler. Atomun yapımında etkin rol oynayan anü-faşist Macar fizikçi Leo Szilard berilyum üzerinde gama ışınlarının hareketiyle nötron elde etti. 1942 yılında elektron ve nötron üzerinde çalışmalarıyla tanınan İtalyan kökenli fizikçi Enrico Fermi uranyum ve grafit atomlarını parçalamak için nötron hareketlerinden yararlanmayı başardı. Ve ilk atom reaktörünü çalışır hale getirdi. Bu insanlığın atom enerjisinden kontrollü bir şekilde yararlanabileceğini gösteren ilk deneysel nükleer reaktördü. Atom bombası yapımı için yürütülen Manhattan Projesi’ne katılan Amerikalı Nobel ödüllü kimyacı Harold Urey deuteryumu dolayısıyla ağır suyu buldu. Ağır su ve deuteryum atom reaktörlerinde nötron yavaşlatıcısı olarak kullanıldı. Urey proje sırasında Uranyum 235 izotopundaki flor gazını defüze ederek bu izotopu zenginleştiren buluşu yaptı.
Einsteiriden Urey’e bilimsel-teknolojik gelişim atom bombası ve nükleer reaktörlerin gerçekleştirilmesiyle sonuçlandı. Yaklaşık 240 hin insan bu buluş yüzünden acılar içinde öldü. Aradan geçen 50 yıl içinde Hiroşima ve Nagazaki’de radyasyon nedeniyle ölen insan sayısı 300 binz ulaştı. Bu nedenle ölenlerin sayısı hâlâ yılda 1500 kişiyi bulmaktadır. Nazım “Umut” şiirinde şöyle anlatır bu durumu: “işler atom reaktörleri, işler/ yapma aylar geçer güneş I dolarken I ve güneş doğarken ölür bir I çocuk I bir Japon çocuğu I Hiroşima’da I 12 yaşında ve numaralı I ve ne boğmacadan, ne menenjitten, I ölür bin dokuz yüz elli sekizde / ölür bir Japoncuk Hiroşima’da I dokuz yüz kırık beşte doğduğu için.”
Artık nükleer yarış başlamıştır. Sovyetler Birliği ABD’nin hemen ardından önce plütonyum ve sonra da hidrojen bombasını yapmayı başarır. Bu arada 1 Ağustos 1946’da nükleer enerjinin gelişimini kontrol etmek ve barışçıl alanlarda kullanımını araştırmak üzere ABD hükümeti Atom Enerjisi Komisyonu’nu (AEC) kurar. 20 Aralık 1951’dt Arco Idaho’da deneysel reaktörde nükleer enerjiden ilk kez elektrik enerjisi elde edilir. 8 Aralık 1953\t ABD Başkanı Eisenhower, “Barış için Atom” programını açıklar: Atomun yıkıcı gücü konusunda bilinen imaj değiştirilmeye çalışılmaktadır. 1954 Eylül’ünde ABD Nükleer Enerji Komisyonu Başkanı; “nükleer enerjinin hesaplanmayacak kadar ucuz” olacağını ileri sürer. Nükleer enerji santralleriyle enerji üretmenin maliyeti o kadar düşük olacaktır ki, üretilen elektriğin her birimine düşen yatırım maliyeti ihmal edilebilecektir. Bu açıklamadan 3 ay önce Sovyetler Birliğinin Obninsk kentinde dünyanın ilk nükleer enerji santralinin elektrik şebekesine bağlandığı açıklanmıştır.
Reklam kampanyaları ile birlikte nükleer reaktörler kurulmaya başlanır. Atom enerjisinden her yerde yararlanılabileceği gibi yaygın bir kanı oluşmuş durumdadır. 1945’de yayınlanan “Gelecek Dönemde Atom Enerjisi” başlıklı bir çalışmada, yazar büyük bir heyecanla ütopyalarım şöyle anlatmaktadır: “Otomobilinizin benzin deposunu haftada 2–3 kere doldurmak yerine, vitamin hapı büyüklüğündeki bir atom enerjisi kaynağı ile bir yıl yolculuk yapabileceksiniz… Daha büyük boyutlu enerji kaynaklan, endüstri çarklarını döndürmek için kullanılacak ve böylece Atom Enerjisi Çagı’nı, Bolluk Çağı’na dönüştürecek. Hiçbir uçak sis yüzünden inişini geciktirmeyecek. Hiçbir kent fazla kar nedeniyle trafik sıkışıklığı yaşamayacak. Yazın tatil yerleri hava durumunu garanti edebilecekler, yapay güneşler çiftliklerde olduğu gibi iç mekânlarda mısır ve patates yetiştirilmesini kolaylaştıracak.” Güzel bir ütopya kuşkusuz. Ama atomun yıkıcı gücü bugün böylesi bir ehlileştirilmeden çok uzak. Üstelik sözde barışçıl amaçlı nükleer santraller bir yandan elektrik üretirken diğer yandan da askeri sanayide nükleer füze başlıkları yapımında kullanılan plütonyumu üretmeye devam etmektedirler. Ve nükleer santral yapımının önemli bir amacı da budur.
Yeraltı tanrısı Plüton’un adını taşıyan plütonyumun 500 gramı yeryüzüne çıkarılır ve eşit olarak dağıtılırsa, dünyadaki insanların tümünün akciğer kanserine yakalanabileceği söyleniyor. Plütonyum doğal haliyle yalnızca Afrika’da bulunuyor. Ancak nükleer reaktörlerde bir yandan elektrik üretilirken öte yandan uranyum–238 izotopundan yılda 200 -250 kilogram olmak üzere plütonyum üretiliyor. Plütonyum kimyasal tepkimelere giren bir metal, havada plütonyum dioksit gibi, solunum yoluyla geçen parçacıklar oluşturabiliyor. Pudra gibi incecik zerreler içeren bu bileşim hava akımlarıyla taşınıyor. Solunum yoluyla insan ve hayvanlara geçiyor.
Profesör Dr. Rennan Pekünlü, bu geçişin etkilerini şöyle anlatıyor; ‘Akciğerin havayollarından birine oluşlaşan bileşim yakın komşuluğundaki hücreleri alfa parçacığı (helyum atomu) bombardımanına tutar. Daha tapir parçacıklar akciğerden kan damarlarına geçer. Plütonyum demir benzeri özellikler sergilediğinden kandaki demir taşıyıcı proteinlerle birleşir ve vücudumuzun demir depolan olan karaciğere ve kemik iliğine yerleşir. Alfa parçacığı bombardımanına burada da devam eden plütonyum karaciğer kemik kanseri ve lösemiye neden olur”.
Plütonyum marifetleri bununla da kalmıyor. Demir benzeri özellikleri sayesinde plasentayı geçerek ana rahmindeki fetüse ulaşıyor ve gelişme bozukluklarına neden oluyor. Erkeğin testislerine ve kadının ovarisinde yoğunlaşıyor ve genetik mutasyonlara yol açıyor. Besinlerde; en çok da proteinlerde balık, tavuk, yumurta ve sütte birikiyor. Hem insan ve hem de hayvan sütünde yoğunlaştığından bebekler kanser ve genetik mutasyona daha yatkın hale geliyor. Plütonyumun radyoaktif etkisi ise yaklaşık 240.000 yıl sürüyor. Tümüyle etkisiz hale gelmesi için 500.000 yıl gerekiyor. Ellili yılların koşullarında henüz plütonyumun bu özellikleri bilinmiyor. Kolay ve çok miktarda elektrik üretmek heyecanı içinde güvenilirlik, çevresel etkiler ve atık problemi akla gelmiyor. Elektriğin büyük ölçüde ucuzlayacağı gelecekte dünyanın enerji problemi olmayacağı gibi iyimser bir tablo çiziliyor. Bu akıl yürütme çerçevesinde, ABD, Sovyetler Birliği ve Avrupa’da 1970 yılına dek 30’un üstünde nükleer santral kuruluyor.
Ekim 2004 yılında Uluslararası Atom Enerji Kurumu’nun (IAEA) 1992 kayıtlarına göre; Fransa’da elektriğin yüzde 70’ini üreten “68”, ABD’de yüzde 22’sini üreten “108”, Japonya’da yüzde 24’ünü üreten “44” İngiltere’de yüzde 21’ni üreten”36″, Tayvan’da yüzde 38’ini üreten “6” reaktör bulunmaktadır. Bu tür nükleer santrallere ek olarak nükleer yakıt zenginleştiren ve üreten askeri ve sivil amaçlı 100 nükleer tesis daha bulunmaktadır. Ekim 2004’ün sonunda dünya çapında çalışır durumda 440 reaktör vardır.
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) 1974 yılında hazırladığı bir raporda, 2000 yılında dünyada 4500 adet nükleer santralin olacağını öngörüyordu. Bugün var olan nükleer tesisler 1974’te öngörülenin çok altındadır. 1992 yılında Washington’daki Dünya Gözlem Enstitüsü ve Greenpeace International’in (Uluslararası Yeşilbarış) katılımıyla hazırlanan 1992 Dünya Nükleer Enerjisi Durum Raporu’nda şöyle diyordu: “Nükleer enerji endüstrisi dünya enerji piyasasının dışına atılmaktadır (…) Şu anda yapımı devam eden nükleer santraller yakında tamamlanacak ve gelecek yıllarda nükleer enerjinin gelişimi çok çok yavaşlayacaktır. Bugünden açıkça görülmektedir ki dünya genelinde 2000 yılında hemen hemen 360.000 MW’lık bir nükleer kapasite olacaktır. Bu da bugünkü kapasitenin sadece yüzde 10 üzerindedir. Bu durum 1974’te Uluslar arası Atom Enerjisi Kurumu’nun 2000yılı için öngördüğü 4.450.000 MW’lık üretim kapasitesinin çok uzağındadır.” Günümüzde 1992den yalnızca 4 fazla olan reaktör sayısı bu öngörünün doğruluğunun kanıtıdır.
Durumun bu şekilde gelişmesinde atomun gücünü denetlemenin zorluklarının ortaya çıkmasının payı vardır. Dünya, Hiroşima ve Nagazaki’de bu gücün serbest bırakıldığında nasıl bir şey olduğunu görmüştü. Banşçıl kullanımın yıkıcılığını da reaktör kazalarıyla anlamış oldu. Uzun yıllar dünya kamuoyundan gizlenen nükleer kazalar, 26 Nisan 1986’da eski Sovyetler Birliği içinde bulunan Ukrayna’nın Çernobil nükleer santralinin 4 numaralı ünitesinin patlamasıyla dünya gündemine oturdu. Çemobil şu günlerde Laz müziğinin devrimci yorumcusu Kazım Koyuncu’nun kanserden ölmesiyle Türkiye gündemine de yeniden girmiş durumda. Çıplak gerçek kendini dayatmaya başladığından, 19yıl sonra bugünlerde, yönetenler Çernobil’in etkilerinin araştırılması doğrultusunda bir karar aldı.
Aslında tüm dünyada nükleer santrallerin tartışılmaya başlanması 70lerin sonunda oldu. 1979 yılında ABD Pennsilvanya’da “Three Mile Island” kazası yaşandı. Sorunun kaynağı çok basitti; elektrikler kesilmiş, reaktörün soğutulması kesintiye uğramış ve radyoaktif sızıntı olmuştu! Bir ihmal tehlikenin boyutunu ve santrallerin güvenirliğini tartışılır hale getirdi. Ama tehlikenin gerçekten kavranması için Çernobil’i beklemek gerekti.
Çernobil toplam 51 birimlik Sovyet nükleer reaktör kapasitesi içinde seçkin bir yere sahipti. Ukrayna’daki 10 birim reaktörden 4’ü Çernobil’deydi. Patlama sonucu kaybedilen 4 numaralı reaktör 1983 yılında hizmete girmişti. 1988’de 5. ve 6. reaktörlerin tamamlanıp hizmete girmesiyle, Çernobil atom santralinin toplam 6.000 MW’lık (megavatlık) bir güce sahip olması hedeflenmişti. Bu, Çernobil’in dünyanın en büyük santrali olması anlamına geliyordu. Santral coğrafi konumunun avantajlarından ötürü, hem Rusya’nın içindeki sanayi tesislerini besliyor hem de Ukrayna’nın başkenti Kiev’in merkezi ısıtmasını sağlıyordu. Santralde çalışan uzmanlar atom santralinde olmanın otomobil kullanmak kadar bile tehlikeli olmadığına inanıyorlardı.
Bundan tam 19 yıl önce 25 Nisan 1986 günü Çernobil’in teknik ekibindekiler senelik bakım nedeniyle işletme dışı kalan reaktörde bir test gerçekleştirmeye karar verdiler. Reaktörün acil soğutucu sistemini kestiler. Teknisyenler akşamüstüne doğru reaktörün gücünü minimuma indirmişlerdi. Amaçları kendi gücüyle dönen tribünlerin elektrik debisini kontrol etmekti. Ancak bu arada Kiev’deki şebeke kontrolörü Çernobil’i arayarak elektriğe ihtiyaç olduğunu bildirdi. Santral devreye alındı. Yani güç azaltması durduruldu. Fakat bu arada acil soğutma sisteminin yeniden devreye sokulması unutuldu. Saat J2’de ihtiyaç giderildiğinden, elektrik verilmesine yeniden ara verildi. Ve test için çalışmalara devam edildi. Saat 00:30’da görevliler bir kazayı önleyecek regülatörleri ayarlamayı unuttular. Artık 26 Nisana, girilmişti. Hata hatayı izledi, teknisyenler testi kurtarmak telaşında ardı ardına yanlış yapmaya başladılar.
Sabah 01:23’te denemeyi başlattılar. Dört saniye sonra, talimata aykırı son hatalarını yaptılar: Türbinler kapatıldığında otomatik olarak devreye girecek son güvenlik sisteminin düğmesini de kapalıya çevirdiler. Ve büyük bir faciayı önleyecek son önlemi de devre dışı bıraktılar. Ekip amiri 30 saniye sonra felaketin gelmekte olduğunu anladı. Çıkarılan kontrol çubuklarını hemen reaktörün kalbine yerleştirdiler. Ama artık çok geçti.
Gece yansı saat 1 ‘i 23 dakika 58 saniye geçe, ardı ardına gelen iki müthiş patlama yaşandı, ilki reaktör kalbinde ve yarım ton TNT (dinamit) gücündeydi. Reaktör yakıtı daha erimeden şekil değiştirdi. Ardından ikinci bir patlamayla reaktörün 1,016 ton ağırlığındaki kapağı bir füze gibi gökyüzüne fırladı. Ve tüm gücüyle santralın üstüne düştü. 200 tonluk yakıt doldurma vinci reaktör kalbinin üstüne devrildi. Bu şekilde soğutma devrelerinin çoğu tahrip oldu. Birkaç saniyede yakıt çubuklarını kaplayan zirkonyum, buharla reaksiyona girerek hidrojen açığa çıkarmaya başladı. Ardından hidrojen infilak etti. Ve oksijenle birleşerek su buharı oluşturdu. Ortaya çıkan ısı yeni yangınları tetikledi. Reaktörün 30 aynı yerinde yangın çıkmıştı.
Reaktör kalbindeki grafit blokları da tutuştuğunda artık nükleer bir felaket söz konusuydu.
ilk patlama sırasında 31 kişi öldü. Teknisyenler yaptıkları hatanın bedelini hayatlarıyla ödediler. Ve öldürücü radyoaktif bulut ağır ağır bölgenin üzerine yayıldı. Açığa çıkan radyasyon Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının toplamından 200 kat, bazı iddialara göre ise 500 kat fazlaydı.
28 Nisan sabahı İsveç’in Forsmark Nükleer Santrali’rıde tesis dışında çalışan personelin elbiselerinde anormal düzeyde radyasyon tespit edildi, İsveçli yetkililer santralde sızıntı olduğu düşüncesiyle harekete geçtiler. Forsmark ve diğer santrallerde sızıntı olmadığı kısa sürede anlaşıldı. Meteoroloji raporları incelenmeye başlandı. Ve sonuçta nükleer serpintinin tam kaynağı belirlendi. Kiev’in 130 kilometre kuzeyinde Pripiyat ırmağı kıyısında, aynı zamanda Sovyetlerin nükleer füze başlıkları için gerekli plütonyumu üreten Çernobil Nükleer Santralinde, kaza olmuştu! Kazadan kaynaklanan radyoaktif salınım 28 Nisan tarihinde kuzey-batı yönünden esen rüzgârla İskandinavya’nın güney ve orta bölgelerine yönelmişti. Yapılan açıklamalara göre, Stockholm ‘deki radyoaktif kirlilik düzeyi 15 kat artmıştı.
Dünya, Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atılmasından sonra yaşanan en büyük nükleer felaketi böylece öğrendi. Ukrayna’da resmi yetkililer suskundu, itfaiye erleri kahramanca yangınla mücadele ederken, halk gerçeklerden habersiz, alman önlemleri anlamlandırmaya çalışıyordu. Kazadan 6 saat sonra insanlar Çernobil’den uzaklaştırılmaya başlandı: Bir ay içinde 30 kilometrelik çember içinde yaşayan 116.000 kişi boşaltıldı ve bunlara yeni evler verildi. Ancak, çoğu radyasyona maruz kalmıştı bile. Kazadan sonra çoğu gönüllü 600.000 işçi, onarım ve temizleme çalışmalarına katıldı. Yapılan ölçümlerde maruz kaldıkları radyasyon her biri için 165 millisievertti. İnsan için ölümcül dozdan tam 10 kat daha fazla!
Radyasyonun yüzde 40’lık bölümü Ukrayna, Sovyetler Birliği ülkeleri ve Batı Avrupa’yı etkisi altına aldı. En çok etkilenen yörelerden biri Beyaz Rusya idi. Ülkenin dörtte birlik bölümünde 264.000 hektarlık bir alanda tarım yapılamaz duruma geldi. 485 köy tamamen boşaltıldı. Patlamanın faturası Ukrayna için de çok yüksek oldu. Gönüllüler ve itfaiye çalışanları radyasyon yaralanmalarına maruz kaldılar. Uzmanlar 5 milyonu aşkın insanın yüksek düzeyde radyasyon aldıklarını söylüyor. Temizleme çalışmalarına katılan gönüllüleri temsil eden Çernobil Sendikası yetkilileri kaza sonucu ölenlerin sayısının 15.000i bulduğunu ve 50.000 kişinin de sakat kaldığını söylüyorlar. Üstelik 1991 yılından bu yana mağdurların sayısı 12 kat artmış durumda. Ve katlanarak artmaya devam ediyor.
Ukrayna Sağlık Bakanlığı üçte birini çocukların oluşturduğu 3,5 milyon kişinin ciddi rahatsızlıklarla pençeleştiğini açıkladı. Çernobil çevresinde saptanan kanser vakaları ulusal ortalamanın 10 kat üstünde. Tiroit kanserine yakalananların oranı da ülke düzeyinden 10 kat artmış durumda. 3 milyon çocuğun tedavi görmesi gerekiyor. 1 milyonu çocuk olmak üzere 3,5 milyon kişi radyasyonla kirlenmiş topraklarda yaşıyor. Sakat doğumlar ve büyüme bozuklukları Ukrayna’da yüzde 230, Beyaz Rusya’da ise yüzde 180 arttı. Şiddetli bağışıklık sistemi bozukluğu görülen çocukların sayısı 2 ila 3,5 kat arasında artış gösteriyor. Çöken bağışıklık sistemleri nedeniyle genelde ölümcül olmayan hastalıkların yol açtığı ölümler de o kadar artmış durumda.
Temizlik çalışmalarına katılanlarda bir kontrol grubuna oranla 15 kat daha fazla gen ya da kromozom bozuklukları görülüyor. Bu, ölümlere yol açmanın yanında Çernobil’in etkisinin gelecek nesillere taşınması anlamına geliyor. Avrupa Yeşiller Grubu tarafından hazırlattırılan Dünyada Nükleer Endüstrisinin Durumu 2004 Raporu’nda Down sendromunda önemli bir artış gözlendiği bildiriliyor. 2 veya 3 olması gereken vaka sayısı 12 olarak veriliyor. Anne yaşı dağılımı gibi artışı açıklayabilecek faktörler hariç tutulduğunda artışa neden olabilecek tek faktör Çernobil olarak görülmektedir. Çernobil yüzünden 7 milyon 100 bin insanın gelecekte ciddi sağlık sorunları yaşayacağı tahmin ediliyor. Çünkü radyasyonun etkisi yıllar itibariyle artarak sinsice sürüyor. Birçok bilim insanı kazanın etkilerinin yeni görülmeye başlandığı konusunda hemfikir.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan, Temmuz 2000’de Çernobil ile ilgili raporunda şöyle diyor; “Belarus’da, Ukrayna’da ve Rusya Federasyonunda en azından 3 milyon çocuğun (Çernobil kazasına bağlı olarak) fiziksel tedavi görmesi gerekmektedir: Meydana gelen ciddi tıbbi durumdan etkilenenlerin tam sayısını 2016’dan önce öğrenemeyeceğiz” Çernobil kazasını takiben Beyaz Rusya’nın patlamadan etkilenen Gomel bölgesinde doğum oranı yüzde 44 azalırken ölüm oranı yüzde 60’m üzerine çıktı. Doğal nüfus gelişimi artı yüzde 8’den eksi yüzde 5’e düştü. On yıldır Beyaz Rusya, Rusya ve Ukrayna için ömür beklentisinin, dünyanın en yoksul 20 ülkesinden biri olan ve uzun zamandır süren bir iç savaşın ortasındaki Sri Lanka’nınkinden bile daha az olduğu bildiriliyor.
Ukrayna, Beyaz Rusya ve Rusya’da radyasyondan etkilenen insan sayısı 8,4 milyondur, İtalya’nın yansı kadar bir alan, yaklaşık 150.000 kilometre kare toprak kirlenmiş, 52.000 kilometre kare, yaklaşık Danimarka’dan biraz daha büyük tarımsal alan, harap olmuştur. Eski Sovyetler Birliği’nin Beyaz Rusya ve Ukrayna sımnndaki doğal park görünümündeki ormanlık alan radyasyon etkisine maruz kalmıştır. Radyasyon 1500 dönümlük ormanı yok etmiş durumdadır. Bazı hayvan türleri yok olmak üzeredir. Ve bazı hayvan türleri de genetik değişikliğe uğramıştır. Örneğin kimi ölü farelerin genetiğinin bozulduğu tespit edilmiştir. Ukraynalı bilim adamı Georgiy Lisiçenko Dinyeper nehrindeki radyoaktivite konusunda yetkilileri uyarmıştır. Bu nehir Kiev’de ve başka yerlerde yaşayan 30 milyon insanın içme suyu ihtiyacını karşılamakta, ayrıca nehrin suyu tarlalarda sulama amaçlı kullanılmaktadır. Çernobil sonrası radyoaktif etkinin 30 ila 100 yıl arasında süreceği tahmin edilmektedir.
Geçtiğimiz yıllarda Çernobil mağduru Ukraynalı çocuklardan küçük bir kısmı Türkiye’de tatil yaptı. Gazeteler Çernobil’i ele aldı birkaç gün. Bir gazetenin Pazar ekinde okumuştum Valia Voronkova’mn kendi ağzından anlattığı öyküsünü. “Doğarız ama bizim için pek seçme hakkı yoktur; nerede doğacağımızı, gözlerimizin rengini, hatta ismimizi bile seçemeyiz.. ” diye başlıyor söze küçük kız.
“Adım Valia Voronkova. 10 yaşındayım. Grodno’da doğdum. Grodno Beyaz Rusya’da kendi halinde bir köy. Ukrayna sınırına 31 kilometre uzaklıkta. Başka küçük kızlar gibi olabilirdim, onlarla aynı zevkleri, aynı oyunları, aynı gözyaşını paylaşan biri. Aynı kaderi paylaşan biri… Kesin olmasa bile en azından aynı geleceği paylaşabilirdim. Başka bir şey de istemezdim.
Ama kaderim 26 Nisan 1986’da yazıldı. Çernobil’deki dört numaralı reaktör patladığında. Korkunç kazadan sonra, köyümüz boşaltılmamış. Yetkililere göre risk bölgesi denilen sınırın dışında kalmışız. “Anlamalısınız” demiş babam, “Beyaz Rusya’nın tamamını boşaltamazlar ya”
Bir kolhozda yaşıyor Valia. Tıpkı kolhozdaki diğer kızlar gibi “Bekerel”, “stronsiyum” ve “radyoaktivite” benzeri sözcükleri öğreniyor okulda anlamını tartışmadan. Garip adamlar gelip onları muayene ederek ölçümler yapıyor. Ama bilmiyorlar; ete, süte, ekmeğe, umuda, geleceğe stronsiyum 90 yağdığını. Seryum 137, Seryum 134 soluduklarını… Sonraları öğretmenleri bahçenin bir kısmına ve bataklığa yaklaşmalarını yasaklıyor. Radyoaktif serpintiden boşaltılan köyleri duyuyorlar. “Ama biz oralara epey uzaktık… Yedi yaşında bir kız çocuğu için 20 kilometre uzaklıkta bir yer dünyanın öbür ucu gibiydi. Tehlikeli bölgeden nehirlerle ayrılıyorduk. Bu yüzden elmalarımızı domateslerimizi yemekten korkmuyorduk. Kuyulardan su çekip içiyorduk. Bir gün beyaz elbiseli adamlar ineklerimizi öldürdü. Bunu bir hastalığa yakalandıkları için yaptıklarını söylediler. Annem domuzları ve kazları öldürmelerini istemedi.”
Bazı komşuları hiç duymadıkları hastalıklardan ölüyor. 8 yaşma girdiğinde bir gün oyun sırasında düşüyor Valia. Biraz canı yanıyor o kadar, hafif sıyrıklar… Ama dizi iyileşmiyor bir türlü. Onun hüzünlü macerası da böyle başlıyor işte. Minsk’de bir hastaneye gidiyor. “Çabuk öğrendim”, diyor; lösemi, metastaz, kemoterapi, tiroit bezi… Tiroit ilgisini çekiyor. “Seninkinin durumu harika” diyor doktor. “Ama bacağın problemli…” Ağrılar, tedavi, koltuk değnekleri, köyde hastalanan diğer çocuklar, ölen en yakın arkadaşı Nataşa… Bir gün doktor onu görmeye geliyor. Söylenmeden anlıyor bacağının kesilmesi gerektiğini.
“Olanları daha fazla hatırlamak istemiyorum. Çok sert, çok acı vericiydi. Kimi zaman da çok aşağılayıcıydı. Eski halime geri dönemeyecek kadar uzaklardayım… Şimdi beni yiyip bitiren acıyı tanıyorum. Acımla, hatta içimdeki kanserle baş etmeyi öğrendim” diyor Valia. Radyoaktiviteden etkilenen 8,4 milyon insandan biri olan Valia. Tedavi görmesi gereken 3 milyon çocuktan biri olan, suçu Çernobü’e 31 kilometre uzaklıkta doğmak olan Valia… Tıpkı Hiroşima kurbanları gibi bir Hibakuşa-Işm yiyen olan Valia…
Rakamların ardında hayatlar vardır. Umutlarıyla, özlemleriyle, korkularıyla… “Tabii ki korkuyorum. Özellikle hastaneden bazı rakamlar, yüzdeler ve kimsenin anlamadığı cümlelerle dolu kağıtlar geldiği zaman. Zannedersem ayrıldığım odayı radyoaktif karantinaya almışlar. Hiçbir zaman bu kadar sabırlı olmamıştım çünkü yaşamak istiyorum. Bu akşama kadar… Yarına kadar… Ve sonra!..” Valia yaşamak istiyor, yani en doğal hakkını!…
Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu tarafından hazırlatılan Dünya Nükleer Endüstrisinin Durumu Raporu 2004′ ün Çernobil’de ayrılan bölümü şöyle bitiyor: “Bu kısa incelemede insanlığa hizmet vermek için inşa edilen bir makinede meydana gelen bir kaza sonucunda, çocuklarımızın, torunlarımızın ve onların torunlarının kazanın sonuçlarından etkilenerek acı çekecekleri istatistiki olgularla açıklanmaya çalışılmıştır. O makine 2 yıl 4 ay 4 gün enerji üretmiş olabilir. Fakat insanlık nesiller boyunca hastalık ve acı çekecektir. Bu riske girmeye değeceğini söylemeye kim cüret edebilir ki?” Valia’nın ve Kazım’m yaşamlarıyla sorduğu soru budur işte.
Kutsuye Bozoklar