Aşağılık Duygusunun Dengelenmesi, Saygınlık ve Üstünlük Çabası – Alfred Adler

Aşağılık, güvensizlik ve yetersizlik duyguları yaşamda bir amacın saptanmasını ve biçimlendirilmesini sağlar. Daha yaşamının ilk günlerinde ön plana çıkmak, anne ve babasının dikkatini üzerine çekmek, onları buna zorlamak özelliği kendini açığa vurur çocukta. Bu tür davranışlar insandaki saygınlığa kavuşma eğiliminin ilk belirtileridir, aşağılık duygusunun etkisiyle oluşur ve çocuğu çevresine karşı bir üstünlük duygusuyla donatacak bir amaç saptamaya iter.

Üstünlük amacının belirlenmesinde rol oynayan etkenlerden biri de, toplumsallık duygusunun boyutlarıdır. İçlerindeki toplumsallık duygusunun büyüklüğüyle üstünlük ve güçlülük eğiliminin büyüklüğünü birbiriyle karşılaştırmadıkça, ne bir çocuk, ne bir erişkin konusunda bir yargıya varabiliriz. Amaç, normalde o şekilde belirlenir ki, kendisine ulaşılması durumunda insana başkaları karşısında bir üstünlük duygusu sağlayabilsin ya da insanın kişiliği o denli yüce bir aşamaya çıkarılabilsin ki, hayat yaşanmaya değer görülsün. Yine aynı amaç, duyguları taşıdıkları değerlerle donatır, algıları yönetip etkiler, tasarımlara bir biçim verir, tasarımları oluşturan yaratıcı güce yol gösterir, anıları kotarır, ya da bir kenara itip uzaklaştırır onları. Duyguların bile mutlak büyüklükler sayılamayacağını, tersine onların da ruhsal yaşamı dolduran amacın etkisi altında bulunduğunu düşünür ve ayrıca algılarımızın her zaman bir seçilmişlik özelliği taşıdığını, belirli bir gizli niyete uyarak ortaya çıktığını, tasarımların da mutlak değerleri içermeyip, söz konusu amaç tarafından etki altında tutulduğunu, öte yandan her yaşantının amacımızı gözden yitirmememiz, elverişli yanını alıp diğer yanlarını bıraktığımızı dikkate alırsak, bu noktada da her şeyin göreceli olduğu, değişmeyen ve sağlam değerlerin ancak görünürde var olduğu anlaşılacaktır. Bir kurgu gibi, gerçekten yaratıcı bir güçle aslında var olmayan değişmez bir noktaya sarılır, bu noktayı elden bırakmayız. Gerçekte insanın ruhsal yaşamının yetersizliğinden kaynaklanan bu varsayım, bilime ve yaşamdaki bir sürü deneyime benzer. Örneğin yerküreyi meridyenlere böleriz; oysa meridyen dediğimiz şeyler bir gerçekliği içermez, ama varsayım olarak büyük bir değer taşırlar. Ruhsal kökenli bütün kurgularda yapılan şey, durağan bir noktayı varsaymaktır; oysa daha yakından baktığımızda böyle bir noktanın gerçekte bulunmadığından emin olabiliriz. Ne var ki, yaşam karmaşasında kendimize bir yön belirleyebilmek, bir hesap işlemine başvurabilmek için yaparız bunu. Duygulardan başlayarak her şeyi hesap kitaba gelebilen bir alan içine tıkıştırırız; içinde rahatlıkla devinebileceğimiz bir alandır bu. İnsan ruhunu incelerken durağan bir amacın varsayımı, bize işte böyle bir yarar sağlar.

Böylece bireysel psikolojinin tasarımlarından belirli bir yöntemin geliştiği görülür: İnsan ruhunu, insanda doğuştan var olan güçlerden doğup, bireyin belirlediği amacın etkisi altında bir gelişim sürecinden geçerek o anki niteliğini kazanmış bir nesne gibi görüp anlamak. Ne var ki, edindiğimiz deneyim ve izlenimler bu yöntemin bilimin yardımcı bir aracını oluşturmakla kalmayıp temelleri bakımından, ruhsal gelişimin kısmen bilinçli yaşanıp, kısmen bilinçaltında kalan gerçek olaylarla alabildiğine geniş ölçüde çakıştığı inancımızı pekiştirmektedir. Dolayısıyla, ruhun amaca yönelikliği, salt bizim görüşümüz sayılmayıp temel bir gerçeği yansıtır.

Güçlülük eğilimine, uygarlığımızın bu en göze çarpan sakıncalarından birine karşı çıkıp bunu önlemede çarptığımız bir engel var ki, o da söz konusu eğilimin doğduğu dönemde çocukla anlaşabilmenin zorluğudur. Durumu açık seçik görebilmemiz ve gelişim hatalarını düzeltme amacıyla işe el atabilmemiz ancak çok sonraları mümkün olabilmektedir. Ne var ki, ilgili dönemde çocukla bir arada yaşamamız, çocukta zaten var olan toplumsallık duygusunu doğru dürüst geliştirerek, güçlülük eğiliminin aşırı güç kazanmasını önlememizi sağlar. Güçlülük eğilimini önleme konusunda karşılaşılan bir başka zorluk da çocukların kendilerinde yaşayan böyle bir eğilimden açıkça söz etmemeleri, bunu saklamaları, yakınlık ve sevgi duygularının arkasına sığınarak söz konusu eğilimlerini el altından gerçekleştirmeye çalışmalarıdır. Başkalarının kendilerini böyle bir eğilim içinde yakalamalarından utançla kaçar çocuklar. Bir engelle karşılaşmayıp sürekli büyüyen güçlülük eğilimi, çocuğun ruhsal yaşamında yozlaşmalara yol açar; öyle ki, çocuğu güvenlik ve güçlülük sağlamaya iten aşırı içgüdünün etkisiyle cesaret küstahlığa, itaat korkaklığa dönüşür, sevgi başkalarını boyun eğmeye, itaate ve teslimiyete zorlamada başvurulan bir hile olup çıkar ve bütün karakter özellikleri, kurnazlık dolu bir üstünlük arzusunu içerir.

Çocuk üzerinde uygulanacak bilinçli bir eğitim, onu, yaşadığı güvensizlik duygusunun elinden kurtarmak, yaşam için beceri, bilgi, üstün bir anlayış ve başkalarına karşı ilgiyle donatmak amacını güder. Nereden kaynaklanırsa kaynaklansın bu önlemlere, büyüyüp gelişen çocuğun önünde yeni yolların açılmasını, onun bu yollardan yürüyerek içindeki güvensizlik ve aşağılık duygusundan yakasını kurtarabilmesini sağlamaya yönelik girişimler gözüyle bakmak gerekir. Çocuğun kendisinde olup bitecekler ise, karakter özelliklerinin oluşumuyla açığa vurur kendini ve bu özellikler çocuğun ruhunda geçen olayları dışa yansıtır.

Güvensizlik ve aşağılık duygusunun etkinlik derecesi, en başta çocuğun görüşüne bağlıdır. Kuşkusuz, aşağılık duygusunun nesnel düzeyi önem taşır ve kendisini çocuğa açıkça hissettirir. Ne var ki, çocuğun bu konuda doğru dürüst değerlendirmelere başvurmasını beklemek yanlıştır; nitekim büyüklerde de aynı hatalı değerlendirmelerle karşılaşılmaktadır. Bu nedenle, güçlükler olağanüstü boyutlar kazanır. Bazı çocuklar vardır, öyle karmaşık koşullarda büyürler ki, kendilerindeki aşağılık duygusunun ve güvensizliğin derecesi konusunda yanılgıya düşmeleri adeta doğaldır. Bazı çocuklarsa durumunu daha iyi görüp değerlendirebilir. Ama genel olarak her zaman çocuğun duygusunu göz önünde tutmak gerekir; her gün bir dalgalanma gösterir bu duygu; neden sonra şu ya da bu biçimde bir oturmuşluk kazanır ve bir kendini takdir duygusu niteliğiyle işlev görür. Bu öz takdir duygusuna göre, çocuğun aşağılık duygusu için aradığı denge öğesi [kompansasyon] belirlenecek, yani buna göre bir amaç saptanabilecektir.

Bir aşağılık duygusu karşısında ruhun her zaman bu duyguyu ortadan kaldırmaya yönelik bir yanıt vermesini sağlayan ruhsal denge mekanizmasının bir benzerini de organik yaşamın kendisinde buluruz. Herhangi bir yetersizlik durumunda, yaşamsal önem taşıyan organların çalışmalarını alabildiğine arttırarak durumu dengelemeye çalıştığı kanıtlanmıştır. Örneğin bir dolaşım güçlüğünün baş göstermesi durumunda kalp, artan bir güçle çalışmaya koyularak, gereken gücü organizmanın bütününden çekip almakta, büyümekte ve sonunda normal bir kalpten daha geniş boyutlara ulaşmaktadır. Bunun gibi ruhsal organ da küçüklüğün, güçsüzlüğün, aşağılık duygusunun baskısı altında söz konusu duyguyu denetim altına almak ve ortadan kaldırmak için alabildiğine yoğun bir çaba harcamaktadır.

Ne var ki, aşağılık duygusu çok güçlüyse, çocuğun ileride pek istediği gibi yaşayamayacağından korkarak normal bir dengelemeyle [kompensasyon] yetinmeyip, işi daha ileriye götürme ve aşırı ölçüde bir dengelemeye başvurma tehlikesi ortaya çıkabilir. Güçlülük ve üstünlük eğilimi oldukça aşırılığa vardırılarak hastalık derecesinde bir düzeye çıkarılır. Bu gibi çocuklar, yaşamlarındaki normal ilişkilerle yetinmez, çok yüksekte saptadıkları amaçlara uygun olarak dikkati çeken büyük eylemlere girişir. Acele ve telaş içindedirler hep; normal ölçünün oldukça dışına taşan güçlü içtepilerle, çevrelerini umursamaksızın, kendi konumlarını sağlama almaya bakarlar. Böyle davranarak herkesin dikkatini çeker, yaşamlarına burunlarını sokup başkalarını tedirgin ederek onları, kendilerini savunmak zorunda bırakırlar. Onlar herkese karşı, herkes de onlara karşıdır. Ancak, söz konusu davranışın tüm kötü sonuçları hemen kendini açığa vuracak diye de bir şey söylenemez. Böyle bir çocuk dıştan normal görünen bir yolu uzun süre izleyebilir, bu yolda ilk edineceği karakter özelliği olan açgözlülüğü, henüz başkalarıyla belirgin bir çatışma durumuna girmeden uzun süre kendisinde besleyip barındırabilir. Ne var ki, söz konusu yolda attığı adımların hiç kimseyi memnun bırakmadığını her zaman gözlemlemek mümkündür; kaldı ki, sahibine gerçekten yararlı sayılabilecek bir sonuç sağlamayan bu adımlar, uygarlığımızda pek beğenilecek gibi değildir. Böyleleleri, çocukluklarında asla verimli olacak gibi çalıştırılmayıp sürekli aşırılığa vardırılan açgözlülükleriyle hep başkalarının karşılarına dikilerek onların rahatını kaçırırlar. Sonradan açgözlülüğe başka özellikler de gelip katılır. İnsan toplumunun oluşturduğu sosyal organizma açısından düşmanlık gibi görülecek özelliklerdir bunlar. En başta kendini beğenmişlik, büyüklenme, her ne pahasına olursa olsun başkalarını egemenlik altına alma, ilgili özellikler arasında yer alır. Adı geçen özelliklerden sonuncusu öyle bir süs altında kendini açığa vurabilir ki, sanki onu taşıyanlar başkalarından üstün bir düzeye çıkmak için kendileri asla bir çaba harcamaz, başkalarının, bulundukları düzeyden aşağı düşmeleriyle yetinirler. Bundan böyle kendileriyle başkaları arasına bir uzaklık koyar, bu uzaklığı korumaya hepsinden çok önem verirler. Ne var ki, yaşam karşısında takınılan böyle bir tutum yalnızca çevreyi rahatsız etmekle kalmaz, ilgili tutumun sahipleri için de birtakım tatsız sonuçlar doğurur. Onları hayatın gölge taraflarıyla öylesine donatır ki, bu kişiler yaşamın doğru dürüst tadına varamazlar.

Çevrelerini aşmak amacıyla harcayacakları büyük çaba, çocukları, toplumda yapılması gereken ortak ödevlerle çelişki içine sürükler. Güçlülük isteğiyle yanıp tutuşan böylesi çocukların ideal bir toplumsal insanla karşılaştırılması, onların toplumsallık duygusundan ne denli uzaklaştıklarını biraz deneyimli kimselerin az buçuk belirlemesini sağlar.
Bu durumda insanı tanıyan birinin dikkati, büyük bir ihtiyatla da olsa söz konusu kişilerdeki bedensel ve ruhsal yetersizliklere yönelecek, söz konusu yetersizlikler ruhsal gelişimde çetin bir sürecin geride bırakıldığını ortaya koyacaktır. Bunu göz önünde tuttuk mu, toplumsallık duygumuzu yeterince geliştirmişsek, karşımızdakine hiç zarar vermememiz, tersine ona yardım eli uzatmamız gerektiğini hiçbir zaman aklımızdan çıkarmayız. Diyelim ki karşımızdaki kişide bedensel bir kusur saptadık ya da hoş olmayan bir karakter özelliğine rastladık, bu sevilmeyen özelliğini en son sınıra dek kendisinde alıkoyma hakkını ona tanır, ilgili konuda hepimizin suçlu sayılacağımızı, çünkü gerekli önlemleri zamanında almayıp, gerekli özen ve dikkati göstermediğimizi, dolayısıyla toplumsal sefaletin ortaya çıkışına bizim de katkıda bulunduğumuzu biliriz. Duruma böyle bir açıdan baktık mı, karşımızdaki kişi için bazı kolaylıklar sağlayabiliriz. Örneğin bu tür kimseleri bir süprüntü saymaz, insanlığın soysuzlaşmasının bir ürünü olarak görmeyiz. Karşımızdakini daha özgür bir gelişim olanağına kavuşturacak ve çevreyle ilişkisinde kendisine başkalarıyla eşdeğer gözüyle bakmasını sağlayacak bir ortam yaratmaya bakarız. Doğuştan yetersizliği daha dıştan bakıldığında kendini açığa vuran bir insanla karşılaşmanın çoğunlukla bizi ne denli duygulandırdığını düşündük mü, toplumsallık duygusunun mutlak gerçeğiyle uyum içinde yaşamak istiyorsak, kendimizi ne denli eğitmemiz gerektiğini, beri yandan uygarlığın sözü geçen kimselere neler borçlu olduğunu kestirebiliriz. Yetersiz organlarla dünyaya gelenler, hayatı ağır bir yük gibi omuzlarında hissetmekle ötekilerden ayrılır, kolaylıkla kötümser bir dünya görüşünün kucağına yuvarlanırlar. Kendilerinde bir organ yetersizliğinin açık seçik fark edilmemesine karşın, haklı ya da haksız olarak içlerinde bir aşağılık duygusunu barındıran çocukların durumunun da bundan pek geri kalır yeri yoktur. Çünkü bu tür çocuklarda aşağılık duygusu özel birtakım koşulların, örneğin sıkı bir eğitimin olumsuz katkısıyla öylesine güçlülük kazanır ki, bundan doğacak sonuç açık seçik bir organ yetersizliğine sahip çocuklardakini hiç de aratmaz. Böyleleri, çocukluklarının ilk günlerinde içlerine yerleştirilen dikenden bir türlü yakalarını kurtaramaz, çocukluklarında gördükleri soğuk davranış, çevrelerine karşı her türlü yaklaşım girişiminden onları alıkoyar, sonunda sevgisiz bir dünya karşısında bulunduklarına ve bu dünyayla bir ilişki kurmanın düşünülemeyeceğine inanırlar.

Bir örnek verelim: Sanki sırtında bir yük taşıyormuş gibi yürümesiyle dikkati çeken bir hastamız, yüreğinin görev bilinci ve yaptığı işlerin önemiyle dolup taştığını belirtiyor sürekli. Karısıyla ilişkisi berbat mı berbat. Her iki taraf da tıpatıp aynı çizgi üzerinde deviniyor, çizginin son noktasında da birinin ötekisi üzerinde elde edeceği üstünlük duygusu yer alıyor. Bu da iki taraf arasında kırılıp gücenmelere, kavga ve gürültülere yol açıyor; nihayet karı koca arasındaki bağ kopuyor ve birbirleriyle artık bir türlü ilişki kuramıyorlar. Hastamızın toplumsallık duygusunu tümüyle yitirmediği, bir bölümünü hâlâ kendisinde saklı tuttuğu kuşkusuzdur. Ne var ki, başkalarından üstün kişi rolünü oynama eğilimi, karısına, dostlarına ve çevresindeki diğer kişilere karşı davranışını baskı altında tutmaktaydı.

Yaşamöyküsüyle ilgili olarak bize şunları anlatmıştı hastamız: On yedi yaşına kadar fiziksel bakımdan pek gelişmemişti, gereği gibi büyümemişti, sesi hâlâ bir çocuğun sesini andırıyordu, sakalı çıkmamıştı henüz, boyu da kısa mı kısaydı. Bugün ise kendisi otuz altı yaşında. Göze batan hiçbir yanı yok. Dışarıdan bakınca bir erkek olarak görünümünde hiçbir noksan yok. Doğa on yedi yaşına kadar hastamızdan esirgediklerini sonradan tümüyle buyur edip vermiş kendisine. Ne var ki, hastamız sekiz yıl gibi bir süre, gelişimindeki bu kesintinin tasasıyla kahrolmuş, bunun sonradan yine kendiliğinden kaybolacak bir belirti sayılacağını bilememişti. Bütün bu zaman zarfında bedensel gelişiminin gerekli düzeye ulaşamayacağı ve “tüm yaşamını” çocuk olarak geçireceği düşüncesiyle yiyip bitirmişti kendini. Daha o zamanlar sonradan yakalanacağı hastalığın ilk belirtileri kendini açığa vurmuştu. Kiminle bir araya gelip konuşsa, ona hep göründüğü gibi “çocuk” sayılmayacağını anlatma gereksinimini duymuştu. Kendisine büyük bir adam gibi bakarak, karşısındakinde de böyle bir izlenim uyandırmaya çalışmış, tüm devinim ve davranışlarını ön plana çıkma istek ve çabasının hizmetine vermişti. Böyle bir davranış da, bugün kendisinde görülen belirtilerin ortaya çıkmasına yol açmıştı. Ayrıca sandığından büyük sayılacağını, dolayısıyla kendisini daha çok önemsemesini karısının da sürekli kafasına sokmaya çalışmış, durumu kendisininkinden farksız olan karısı da gerçekte sandığından küçük sayılacağına kocasının dikkatini çekip durmuştu. Böylece karı koca arasında iç açıcı bir ilişki bir türlü kurulamamış, daha nişanlılık döneminde açık seçik yıkılma belirtileri gösteren evlilik yaşamları sonradan iyiden iyiye parçalanıp dağılmıştı. Ancak, evlilik dağılmakla kalmamış, hastamızın zaten hayli hırpalanmış özgüveni de ağır bir darbe yemişti. Bir hekime başvuran hastamız, hekimden insanı tanıma sanatını öğrenmiş ve o zamana kadar ne gibi hatalar yaptığını anlamaya çalışmıştı. Sözde yetersizlik duygusuna kapılmakla düştüğü yanılgı, tüm yaşamı boyunca yakasını bırakmamıştı.

Alfred Adler
İnsanı Tanıma Sanatı [Say Yayınları]

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Sahip Olmak” ile “Olmak” Arasındaki Farkın Önemi – Erich Fromm

Kapat