Anlatının Kişileri, Olay Örgüleri ve Gizemleri Üzerine Birkaç Düşünce – Maureen Freely

Selçuk Altun’un ilk romanı, yaşamı bir müze gibi görüp ona göre davranan sorunlu genç Sina’nın ilk serüvenlerini sergiliyordu. Sina’nın kusursuz bir sanat ve edebiyat beğenisi vardır, ama bunun ona bir yararı olmaz. İradeden, geleceğe yönelik bir görüden yoksundur, kendisi dışında hiç kimseye karşı yükümlülük duymaz ve yazgısına hükmedemez. Bu kısmen dayısının suçudur; Sina’nın eğitimini en ince ayrıntısına kadar belirlemiş, yetişkin hayatına ilişkin her kararına damgasını vurmuş ve aşk yaşamını mahvetmiştir. Ama “Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir”in sonunda kötü dayı bir trafik kazasında ölür. Sina’nın yeni bir yaşama başlama fırsatı vardır önünde. Oysa, yeni bir hükmedici kişinin, gizemli O.Y.’nin etkisi altına girer. Olgunlaşmak ya da hiç olmazsa vicdanlı birisi haline gelmek yerine, yaşamının bir sonraki bölümünü O.Y.’nin onun için hazırladığı yeni bilmeceyi çözmeye adar.

Dünyanın en iyi ressamı kimdir? Sina ipuçlarını bulmada pek yetenekli değildir, bu ipuçları apaçık karşısında durduğunda bile. Bu yüzden, New York’a giderken, kendi yazarı bankacı Selçuk Altun’la karşılaştığında, pek aldırış etmez. “Bir Sen Yakınsın Uzakta Kalınca” başlıklı bir sonraki romanda gördüğümüz gibi, talihsizliktir bu: İpucundan yoksun Sina bu romanda bir dizi sonuçsuz izin ardına düşer. Anlaşıldığı kadarıyla, izini sürdüğü eserlerden birini İranlı bir şarlatan ve sözde milyarder yazmış; bir başkası ise insanlığa hizmetle geçirdiği 1001 gecenin olaylarını yazan bir telekızın kaleminden çıkmıştır. Ve gizemli O.Y.’den, belli ki mezarın öte yanından, başka mektuplar gelir. Sina’nın bu adamın cinayetinin intikamını alma girişimi bile gülünç bir farsa dönüşür. Sina bundan ötürü ciddi bedeller ödemek durumunda kalmaz ve vicdan azabı duymaz. Tanrısal güçler, işlediği suçlardan ötürü onu cezalandırmak istemiyor gibidir. Ve sonunda, bu güçlerin nedeni belli olmayan merhametlerinin cezaların en kötüsü olduğu ortaya çıkar. İkinci romanın sonunda Sina’yı kendi başının çaresine bakması için bıraktığımızda, gelecek korkusu öyle büyüktür ki, duaya sığınmıştır. Sina, yazarının olmasını istediği yerde midir? Dersini öğrenmiş midir ve yazarın onunla işi bitmiş midir? Yoksa bu iki eski hasım bir kez daha karşı karşıya gelecek midir?

Selçuk Altun, bir öğleden sonrayı ilk romanını tartışarak geçirdiğimizde, Sina’nın günlerinin sayılı olduğundan emindi. Sina’nın pek çok karakter kusurunun kurbanı olacağını belirtiyordu. Gerçi Altun henüz ikinci romanı bitirmemişti, ama Sina’nın yazgısını sanki yazılmış gibi apaçık görüyordu. Bununla birlikte, bana Sina’nın kendisi için ne büyük bir düş kırıklığı olduğunu söylediğinde, sesinde bir şaşkınlık ifadesi seziliyordu. Yapıtı böyle tasarlamamış gibiydi. “Evet, çok, çok daha kötü olacak,” dedi bana. “Göreceksin.”
Peki ama neden? diye sordum kendime. Üstelik ilk kez de değil. Uzun süredir yazarlarının yetkesine direnen karakterler büyülüyor beni. Bu kendi romanlarımda sürekli bir endişe kaynağı olmakla birlikte, şu da bir gerçek: Her zaman ancak kısmen denetleyebildiğim karakterler son derece ilgimi çekmiştir: bana kök söktüren karakterler, savaşı çabaya değer kılan değerli hasımlar. Ve konuşmayı, odada dolaşmayı, hatta bir çift söz etmeyi reddeden bir karakterle aylarca mücadele etmişsem, ne büyük bir heyecandır, bilinmeyen nedenlerle, birden açılıp kendileri hakkında asla yaratamayacağıma emin olduğum ayrıntıları açığa vurmaları. Ve ne korkunçtur, bunun tam tersine, karakterlerimi her hareketlerini tahmin edecek kadar iyi bilmem. Karakterlerimin beni şaşırtmasından hoşlanırım. Ama şaşırtıyorlarsa, gerçekten benim karakterlerim midir onlar? Kimdir bu varlıkların yaratıcısı, ben değilsem?
Bu sorunun yanıtını asla bilemeyeceğimi düşünsem de, İskoç yazarı Robert Louis Stevenson’ın aynı konu hakkında söyledikleri hâlâ ilginç geliyor bana. Stevenson, “Düşler Üzerine Bir Bölüm” başlıklı klasik bir denemesinde, kitaplarının tek yazarı olduğunu belirtiyor; bununla, en önemli yazma edimini düşlerinde gerçekleştirdiğini söylemek istiyordu. Çocukluğunu, gerçek dünyanın ötesinde bir başka düşler âlemi izlenimini verecek şekilde anlatıyordu. Çocuk benliğine üçüncü kişi olarak gönderme yapıyor, “tutkulu ve tedirgin bir düş gören”in portresini çiziyordu:

Geceleyin ateşi biraz çıktığında, oda büyüyüp küçüldüğünde ve bir çivide asılı duran giysileri kâh kocaman bir kilise halini alıp, kâh küçülüp sonsuz uzaklık ve sonsuz küçüklükte bir dehşet görünümüne büründüğünde, zavallıcık şimdi neyin geleceğini çok iyi bilirdi… Er geç gece cadısı boğazına sarılacak ve onu, boğarak ve çığlıklar atarak, uykusundan uyandıracaktı.

Bütün düşleri kâbuslardan ibaret değildir: Rüyasında “uzun, sakin yolculuklara çıkar ve yatakta yatarken tuhaf şehirlerle güzel yerler görürdü.” Büyüdüğünde düşleri de dünyayla daha bağlantılı hale gelir. “Aralıksız düş görmeye, böylece ikili bir yaşam –biri gün boyunca, biri geceleyin– sürmeye başladı: Biri, gerçek yaşam olduğuna inanması için her tür gerekçeye sahip olduğu; öteki, elinde sahteliğini kanıtlayacak hiçbir aracın bulunmadığı bir yaşam.” Çoğu zaman, bunlarda kaçınılması olanaksız olay örgüleri vardır: Sürekli olarak gördüğü bir düşte kendini başta hep bir ameliyathanede bulur, çevresi tuhaf yaratıklarla çevrilidir; evine geri döner, ama merdivenin en üst basamağına erişemez. Aynı merdivenin basamaklarında aşağıya doğru sürüklenen insanlar sürüsünü –”sokaktaki dilenci kadınlar; iriyarı, bitkin, kirli işçiler; zavallı erkek korkuluklar, solgun kadın müsveddeleri”– geçip yukarı doğru tırmanırken, giysilerinden ter damlar. Sonunda gün ağaracak ve o ameliyathanedeki görevinin başına dönecektir.
Ama Stevenson, bunlar “sorumsuz buluşlar”dı diye yazar denemesinde. Akla yatkın kişilerden, sağlam bir yapıdan, inandırıcı bir olay örgüsünden ve iyi bir öyküde olması gereken başka pek çok öğeden yoksundurlar. Yalnızca birer düştür onlar ve bütün düşler gibi “en küçük bir kuruntuyla, bir olay çizgisinin bırakılabileceği ya da bir serüvenin bir başka serüven uğruna bir yana itilebileceği öykülerdi; öyle ki, insanın iç tiyatrosunu yöneten küçük insanlar henüz çok sıkı bir eğitimden geçmemişlerdi.”
Stevenson bir kez romancılığı bir uğraş haline getirdiğinde, bu “küçük insanlar”a bazı son derece katı yeni kurallar vermek zorundaydı. “Şimdi öyküler kesilip biçilmeli ve birbiriyle uyumlu olarak biçimlendirilmeli; bir başlangıçtan bir sona doğru ilerlemeli ve (belli bir tarzda) yaşamın yasalarına uymalılar.” Öyle görünüyor ki, Stevenson gerçekten de kendi iç tiyatrosunun küçük insanlarını tasarıya uyma konusunda ikna etmeyi başarmıştır: “Uykuya hazırlanmak için uzandığında, artık eğlence değil, basılıp kâr getirebilecek öyküler arıyordu ve tiyatro locasındaki koltuğunda uykuya daldığında, küçük insanları aynı ticari amaçlarla planlı eylemlerini sürdürüyorlardı.”
Bu bölümü okuduğumda, nasıl büyük bir şokla kendimle ilgili bir gerçeğin farkına varmıştım: Ben de uzun süredir, öykülerimi sürdürmek için genellikle düşlerimden yararlanıyorum. Yaptığım şu: Başımı yastığa dayadığımda, düşlerime bir görev veriyorum. Bazen düşlerimden şu şu karakterin belirli bir durumda ne yapacağını bulmalarını istiyorum. Bazen yalnızca “Sonra ne olacak?” diye soruyorum. Uyandığımda hiçbir şey hatırlamıyorum, ama birkaç saat sonra, yazmaya oturduğumda, sanki daha önce tanık olduğum bir şeyi kâğıda geçiriyormuşum gibi geliyor bana.

Stevenson denemesinde neredeyse kusursuz bir dramatik yapısı olan son derece uzun ve son derece gotik bir düşü anlatır uzun uzun. Düş, öldürdüğü adamın karısıyla yaşayan birisini anlatır. Pek çok beklenmedik gelişmeler ve gerilimin adım adım kuruluşu söz konusudur; son beklenmedik gelişme açığa vurulduğunda, masum okur için olduğu kadar, yazar için de bir şok olur bu. “Sırlarını son âna kadar saklamışlardı,” der Stevenson erkek ve kadın kahramanı için. Ve düşü gören Stevenson’ın, bütün iyi kurgulanmış olay örgüsünün mihenk taşı olan kadının gerekçesi hakkında o son derece dramatik açıklama ânına dek hiçbir tahmini yoktu. Onun öyküsü değildi bu; küçük insanların öyküsüydü! Şunu da göz önünde bulundurmak gerek: Sır gizli tutulmakla kalınmamış, öykü de kurnazca gerçek bir ustalıkla anlatılmıştı. Her iki oyuncunun tutumu da (teknik bir terimle söylersek) psikolojik olarak doğru ve heyecan, şaşırtıcı doruk noktasına kadar gerektiği gibi aşama aşama işlenmiş. Şimdi uyanığım ve bu işi biliyorum; gene de daha iyisi gelmez elimden. Uyanığım ve bu uğraşla yaşıyorum, gene de o usta sanatı aşamam – yoksa onun düzeyine ulaşamam mı?.. Ne kadar çok düşünürsem bu konuda, o kadar sormak istiyorum dünyaya: Kimdir bu Küçük İnsanlar? Düş görenin yakınları, kuşkusuz; onun eğitimini paylaşıyorlar belli ki; onun gibi, ilginç bir öykü planını… bir tefrika gibi adım adım kurmayı ve bütün bu süreç boyunca amaçladıkları noktayı ondan gizli tutmayı öğrenmişler belli ki.

Stevenson, daha sonra, nöropsikolog Paul Broks’un “ilginç bir biçimde modern” olarak, “bilişte bilinçdışı süreçlerin önemi hakkındaki güncel görüşlerle son derece uyumlu bir içgörü” olarak nitelendirdiği bir varsayım geliştirir. Stevenson, “küçük insanlar” adını verdiği hayal ürünü şeylerin, o uykudayken işinin yarısını, uyanıkken de işin kalanının büyük bir bölümünü onun adına yaptıklarını öne sürer.

Bana –ben dediğim şeye, bilinçli benime, Descartes’tan bu yana oturduğu yeri değiştirmediyse beyin epifizinin mukimine, vicdanı ve değişken bir banka hesabı bulunan, şapkası, çizmeleri ve genel seçimlerde oy verip adayını seçtirememe ayrıcalığı olan adama– gelince, bazen kendimi kaptırıp şunu varsaymıyor değilim: Hiç de öykücü değil o, sıradan bir peynirci ya da peynir ve boğazına kadar güncelliğe batmış gerçekçi bir canlı; o zaman, bu değerlendirmeye göre, yayımladığım bütün öykü ve romanlar yardımcı bir cinin, bir dostun, görünmez bir yardımcının tek başına ürünü olsa gerek.

Durum buysa, o zaman o bir yazar olmaktan çok bir danışmandır, öyküleri gözden geçiren, tümceleri allayıp pullayan ve el yazmasını yayımcıya teslim eden bir akıllı yaratıktır. İlginç bir kuram – ama sonsuza dek yazarlarının emrine amade bir dizi karakteri ima ediyor. Hangi yazar gerçekten bu derecede bir yetkiye sahip olduğunu öne sürebilir?
Nöroloji uzmanı olmasının yanı sıra şair de olan, ama anlatının içsel mekanizmaları konusunda epey naif bir tutum içindeki Paul Broks, Stevenson’ın söylediklerini olduğu gibi alır. Broks, Stevenson’ın insan zihninin gizemleri hakkındaki nefis denemesi “Sessiz Ülkeye”de, yazarın küçük insanlarını, “ayrıştırma” (dissociation) eyleyenleri olarak görür. Gün boyunca Stevenson saygın işini sürdürürken, küçük insanlar iyiyle kötünün karşı karşıya gelip çatıştıkları heyecanlı ve son derece ahlaki öyküler kurarlar. İşleri sona erdiğinde, vardıkları sonuçları takım elbiseli adama yazdırırlar. Ama kurmaca okumanın yanı sıra yazan bizler, bunun öykünün yalnızca yarısını oluşturduğunu biliriz. Çünkü romanlar iç dünyadaki düş âlemlerinin açığa vurulmuş halleri değildirler yalnızca: bilinçdışından olduğu kadar rasyonel akıldan da yararlanırlar. Sonunda ussal olan ile hayal edileni kaynaştırıyorlarsa, ancak yazarın zihninin iki kısmı birbirine karşı ciddi bir savaş verdikten sonra olur bu. Çoğu zaman, bir romanın yarı kısıtlı, yarı özerk karakterlerini, yazarlarının onlara dayatmaya çalıştığı olay örgüsüne karşı savaştıran bir savaştır bu.
Sisyphos, Don Giovanni, Faustus ya da bilinmeye değer başka herhangi bir karşı-kahramanda olduğu gibi, Sina’da da durum budur. Sina yazgısına isyan eder ve ateşli bir kararlılıkla ona karşı savaşır, korkunç şeyler yapar ve cezadan kurtuluyor gibi görünür; ama bu, sondaki lanetlenmeyi daha da katlanılmaz kılar. Sonunda Sina, kuralları koyan Tanrısal yetke karşısında güçsüz olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorundadır. Sina’nın hayatta kalıp bir başka romanı görebilmesi, ancak yazarının onu eğlendirici bulmaya devam etmesiyle mümkündür. Öyleyse, yazık etmiş Sina, yazgısının gerçek yaratıcısına daha fazla ilgi göstermemekle. Hayatta kalmasının, Selçuk Altun’un ilgisini canlı tutmasına bağlı olduğu aklına gelmedi mi hiç? Sina tanımayı reddettiği Tanrı’ya boyun eğerek ve sessizce besmele çekerek son içine kapanıklığına gömülürken, yok olmaya yazgılı olduğunu bildiğine dair ipuçları vardır. Bilmediğimiz şey ise, Sina’nın kaçınılmaz olana boyun eğmeye gerçekten hazır olup olmadığıdır. Hazır değilse, yazarı razı olup ona bir şans daha verecek midir? Tanrısal güçler geçmişindeki günahları için Sina’nın biraz bedel ödemesine karar verebilirler mi? Yoksa Sina, erdemleriyle kusurları daha dengeli yeni bir karaktere mi –bir oğul, belki de– yerini bırakacaktır? Bunu zaman gösterecek, ben yalnızca tahminde bulunabilirim. Ama öykünün bitmemiş olmasını gönülden dilerim.

Çeviri: Kemal Atakay

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Feodalitenin çöküşü ve burjuvazinin yükselişi – Friedrich Engels

Egemen feodal soyluluğun yabanıl savaşımları, ortaçağı, gürültüleri ile doldururken, tüm Batı Avrupa'da ezilen sınıfların sessiz sedasız çalışması feodal sistemi kemirmişti;...

Kapat