ANILAR, DÜŞLER, DÜŞÜNCELER: ÖLÜMDEN SONRA YAŞAM ÜZERİNE – CARL GUSTAV JUNG

Öbür dünya ve ölümden sonra yaşam üzerine söyleyebileceklerimin tümü, anılar, gördüğüm imgeler ve beni zorlayan düşüncelerden oluşuyor. Bu anılar bir bağlamda çalışmalarımın da altyapısını oluşturuyorlar, çünkü çalışmalarım, “burası” ile “öbür dünya” arasındaki iç içe oyunun ortaya koyduğu sorulara sürekli yanıt bulma çabasından öte bir şey değil; ama hiçbir zaman ölümden sonra yaşam olduğunu açıkça yazmadım çünkü o zaman ortaya kanıtlar koymam gerekirdi. Bunu yapmama olanak yok. Böyle olduğuna göre, şimdi yalnızca, düşüncelerimi ifade etmek istiyorum.

Şu anda bile öyküler anlatmaktan, yani “bir mit yaratmaya çalışmak”tan öteye gidemem. Belki de insanın bunları açıkça ifade edebilmek için gereken özgürlüğü kazanabilmesi için ölüme iyice yaklaşmış olması gerekiyor. Bu, ölümden sonra yaşam olmasını istiyorum anlamına gelmez. Tersine, bu tür düşünceler beslememeyi yeğ tutuyorum ama gerçeği söylemek gerekirse, arzu etmeme ve bir çaba göstermeme karşın, bende böyle düşüncelerin oluştuğunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Bu düşüncelerin doğru ya da yanlış olduğunu bilemem ama var olduklarından kuşkum yok. Onları bazı önyargılara kapılıp bastırmıyorsam bu, onlara da söz hakkı tanımam gerektiği anlamına gelir. Önyargılar ruhsal yaşamın dolu dolu yaşanmasını engeller ve onu yıpratırlar. Ruhsal yaşamı, çok üst düzeyde bir bilgiden yola çıkarak doğrularını saptayabilecek kadar iyi bilmiyorum. Eleştirel mantık, birçok mitsel kavram gibi, ölümden sonra yaşam düşüncesini de kabul etmiyor. Bunun tek nedeni, günümüzde insanların çoğunun, kendilerini yalnızca bilinçleriyle özdeşleştirmeleri ve yalnızca, kendileriyle ilgili bildiklerinden oluştuklarını düşünmeleri olabilir. Oysa bir damla psikoloji bilen biri bile, bu bilginin ne denli kısıtlı olduğunun farkındadır. Mantıksallık ve doktrinleştirme, günümüzün hastalığı. Tüm soruların yanıtlarını bildiklerini sanıyorlar ama ilerde, günümüzün kısıtlı görüşünün olanaksız diye kestirip attığı daha birçok şey keşfedilecek. Yer ve zaman kavramlarımız tümüyle geçerli değil. Büyüklü küçüklü sapmaların olabileceği daha birçok alan var. Bunları göz önünde bulundurduğum için, kuramsal varsayımlarıma uysalar da uymasalar da ruhun garip mitlerine özenle kulak veriyorum ve yoluma çıkan farklı olaylara gözümü açıp bakıyorum.

Ne yazık ki günümüzde insanın mitsel yönüne pek değer verilmiyor ve artık düşsel öyküler yaratılmıyor. Sonuç olarak da çok şey kaçırmış oluyoruz. Oysa anlaşılamayan şeylerden söz etmek önemli. Bu tür konuşmaların, şöminenin başında oturup piponuzu içerken dinlediğiniz iyi hortlak öykülerinden farkı yoktur.
Ölümden sonra yaşamla ilgili mitlerin ve öykülerin ne anlama geldiğini ve arkalarında yatan gerçeği bilmiyoruz. Antropomorfik yansıtmalar olarak kuşku uyandırıcı değerlerinden öte geçerlilikleri olup olmadığını da saptayamayız. Anlayışımızın üstünde olan şeylere kesinlik kazandırmamızın bir yolu olmadığını aklımızdan çıkarmamamız gerekir.

Zihnimizin biçimlenmesine yardım etmiş ve ana ruhsal koşullarımızı saptamış belirli bir dünyada yaşadığımız için, çok farklı yasaları olan başka bir dünyayı gözümüzün önüne getirmemiz olanaksız. Doğuştan getirdiğimiz yapımızın sınırları içinde kalmak zorundayız. Bu nedenle, tüm benliğimiz ve düşüncelerimizle bu dünyaya bağlıyız. Mitsel insan, kuşkusuz, “tüm bunları aşmak” ister, ama bilimadamları buna izin vermezler. Zihinsel bağlamda benim mit yaratmaya çalışmam boşuna kafa yormaktan öte bir şey değildir, oysa duygularım açısından iyileştirici ve geçerli bir uğraştır; varoluşa, yoksun kalmak istemeyeceğimiz bir çekicilik katar. Vazgeçmemiz için de geçerli bir neden öne süremeyiz.
Parapsikoloji, ölülerin, hayaletler ve medyumlar yoluyla, onlardan başka kimsenin bilemeyeceği şeyleri açıklamalarını, ölümden sonra yaşam varsayımına bilimsel açıdan yeterli bir kanıt gözüyle bakıyor. Bu konuda somut belgeler olmasına karşın hayaletin ya da sesin, ölen insanın sesi mi yoksa ruhsal bir yansıtma mı olduğu henüz saptanmış değil. Söylenen şeylerin ölü tarafından mı söylendiği, yoksa bilinçdışında zaten var olanların mı ortaya çıktığı da bilinmiyor.

Böyle bir şeyin gerçekten var olup olmadığı üzerine yapılan mantıksal tartışmaları bir yana bırakırsak, birçok insan için, o andaki yaşamlarından sonra sonsuza dek yaşayacaklarına inanmaları önemlidir. Bu insanlar daha aklı başında yaşarlar, kendilerini daha iyi hissederler ve daha huzurludurlar. Başka insanların bir yüzyılı varken, bu insanların önlerine serilen zaman sonsuza dek uzanır. Öyleyse böyle deli gibi koşturmanın amacı ne?
Doğal olarak bu mantık bazı insanlara ters gelir. Sonsuzluğa bayılmayan ve bir bulutun üzerinde oturup on binlerce yıl arp çalmaktan ürken insanlar da var! Az da olsa bazıları yaşamlarından öylesine bezmişlerdir ve yaşadıklarına öylesine pişmandırlar ki, yaşamlarının sonsuza dek sürmesi yerine bu işin bitmesini isterler. Çoğu insan içinse sonsuzluk sorunsalı öylesine ivedi ve göz ardı edilemeyecek bir konu olduğu için, çaba gösterip bir düşünce üretmek zorundayız ama nasıl?

Benim varsayımıma göre bunu bilinçdışının verdiği ipuçlarıyla, örneğin düşlerle yapabiliriz. Soruların yanıtsız kalacağından kuşkumuz olmadığı için, çoğu zaman bu ipuçlarını yok sayarız. Bu anlaşır kuşkuya karşı benim önerim şöyle: Bir şeyi bilmemize olanak yoksa onu zihinsel bir sorun olarak görmekten vazgeçmemiz gerekir. Örneğin, evrenin neden yaratıldığını bilemem, hiçbir zaman da öğrenemeyeceğim. Bu nedenle bunun bilimsel ya da entelektüel bir sorun olup olmadığını düşünmekten vazgeçmeliyim. Oysa mitsel gelenekler ve düşler yoluyla zihnimde bir düşünce oluşursa, bu düşünceyi dikkate almam gerekir. Hiçbir zaman kanıtlanmayacağını ve sonsuza dek bir varsayım olarak kalacağını bilmeme karşın, bu ipuçlarını kullanarak bir düşünce biçimi oluşturmam doğru olur.
Birey, yenik düştüğünü itiraf etmek zorunda kalsa bile, ölümden sonra yaşamla ilgili bir düşünce biçimi ya da bir tür imge oluşturabilmek için elinden geleni yaptığını söyleyebilmelidir. Bunu yapmamış olmak çok önemli bir kayıptır çünkü karşılaştığı sorunsal ilk çağlardan beri süregelen bir mirastır. Bu miras, bireyin kişisel yaşamını bütünleştirmek için onun yaşamına katılmak isteyen, kendi gizli yaşamı zenginlik dolu bir arketiptir. Mantığın bizim için koyduğu sınırlar çok kısıtlıdır. Yalnızca bilineni, o da sınırlı olmak koşuluyla kabul etmemize ve yaşamın nereye kadar sürdüğünü bilirmişçesine, bilinen bir çerçeve içinde yaşamamıza izin verir. Oysa aslında her gün bilincimizin sınırlarının çok ötesinde yaşıyoruz. Biz farkında olmadan, bilinçdışının yaşamı da içimizde sürüp gidiyor. Eleştirel mantığın egemen olduğu oranda yaşam kısırlaşır; bilinçdışını ve bilince yükseltebildiğimiz mitleri kattığımız oranda da yaşama katkıda bulunmuş oluruz. Mantığa aşırı değer verme siyasal mutlakiyete benzer: Her ikisinin egemenliğinde de birey kısırlaşır.
Bilinçdışı bize bazı göndermelerde bulunur ya da simgesel imgeler yollar. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım, mantığımızla çıkaramayacağımız bilgileri bize aktarmaya yarayan başka yöntemleri de vardır. Gerçekleşen senkronize olayları, düşleri ve önsezileri unutmayalım.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Bollingen’den eve dönerken olan bir olayı anımsıyorum. Okumak için bir kitap almıştım ama bir türlü okuyamıyordum çünkü zihnimden, boğulmak üzere olan bir insan imgesi gitmiyordu. Askerliğimi yaparken tanık olduğum bir kazaydı bu. Tüm yolculuk boyunca bu düşünceyi zihnimden silemedim. Bana çok ürkütücü geldi ve, “Bir kaza ya da başka bir şey mi oldu acaba?” diye düşünmekten kendimi alıkoyamadım.
Bu düşünceden çok huzursuz olmuştum. Erlenbach’ta trenden indim ve eve yürüdüm. Torunlarım bahçedeydi. Kızım ve ailesi savaş nedeniyle Paris’ten İsviçre’ye taşınmışlardı. Çocukların canları sıkkındı. Ne olduğunu sorduğumda, en küçük torunum Adrian’ın kayıkhanede suya düştüğünü söylediler. Orada su oldukça derindir. Doğru dürüst yüzme bilmediği için az kalsın boğuluyormuş; ağabeyi zor kurtarmış. Olay, trende öbür olayı anımsadığım anda olmuş. Bilinçdışı bana bir ipucu vermişti. Bana başka şeyleri de neden bildirmesin?

Böyle bir şey karımın akrabalarından biri ölmeden önce de başıma geldi. Düşümde, karımın yatağının bir taş duvarın içine gömülü olduğunu gördüm. Bir mezardı bu ve her nasılsa bir Antik Çağ mezarı izlenimi veriyordu. Sonra, biri ruhunu teslim edercesine bir inleme duydum. Karıma benzer biri mezarın içinde doğruldu, sonra da havada yükseldi. Üzerindeki beyaz giyside garip siyah desenler vardı. O sırada uyandım ve karımı uyandırdım. Saate baktım. Tam üçtü. Böylesine garip bir düşün birinin ölümü anlamına gelebileceğini düşündüm. Sabah yedide, karımın kuzeninin gece üçte öldüğünü haber verdiler.
Genelde ön bilgi vardır ama anlaşılamaz. Böyle bir düş görmüştüm. Bir garden partideydim. Kız kardeşim de oradaydı. Buna çok şaşırdım çünkü birkaç yıl önce ölmüştü. Daha önce ölen bir arkadaşım da oradaydı. Geri kalanların tümü hâlâ sağ olanlardı. Kız kardeşime çok iyi tanıdığım bir kadın eşlik ediyordu. Düşümde o kadının öleceğine karar verdim. “İşaretlenmiş,” diye düşündüm. Kim olduğunu ve Basel’de oturduğunu düşte biliyordum, oysa uyandığımda, tüm düş gözümün önünde olmasına karşın o kadının kim olduğunu bir türlü çıkartamadım. Yardımı olur diye, Basel’de oturan tanıdıklarımın tümünü gözümün önüne getirdim ama hiçbir şey çağrıştırmadılar.

Birkaç hafta sonra, bir arkadaşımın bir kazada öldüğü haberi geldi. O anda, onun, düşte görüp tanıyamadığım kişi olduğunu anladım. Oysa ölümünden bir yıl öncesine kadar hastam olduğu için çok iyi tanıdığım biriydi. Basel’deki tanıdıklarımı anımsamaya çalışırken, ilk aklıma gelenin o olması gerekirken, zihnimdeki resim dizisinde çıkmayan tek resim onunki olmuştu.

Böyle deneyimler yaşadığınızda, (başka böyle olaylardan da söz edeceğim) insan bilinçdışının potansiyeline ve becerilerine saygı duymaya başlıyor ama gene de eleştirel olmakta ve bunların öznel anlamları olabileceğini akılda tutmakta yarar var. Gerçekle bağlantıları olabilir de, olmayabilir de. Her şeye karşın, bu ipuçlarından yola çıkarak oluşturulan görüşlerin boş olmadıklarını gördüm. Doğal olarak, onlarla ilgili bir yorum kitabı yazmaya niyetim yok ama, tüm o âleme daha derinlemesine bakabilmem için beni yüreklendiren bir mit oluşturduğumu kabul ediyorum. Mitler bilimin ilk biçimleridir. Ölümden sonra yaşamdan söz ederken, içimden gelenleri söylüyorum. Bu konuda, düşlerimden ve mitlerimden öte bir şey de söyleyemem.

Tüm yaşamlar sonsuzluğu arzu ettiği için, bir insan baştan, ölümden sonra yaşamla bağlantılı mitlerin ve düşlerin doğamızda olan bir tür savunma fantezileri olduğunu varsayarak bu işi kestirip atabilir. Buna verebileceğim tek yanıt mitin kendisidir.
En azından, ruhun hiç olmazsa bir parçasının, yer ve zaman yasalarına uymadığını gösteren belirtiler var. Bu konudaki bilimsel kanıtlar, iyi bilinen J.B. Rhine deneyleriyle ortaya çıktı. Benim de yaşamımdan örnek olarak verdiğim birçok anı, önsezi ve yerle bağlantılı olmayan algılama olaylarının yanı sıra bu deneyimler, ruhun yer ve zaman nedenselliğiyle ilgili yasalara uymadığını kanıtlıyor. Bu da, zaman ve yer kavramımızın ve bunun sonucu olarak da nedensellik kavramımızın eksik olduğunu gösterir. Dünyanın tam bir resmini alabilmemiz için bir boyuta daha gereksinmemiz var. Ancak o zaman olayların tümünü kapsayan eksiksiz bir açıklama getirebiliriz. Rasyonalistler, bugüne dek parapsikolojik olayların olmadığında ısrar ediyorlar çünkü dünya görüşleri bu sorunsalın var olmasına ya da olmamasına bağlı. Bu olaylar doğruysa, görünen dünyanın ardında farklı değerleri olan bir gerçeğin saklı olduğu sorunsalını göz ardı edemeyiz ve yer, zaman ve nedenselliğe dayanan dünyamızın, “ardında ve altında”, “burada” ve “orada” ve “daha önce ve daha sonra” kavramlarının önemini yitirdiği başka bir düzenle bağlantılı olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalırız. Ruhsal varlığımızın en azından bir parçasının yer ve zamanla göreceli olduğuna kuşkum yok. Bu görecelik, bilinçten giderek uzaklaşarak mutlak bir zaman ve yer yokluğuna doğru uzanıyor.
Yalnızca kendi düşlerim değil, başkalarının düşleri de ölümden sonra yaşam konusundaki görüşlerimin biçim almasında, düzeltilmesinde ve inandırıcılık kazanmasında etken oldu. Özellikle, öğrencim olan altmış yaşlarındaki bir kadının, ölümünden iki ay önce gördüğü bir düşü anımsıyorum. Öbür dünyaya göç ettiğini görmüş. Bir sınıftaymış; ölmüş birçok arkadaşı ön sırada oturuyorlarmış. Bir şey bekliyor gibiymişler. Öğretmenin nerede olduğunu görebilmek için sağa sola bakınmış. Kimseyi göremeyince öğretmenin kendisi olduğuna karar vermiş çünkü ölenler, öldükten hemen sonra, yaşamlarını ayrıntılarıyla anlatmak zorundaymışlar. Sınıftaki ölüler, yeni geleni, dünyadakilerin zaman ve yerle bağlantılı deneyimlerini, çıkaracakları sonuç bu deneyimlere bağlıymışçasına can kulağıyla dinlemişler. Önemli olan, düşte, dünyada bulunamayacak kadar iyi dinleyiciler olması ve bizim düşünce biçimimize göre hiç de önemsenmeyecek, sıradan bir yaşamın psikolojik sonuçlarına ve onlardan çıkan yorumlara bu denli ilgi duymaları. “Dinleyiciler” ancak göreceli bir zamansızlık içindeyseler ve “son”, “olay” ve “gelişme” kavramları onların açısından tartışılabilir kavramlara dönüşmüşlerse, kendilerinin içinde olmadıkları o koşullara bu denli ilgi duymuş olabilirler.

Öğrencim düşü gördüğü günlerde ölümden çok korkuyordu ve bu düşünceyi zihninden silmek için elinden geleni yapıyordu. Oysa ölüm, özellikle yaşlanan bir insan için merak konusudur. Bir ayrım sorunuyla yüz yüze kalır ve buna bir yanıt bulmaya zorlanır. Mantık ona yavaş yavaş indiği zifirî bir karanlıktan öte bir çözüm getiremeyeceği için, o kişinin kendisi için ölümle ilgili bir mitos yaratması doğru olur. Mitin başka bir özelliği de, başka imgelere yol açarak ölülerin dünyasındaki yaşamla ilgili resimlere huzur katması ve onu zenginleştirmesidir. Bu imgelere inanırsa ya da en azından onları biraz inanarak karşılarsa, hiç inanmayan bir insan kadar haklı ya da haksız olabilir. Umarsızlığa kapılan biri hiçliğe doğru sürüklenirken, arketipe inanan, yaşamın yollarını izler ve ölümüne dek gerçekten yaşar. Kuşkusuz her ikisi de hiçbir zaman kuşkudan tam kurtulamazlar, ama biri içgüdüleriyle savaşarak yaşarken, öbürü onları kabullenmiş olur.

Bilinçdışının ürettiği de bilgiden yoksundur ve ona ulaşabilmek için insana ve bilinçle ilişki kurmaya gereksinmeleri vardır. Bilinçdışı üzerinde çalışmaya başladığımda, Salome ve İlyas figürlerinin bu çalışmalarda önemli bir yeri oldu. Bir süre sonra kendilerini geri çektiler ama aşağı yukarı iki yıl sonra bir kez daha ortaya çıktılar. Hiç değişmemiş olduklarını ve o iki yıl içinde bir şey olmamışçasına konuştuklarını ve davrandıklarını görmek beni çok şaşırttı. Aslında, yaşamımda çok büyük değişiklikler olmuştu. Baştan başlayarak onlara olup biteni anlatıp bazı şeyleri açıklamak zorunda kaldım. O zamanlar bu duruma çok şaşırmıştım ama bir süre sonra ne olup bittiğini anladım. İki yıllık arada bilinçdışına çekilmişler ve kendilerine, yani daha doğrusu zamansızlığa dönmüşlerdi. Benlikle ilişkileri kesildiği için egonun değişen koşullarından haberleri olmamış ve bu nedenle, bilinç dünyasında neler olup bittiğini öğrenememişlerdi.

Bilinçdışı figürlerine ve farklılığının zor anlaşıldığı başka bir grup olan, “ayrılıp gidenlerin ruhları”na bazı şeyleri öğretmem gerektiğini çoktan anlamıştım. Böyle bir olayı ilk kez, bir arkadaşımla birlikte, 1911 yılında İtalya’yı bisikletle dolaşırken yaşadım. Eve doğru Pavia’dan Arona’ya giderken bir gece, Maggiore Gölü’ nün aşağılarında bir yerde konaklamıştık. Aslında gölün kıyısını izleyerek Tessin’den Faido’ya gidecek, oradan da Zürich’e dönmek üzere trene binecektik; ama Arona’da gördüğüm bir düş planımızı altüst etti.

Düşümde, geçmiş yüzyılların önemli kişilerinden bazılarıyla beraberdim. 1944 yılında, siyah taş tapınağında “aydınlatıcı atalar”la birlikte olduğum düşte de böyle duygular içinde olmuştum. Latince konuşuyorlardı. Uzun, kıvırcık bir peruk takmış bir bey, uyandığımda anımsayamadığım zor bir soru sordu. Sorusunu anladım ama Latincem yeterli olmadığı için yanıt veremedim diye çok utandım. Beni uyandıran da bu oldu.
Uyandıktan sonra, o sıralar üzerinde çalıştığım, “Libidonun Simgeleri ve Değişimleri” adlı kitabımı düşündüm. Sorulan soruya yanıt veremediğim için öylesine yoğun bir aşağılık duygusuna kapıldım ki, çalışmalarıma bir an önce yeniden başlayabilmek için ilk trenle eve döndüm. Bisiklet turunu sürdürüp üç gün daha kaybetmem olanaksızdı.
Ancak yıllar sonra, düşü ve tepkimi anlayabildim. Peruklu bey, atalarımdan biri ya da ölülerden birinin ruhuydu ve bana boşuna o soruyu sormuştu, çünkü henüz o aşamada değildim ama tam anlamasam da içimden bir ses bana, kitabım üzerinde çalışarak o sorunun yanıtını verebileceğimi söylemişti. Ruhsal atalarım, sanki dünyadaki dönemlerinde yanıtını bulamadıkları bir soruya yanıt bulmak umuduyla o soruyu sormuşlardı, oysa sorunun yanıtının oluşması için yüzyıllar geçmesi gerekiyordu. Soru ve yanıtı sonsuzlukta var olsaydı, zaten hazır oldukları için benim bir çaba göstermem gerekmez, herhangi bir yüzyılda ortaya çıkardı. Doğanın sınırsız bilgi içerdiği doğru ama bu bilgileri bilinç yalnızca zamanı geldiğinde algılayabiliyor. Büyük bir olasılıkla bu süreç insan ruhunda da olan bir olguya benziyor. Yıllarca bir şeyden kuşkulanırız, ama gerçeği ancak belirli bir an geldiğinde açıkça kavrayabiliriz.

Daha sonraları, Septem Sermones ad Mortuos’u yazarken de bana soru soranlar, ölüler oldu. Dediklerine göre, Kudüs’ten geliyorlardı. Orada aradıkları yanıtları bulamamışlardı. Bu durum beni çok şaşırttı çünkü geleneksel görüşe göre en derin bilgilere ölüler sahiptir ve insanlar ölülerin bizden çok şey bildiklerine inanır. Hıristiyan doktrinine göre, “öbür dünyada yüz yüze gelip her şeyi anlayacağız”. Oysa –anlaşılan– ölüler öldükleri anda bildiklerinden öte bir şey bilmiyorlar ve bu nedenle yaşama katılıp bir şeyler öğrenmeye çalışıyorlar. Çoğu zaman, arkamızda durup onlara ve kadere vereceğimiz yanıtları duymak için bekledikleri duygusuna kapılırım. Bana, tüm bilgi, daha doğrusu tüm bilinç, yalnızca yaşayanlara, yani bir bedende olan ruhlara aktarılabildiği için, ölüler bu bilgiye ulaşamıyorlar ve bu nedenle bazı soruların yanıtını bulmak için yaşayanlara güveniyorlar gibi gelir. Bu durumda, görünüşe göre, yaşayanların ölülere oranla en azından bir noktada üstünlükleri var: o da açık ve kesin bilgiye ulaşabilme yetenekleri. Görüşüme göre, zaman ve yer içindeki üç boyutlu dünya bir koordinatlar düzenini andırıyor. Bu dünyada ordinat ve apsislere ayrılmış olanların, zaman ve yer kavramlarının olmadığı “orada”, bir arketipi saran dağınık bir algı bulutuna dönüşmeleri olası ama bir şeylerin içeriğini açıkça ayırabilmek için bir koordinatlar sistemi gereklidir. Böyle bir işlemin dağınık bilgiler ya da konusu olmayan ve ayrımlarının zamanı ve yeri saptanmamış bir bilinçle kurulabileceğini düşünemeyiz. Zihin, gelip geçen kuşaklar gibi, bir şeyi öğrenebilmek için, o şeyin karşıtı, burası ve orası, altı ve üstü, öncesi ve sonrası olduğu varsayımından yola çıkar.

Düşünceme göre, ölümden sonra bilinçli bir yaşam olması için, o yaşamın, her çağda insanlığın elde ettiği üstün ama gene de, değişken sınırları kısıtlı bir bilinç düzeyinde sürmesi gerekir. Yaşamları boyunca ve ölürken bile kendi yetilerinin bilincinde olmayan, daha da önemlisi, yaşamları boyunca başka insanlar tarafından bilinç düzeyine çıkarılan bilgilerin çok gerisinde kalmış birçok insan olmuştur. Yaşadıkları sürede elde edemedikleri bilinçliliği ölümlerinde paylaşmak isterler.

Bu düşüncelere, ölülerle ilgili düşleri gözlemleyerek ulaştım. Bir kez, iki hafta önce ölen bir arkadaşımı ziyaret ettiğimi gördüm düşümde. Arkadaşım sağlığında dünyayı hep geleneksel bir bakış açısıyla değerlendirmiş ve hiçbir zaman bu fazla kafa yormayan tutumundan vazgeçememişti. Düşümde evi, Basel yakınlarındaki Tüllinger Tepesi’ne benzeyen yüksek bir yerdeydi. Eski bir kalenin duvarları, küçük bir kilise ve birkaç küçük binanın olduğu bir meydanı çevreliyordu. Bana Rapperswil Kalesi’nin önündeki meydanı anımsattı. Güzdü. Asırlık ağaçların yaprakları altın sarısı rengine dönüşmüş ve yumuşak gün ışığı tüm görüntüyü değiştirmişti. Arkadaşım, Zürich’te psikoloji eğitimi görmüş olan kızıyla birlikte bir masada oturuyordu. Kızının ona psikolojiyle ilgili bir şeyler anlattığını anlayabiliyordum. Arkadaşım anlatılanlara kendisini öylesine kaptırmıştı ki beni, “Beni rahatsız etme” dercesine eliyle üstünkörü selamladı. Selamlama aynı zamanda bir başından savmaydı. Düş bana, anlayamadığım bir biçimde, yaşamında başaramadığı ruhsal varoluşunu algılaması istendiğini anlatıyordu.

Ölümden sonra ruhun evrim geçirdiğini belirten başka bir olayı (karımın ölümünden aşağı yukarı bir yıl sonra) daha yaşadım. Bir gece ansızın uyandığımda, bütün bir günü onunla birlikte Fransa’nın güneyinde Provence’da geçirdiğimi fark ettim. Orada Graal efsanesiyle ilgili çalışmalar yapıyordu. Bu çalışmayı ölümünden önce tamamlayamadığı için bu bana önemli geldi. Bu konudaki kişisel yorumum önemli değil. Anima’m, karımın yapması gereken araştırmalar konusunu kapatmış değildi. Hâlâ da o konunun bitmediğini biliyorum ama karımın ölümünden sonra da ruhsal gelişimini sürdürdüğünü bilmek bana anlamlı geldi ve yüreğime biraz su serpti.

Bu tür düşünceler, kuşkusuz, kesinliği olmayan düşünceler ve bir beden nasıl düz bir yüzeye yansıdığında ya da üç boyutlu bir modele bakarak dört boyutlu bir şey çizildiğinde hiçbir zaman tam ve doğru bir resim elde edilemezse, bunlar da tam ve doğru bir resim vermezler. Bize kendilerini tanıtmak için üç boyutlu dünyanın dilini kullanırlar. Matematik biliminin deneysel algılamanın ötesinde terimler yaratabilmek için çok çaba harcaması gibi, disiplinli bir düş gücünün de deneysel bilgi yoluyla, yani düşsel kanıtlara dayanarak mantıksal prensipler kurabilmesi önemlidir. Bunu yapabilmek için kullanılan yönteme ben, “zorunlu ifade yöntemi” diyorum. Bu, düşlerin yorumunu genişletmek ve ayrıntılı irdelemek (amplifikasyon) anlamına gelir. Bu ifadeleri ortaya koymanın en basit yolu tam sayılar kullanmaktır.

Bir, ilk sayı olduğu için, “bütünlük” ifade eder. Aynı zamanda, “tek oluş”u, “tek olan”ı “her şey bir bütündür”ü, “bireysellik”i ve “ikili olmama”yı da gösterir. Bu bağlamda, bir sayı olmaktan çıkar; bir arketipe ve bölünmez Tanrı’ya gönderme yapan felsefi bir kavrama dönüşür. İnsan zihninin bu ifadeleri kullanması yerindedir ama insan zihni, ‘tek olma’ ve onunla ilgili göndermelerde kavramsal açıdan baştan beri kararlı olmuştur ve belirli sınırları aşamamıştır. Başka bir deyişle, bu ifadeler isteğe bağlı değildirler. Tek olmanın doğası onları yönlendirdiği için gerekli olan ifadelerdir. Kuramsal açıdan, birden sonra gelen sayılar da kavramsal olarak kullanılabilirler ama giderek artan sayılarla başa çıkmak zor olacağı için işlem sürdürülemez.

Her yeni sayı, yeni nitelikler ve değişimler getirir. Örneğin, dört sayısının niteliği dördüncü derece denklemlerin çözümlenmesini sağlar ama beşinci derecede denklem çözülemez. Bu nedenle, dört sayısının gerekli ifadesi, başka niteliklerinin yanı sıra bir doruk ve daha önceki yükseltmelerin sonu olur. Ondan sonra eklenen her yeni sayı bir ya da birkaç yeni matematiksel nitelik ortaya çıkaracağı için ifadeler biçimlendirilemeyecek denli karmaşık bir duruma gelirler.
Doğal sayıların sonsuz dizileri, insan denen yaratığın sonsuz sayısıyla eştir. Dizeler bireyleri de içerirler ve ilk on insanın nitelikleri bile, (bir şeyi temsil ediyorlarsa) tekten çıkan soyut bir yaratılış kuramını temsil eder. Sayıların nitelikleri aynı zamanda maddenin de nitelikleridir ve bu nedenle, belirli denklemler maddenin davranışını da önceden tahmin edebilirler.

Dolayısıyla, matematiksel ifadelerin dışında kalan başka ifadelerin de (örneğin, doğada olan gizli ifadelerin) ortaya konamayan gerçekleri işaret etme niteliklerinin olduğunu kabul ediyorum. Bu ifadeler, örneğin, evrensel kabul gören hayal ürünleri ya da tüm değişik arketip motifleri gibi oluşumlarının sıklığıyla saptanabilen olgular olabilir. Bazı matematik denklemlerinin hangi fiziksel gerçekleri ifade ettiklerini bilemediğimiz gibi, bazı mitolojik ürünlerin de hangi ruhsal gerçeklere işaret ettiklerini baştan bilemeyiz. Isıtılmış gazın havadaki çalkantılarıyla ilgili denklem bu tür gazlarla ilgili araştırmalar kesinlik kazanmadan da vardı. Buna benzer bir durum mitolojik öğelerde de var. Bilinçaltının işlemlerinin dinamiklerini ifade eden bu öğelere çok uzun bir süredir sahibiz ama ancak son zamanlarda bu dinamikler adlandırılabildi.

Bana göre, her yerde varılmış olan en üst düzeydeki bilinç, ölülerin elde edebileceği en üst bilginin sınırıdır ve büyük bir olasılıkla, dünyasal yaşam ve bir bireyin öldüğü zaman “oraya götürdüğü” bilginin bu denli önem kazanmasının nedeni de budur. Bilinç düzeyi yalnızca, karşıtların çatıştığı burada, yani dünyadaki yaşamda daha üst düzeye yükseltilebilinir ve bir bireyin metafiziksel görevi de budur, ama bu olgu “mitoloji üretmeden” elde edilemez. Mitler bilinçsiz bilgiyle bilinçli bilgi arasındaki doğal ve vazgeçilmez iletişimi sağlarlar. Bilinçdışının bilinçten çok daha fazla şey bildiği doğrudur ama bilgisi, sonsuzlukla ilgili farklı bir bilgidir. Entelektüel dile dayanmaz ve “buraya” ve “şimdiye” bağlı değildir. Yukarıda, sayılarla ilgili örnekte gösterdiğim gibi, bilinçdışının ifadesi genişletilirse, algılama sınırlarımızın içine girebilir ve yeni bir açıyı algılayabiliriz. Bu işlem başarılı düş analizlerinde, insanda kuşku bırakmayacak bir biçimde yinelenir. Bu nedenle, düşlerin ifade ettiklerine önyargıyla ve kuramsal düşüncelerle yaklaşmamak çok önemlidir. Yorumların tekdüzeliğini fark eder etmez, yaklaşımımızın kuramsallaştığını ve bunun sonucu olarak da kısırlaştığını anlamamız gerekir.
Ölümden sonra ruhun sürdüğüyle ilgili geçerli kanıtlar olmamasına karşın, bizi düşündüren deneyimler var. Bunları ipucu olarak alıyorum ama bunlarla sezginin önemi ortaya çıkıyor gibi bir iddiam da yok.

Bir gece uyuyamamıştım ve bir gün önce gömülen bir arkadaşımın ani ölümünü düşünüyordum. Çok üzülüyordum. Ansızın onun odada olduğunu sezinledim. Bana, yatağın ayakucunda durup onunla gitmemi istiyor gibi geldi. Onu göremiyordum. Daha çok içsel bir görüntü duygusuna kapılmıştım. Bu nedenle, bunun bir fantezi olduğuna karar verdim ama kendime dürüstçe, “Bunun bir fantezi olduğunun kanıtı var mı? Arkadaşım gerçekten buradaysa ve ben bunu bir fantezi olarak almışsam, bu benim açımdan çok kötü bir şey olmaz mı?” diye sordum. Yatağın ayakucunda durduğuyla ilgili kanıtlarım da yetersizdi. Sonra, “Ne bu ne de o durumun kanıtı var! Onun varlığını bir fantezi sayacağıma, kesin karar veremediğime göre deney açısından onun gerçek olduğunu kabul etsem daha doğru olacak,” diye düşündüm. Bunları düşündüğüm anda arkadaşım kapıya gitti ve bana gelmemi işaret etti. Demek ki oyunu sürdürecektik! Bunu beklemiyordum. Zihnimde düşüncelerimi toparlamak zorunda kaldım ve ancak ondan sonra onu düş gücümle izleyebildim.
Beni önce bahçeye, sonra da yola çıkararak çok uzakta olmayan evine götürdü ve çalışma odasına soktu. Bir tabureye çıktı ve kitaplığın üstten ikinci rafında duran kırmızı ciltli beş kitaptan ikincisini gösterdi ve o anda imge silindi. Kitaplığına hiç girmediğim için kitaplarını bilmiyordum. Durduğum yerden gösterdiği üst raftaki kitapların neyle ilgili olduklarını görememiştim.

Bu deneyim bana öylesine garip geldi ki, ertesi sabah evine gittim ve dul eşine kitaplıkta bir şeye bakmak istediğimi söyledim. İçeri girdiğimde tabure orada duruyordu. Kırmızı ciltli kitapları görebiliyordum. Kitapların adlarını okuyabilmek için tabureye çıktım. Émile Zola’nın romanlarının çevirileriydi. İkinci kitap, “Ölülerin Mirası”ydı. Konusu bana ilginç gelmedi. Yalnızca, başlığın deneyimimle olan bağlantısı önemliydi.
Annemin ölümünden önce gördüğüm düşler de benim için aynı derecede önemlidir. Ölüm haberi geldiğinde Tessin’deydim. Hiç beklemediğim bir anda böyle bir haberle karşılaşmak beni çok sarstı. Ölümünden bir gece önce ürkünç bir düş görmüştüm. Karanlık bir ormandaydım. Dev gibi ağaçların arasında, oraya buraya düşmüş, çok büyük, olağanüstü kaya parçaları vardı. Görüntü eski kahramanlık öykülerindeki ilkel yerleri anımsatıyordu. Ansızın, tüm evrende yankılanırcasına kulağı delen bir ıslık duydum. Dizlerim titremeye başladı. Sonra, çalıların arasında bir kıpırtı oldu ve dev gibi bir kurt dişlerini gıcırdatarak çalıların arasından fırladı. Onu görünce buz kestim. Yanımdan ok gibi geçerken ne olduğunu anladım. Vahşi Avcı kurda bir insanın ruhunu alıp götürmesini emretmişti. Ter içinde uyandım. Ertesi sabah annemin ölüm haberi geldi.

Çok az düş beni bu denli sarsmıştır. Yüzeysel bir yorum, annemi Şeytan’ın aldığı olur ama daha doğru bir yorumu, düşün o gece, Vahşi Avcı’nın, yani Grünhütl’ün ya da Yeşil Şapkalı’nın kurtlarıyla birlikte avlandığını söylemesi. Fön fırtınalarının olduğu ocak ayındaydık. Alman atalarımın tanrısı olan Odin, annemi atalarına götürmüş, olumsuz düşünüldüğünde “vahşi sürü”, olumlu düşünüldüğünde, sälig Lüt, yani kutsanmışlar topluluğuna ulaştırmıştı. Odin’i şeytanlaştıran Hıristiyan misyonerlerdir. Odin, kendi açısından önemli bir tanrıdır. Romalıların doğru olarak niteledikleri gibi, bir Merkür ya da bir Hermes’tir. Graal efsanesinin Merlin’inde bir doğa cini olarak yaşama geri dönmüş ve simyacıların çözmeye çalıştığı doğal gize, yani spiritus Mercurialis’e dönüşmüştür. Düş annemin ruhunun, benliğin Hıristiyan ahlakının sınırlarının dışında kalan, doğanın ve ruhun çelişkilerinin ve zıtlıklarının çözümlendiği daha geniş kesimine götürüldüğünü belirtiyordu.
Hemen eve dönmek için trene bindim. Çok büyük acıma karşın, yüreğimin derinlerinde garip bir neden yüzünden yas tutamıyordum çünkü yol boyunca, bir düğün kutlanırcasına dans müziği, kahkahalar ve neşeli sesler duydum. Bu olgu, acımın beni perişan etmesine ters düşüyordu. Kulağıma gelen canlı dans müziği ve neşeli kahkahalar acıma yoğunlaşmama engel oluyorlardı. Arada sırada acım beni çok kötü vuruyordu ama bir an sonra neşeli ezgiler beni yeniden etki altına alıyordu. Bir yanım duygusallık ve neşeyle doluyken, öbür yanım dehşet ve acı içindeydi. Birbirine karşıt duygular arasında gidip geliyordum.

Bu durumu şöyle bir varsayımla açıklayabiliriz: Ölüm bir anlığına ego açısından, ondan sonraki anda da ruh açısından ele alınıyordu. İlk durumda, ölümü, çoğu zaman, acımasız ve kötü güçlerin yaşama son vermesi sonucu başımıza gelen bir felaket olarak görürüz.
Öyledir de. Öyle değilmiş gibi davranmanın anlamı yok çünkü ölüm gerçekten acımasızlığın ürkünç bir parçası. Yalnızca fiziksel bir olgu olarak değil, ruhsal açıdan da acımasızdır. Bir insan bizden kopartılarak alınır, geriye de ölümün buz gibi sessizliğinden öte bir şey kalmaz. İletişim kurma umudu da yiter çünkü bütün köprüler bir darbede yıkılmıştır. Yaşamaya layık olanlar olgunluk çağında koparılıp alınır, hiçbir işe yaramayanlar da iyice yaşlanana dek yaşar. Bu durum, görmezlikten gelemeyeceğimiz acımasız bir gerçektir. Ölümün rastgeleliğini ve acımasızlığını yaşamak bizi öylesine vurur ki şefkatli bir tanrı, adalet ve iyi niyetin olmadığı kararına varırız.

Oysa başka bir açıdan bakıldığında, ölüm sevindirici bir olgudur. Sonsuzluğu düşündüğümüzde ölüm bir evlilik, bir mysterium coniunctionis’tir. Ruh eksik kalmış yarısına kavuşur ve böylece bütünlüğünü sağlar. Yunan lahitlerinde bu sevindirici öğe, dans eden kızlarla gösterilmiştir. Etrüsk mezarlarında da ziyafet sofralarıyla. Dindar Kabala hahamı Simon öldüğünde arkadaşları düğününü kutladığını söylemişlerdi. Bugün bile Ruhlar Günü’nde, mezarların üzerinde piknik yapma geleneği sürmektedir. Bu tür gelenekler, ölümün bayram kutlamalarına benzer bir olgu olduğu duygusunun ifadesidirler.
Annemin ölümünden birkaç ay önce, 1922 Eylülü’nde, beni çok etkileyen, babamla ilgili bir düş gördüm. 1869’daki ölümünden beri onu düşümde ilk kez görüyordum. Uzun bir geziden dönercesine düşüme yeniden girdi. Gençleşmiş gibiydi. Baba otoritesini vurgulayan görüntüsünü üzerinden atmıştı. Onunla kütüphaneme girdik. Neler yapmak istediğini öğrenmek beni çok mutlu etmişti. Ona karımı ve çocuklarımı tanıştırmayı, evimi gezdirmeyi ve ona o süre içinde yaşadıklarımı ve neler yaptığımı anlatmayı çok istiyordum. Ayrıca, o günlerde yayımlanan psikolojik tiplemelerle ilgili kitabımı da gösterecektim ama buna olanak olmadığını gördüm çünkü babam çok dalgın görünüyordu. Sanki benden bir şey isteyecekti. Bunu sezinlediğim için kendimden söz etmekten vazgeçtim. Babam bana, psikolog olduğuma göre, evlilik psikolojisinden söz etmek istediğini söyledi. Tam evliliğin karmaşıklığıyla ilgili uzun bir açıklamaya girişecekken uyandım. Düşe hiçbir anlam veremedim. Annemin ölümüyle bir bağlantısı olabileceği de, annem 1923 yılının Ocak ayında ansızın ölünceye dek aklıma gelmedi.

Annemle babamın evliliği mutlu bir evlilik değildi. Zorlayıcı olaylar ve sabır sınavlarıyla geçmişti. Her ikisi de çiftlerin yaptığı olağan hataları yaptılar. Düş annemin ölümünü haber veriyordu, çünkü babam, aralarındaki ilişki yeniden başlayacağı için yirmi altı yıl sonra bir psikoloğa evlilik sorunlarıyla ilgili yeni görüşleri ve bilgileri sorma gereğini duymuştu. Zamanla kısıtlı olmadığı durumda bile bazı şeyleri anlayamamıştı ve bu nedenle, değişen zamanları yaşama şansına sahip canlılardan birine başvurarak yeni ve değişik görüleri öğrenmek istiyordu. Verilmek istenen mesaj buydu. Kuşkusuz, düşün öznel anlamını daha derinlemesine irdeleyebilirdim ama neden önceden sezinlemediğim annemin ölümünden hemen önce bu düşü görmüştüm? Düşün, yaşlandıkça kendime daha yakın hissettiğim babamla ilgili olduğu apaçıktı.

Bilinçdışı, zaman ve yer görecesi sonucunda, yalnızca duyumsal algılamaları kullanabilen bilinçten çok daha fazla bilgi kaynaklarına sahip olduğu için biz, ölümden sonra yaşamla ilgili mitimizi yalnızca bilinçdışının ani ortaya çıkışları ve düşlerdeki ipuçlarına dayandırabiliriz. Daha önce de söylediğim gibi bu değinmelere, kanıt bir yana, bir bilgi değeri bile yüklememiz olanaksızdır ama buna karşın, bunlar mitleri genişletmek için uygun temellerdir. Araştırıcı zihnin canlılığı için vazgeçilmez olan hammaddeyi sağlarlar. Mitsel imgelerin ara dünyasını kesip attığınız zaman zihin kuramsal katılıklara kurban düşer. Buna karşın, mitlerle fazla uğraşmak zayıf ve etkiye açık zihinler için tehlikelidir, çünkü bu tür zihinlerin belirgin olmayan göndermeleri somut bilgi sanmaları ve yalnızca fanteziler üretmeleri olasılığı vardır.

Öbür dünyayla ilgili yaygın bir mit de yenidendoğuşta odaklaşan düşünceler ve imgelerdir.
Entelektüel kültürü bizimkine oranla çok daha karmaşık ve eski olan bir ülkede (kuşkusuz Hindistan’ı kastediyorum) yenidendoğuş, bize, dünyayı Tanrı’nın yarattığı ya da bir spiritus rector olduğu düşüncesi nasıl doğal geliyorsa öylesine doğal gelir. Kültürlü Hintliler, bizim onların düşüncesine katılmadığımızı bilirler ama bu onları hiç rahatsız etmez. Doğu ruhuna göre, amaçsız bir tekerlek sonsuza dek dönercesine, ölüm ve doğum birbirini sürekli izler. İnsan doğar, bilgi edinir ve ölür. Sonra baştan başlar. Yalnızca, Buddha’da bir amaç düşüncesi vardır. O da dünyasal varoluşun üstesinden gelebilmektir.

Batı’nın mitsel gereksinimi, “başlangıcı” ve “amacı” olan evrimsel bir evrenin yaratıldığı düşüncesine yatkındır. Batılı, başlangıcı olan ve sonra da sona eren bir yaratılışa isyan eder ve değişmeyen, kendisiyle yetinen ve sonsuza dek dönüp duran bir olaylar çarkını kabul edemez. Buna karşın Doğulu, bu düşüncede aykırı bir yön bulmaz. Anlaşılan, dünyanın doğasıyla ilgili bir düşünce birliği olmadığı gibi, çağdaş astronomlar arasında da bu düşünceyle ilgili bir anlaşma yok. Batılı insan durağan bir dünyanın anlamsızlığına dayanamaz. Anlamı olduğunu düşünmek zorundadır. Doğulunun böyle bir varsayıma gereksinmesi yoktur çünkü kendisi bu düşüncenin somutlaşmış halidir. Batılı dünyanın anlamını tamamlamak gereksinimi içindeyken, Doğulu dünyayı ve varoluşu kendisinden uzaklaştırmaya çalışarak anlamı insanın kendisinde gerçekleştirmeye çalışır (Buddha).
Bence her ikisi de haklı. Batılı insan tümüyle dışadönük, Doğulu insansa tümüyle içedönük izlenimi verir. İlki, anlamı nesnelere yansıtarak onlarda anlam olduğunu varsayarken, ikincisi anlamı içinde hisseder. Oysa anlam hem dışta hem de içtedir.

Yenidendoğuş düşüncesi karma’dan ayrı bir düşünce olarak ele alınamaz. Sorun, bir insanın karma’sının yalnızca ona ait olup olmadığı. Kişiye özgüyse, o insanın yaşama girdiği anda sahip olduğu önceden saptanmış kaderi, ondan önceki yaşamlarının elde ettiklerini gösterir ve bu nedenle kişisel bir süreklilik var demektir, ama doğum ânında kişiye özgü olmayan bir karma o kişiyi egemenliği altına alıyorsa, o zaman o karma, kişiye özgü bir süreklilik olmadan yeniden doğmuş demektir.

Müritleri Buddha’ya iki kez karma’nın öznel olup olmadığını sormuşlar. Her kez soruyu yanıtlamamış ve o konuya girmemiş. Bunu bilmenin, bir insanın varoluş hayallerinden kurtulmasına yardımcı olamayacağını söylemiş. Buddha müritlerinin Nidana Zinciri, yani doğum, yaşam, yaşlılık ve ölüm ve acı çekmenin nedenleri ve sonuçları üzerinde düşünceye dalmalarının daha yararlı olacağı kanısındaydı.

Karma’nın geçmişteki yaşamlarımın sonucu mu ya da daha doğrusu, mirasları benliğimle birlikte doğdukları için atalarımın elde ettiği bir şey olup olmadıklarını bilemem. Ben, atalarımın yaşamlarının bir birleşimi miyim ve o yaşamlar benim bedenimde mi yeniden somutlaşıyor? Geçmişte belirli bir kişilik olarak mı yaşadım ve o yaşamda şu anda bir çözüm arayabilecek kadar geliştim mi? Buddha bu soruyu yanıtlamamış. Sanırım, o da tam olarak bilmiyordu.

Daha önceki yüzyıllarda yaşadığımı, henüz yanıtını bilmediğim sorularla karşılaştığımı ve bana verilen görevi yerine getiremediğim için yeniden doğmak zorunda kaldığımı kolayca varsayabilirim. Öldüğümde yaptığım şeyleri beraberimde götüremeyeceğime göre, sonunda ellerim boş kalakalacağıma, o zamana kadar bir şeyler yapmam gerekir. Büyük bir olasılıkla Buddha da böyle düşünmüş çünkü müritlerinin yararsız düşüncelerle zaman kaybetmemesi için çalışmış.

Yaşamımın anlamı, yaşamın bana yöneltiği sorudadır ya da tam tersi, ben kendim dünyaya yöneltilen bir soruyum ve yanıtımı ona söylemezsem onun verdiği yanıtına bağlı kalmak zorunda kalırım. Bu, insanüstü bir yaşam görevi ve ancak çok büyük emekle ve zorlukla başarılabilecek bir iş. Belki de atalarımın zihnini, yanıtını bir türlü bulamadıkları için sürekli meşgul eden soru da buydu. Faust’tan, sonunda bir çözüm olmadığı için mi öylesine etkilenmiştim? Ya da beni etkileyen, Hıristiyanların yitirdikleri ve Nietzsche’nin sonunu hazırlayan yaşamın dionizyen yönü müydü? Ya da çözmesi zor bilmecelere dönüşen Germen ve Frenk atalarımın huzur nedir bilmeyen Odin’i ve Hermes’i miydi? Atalarımın yaşamlarının sonucu ya da daha önceki bireysel yaşamımda elde ettiğimi hissettiğim şey, bireyselliği olmayan ve bugün herkese baskı yapan bir arketipin özellikle bende sürmesi de olabilir. Örneğin bu arketip, Teslis’in yüzyıllar boyunca süren gelişmesi ve onun dişi öğeyle karşılaşması ya da kötülüğün kökeniyle ilgili süregelen agnostik soru ya da başka bir deyişle, Hıristiyanların eksik Tanrı imgesi de olabilir.

Ayrıca, bir bireyin çabasıyla bir sorunun dünyaya katılabileceği ve bir bireyin o soruya bir yanıt bulması gerekebileceği olasılığını da göz önünde bulunduruyorum. Böyle bir durumda, soruyu soruş biçimim ve ona verdiğim yanıt yetersizse, benim karma’ma sahip başka bir bireyin (ya da benim) tam bir yanıt bulabilmesi için yeniden doğması gerekir. Dünyanın böyle bir yanıta uzun bir süre gereksinmesi olmayabilir; bu nedenle, o konularla ilgilenen ve onlarla uğraşabilen biri gerekene dek yeniden doğmam ve birkaç yüzyıl huzurum sürer. Yeniden etkili olana dek bir dinlenme dönemine girebileceğini düşünüyorum.

Ne karma düşüncesi, ne bireysel yenidendoğuş ve ne de ruhların bir bedenden başka bir bedene girme sorunsalı zihnimde bir açıklığa kavuştu. Hintlilerin yenidendoğuşla ilgili kuramlarını önyargısız dikkatle dinliyorum ve bir bireyde ya da herhangi bir şeyde yenidendoğuşu gösteren gerçek bir işaret olup olmadığını anlayabilmek için dünyayı izliyorum. Doğal olarak Batı’daki yenidendoğuş inancından kaynaklanan birçok tanıklıkları saymıyorum. Herhangi bir inanç, yalnızca inanç olgusunun varlığını gösterir ama o inancın içeriğiyle ilgili bilgi vermez. Bir inancı kabul edebilmem için onun deneysel ifadesini görmem gerekir. Dikkatle izlememe karşın son zamana dek bu konuda hiçbir işaretle karşılaşmadım ama kısa bir süre önce, ölmüş bir tanıdığımın yenidendoğuş sürecini belirttiğini varsayabileceğim bir dizi düş gördüm, ama başkalarında da bu tür düşler görüp görmediğini bilmediğim için karşılaştırma olanağım olmadı. Gözlemim tek ve öznel olduğu için yalnızca varlığına değinmekten öte bir şey söyleyemem. Ortaya kesin bir yargı koyamam, yalnızca bu deneyimden sonra yenidendoğuşa farklı baktığımı söyleyebilirim.

Yaşamın “orada” sürdüğünü varsayarsak ruhun yaşaması için zaman ve yer gereksinimi kalmadığından yaşamın ruhsal düzeyde sürdüğünü düşünmek zorundayız. Ruhsal varoluş ve daha da önemlisi, burda ele aldığımız iç dünyamızın imgeleri, öbür dünyadaki yaşamla ilgili mitsel düşünceler oluşturabilmek için yeterli malzemeyi sağlıyorlar ve ben o yaşamın imgeler dünyasının bir devamı olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle ruh, öbür dünyanın ve ölülerin dünyasının yer aldığı bir varoluş olabilir.

Psikolojik bağlamda, öbür dünyadaki yaşam, yaşlılık döneminin ruhsal yaşamının mantıklı bir devamı gibi görünüyor. Yaş ilerledikçe insanın yaşamında içsel imgeler üzerinde düşünmek ve onları yansıtmak daha önemli bir rol oynamaya başlar. “Senin ihtiyar, düşleri düşleyecek,” demek, yaşlı insanların ruhlarının taşlaşmamış ya da dumura uğramamış olduğunu söylemek demektir – sero medicina paratur cum mala per longas convaluere moras.62 İnsan yaşlılık döneminde, kendisini geçmişin içsel ve dünyasal resimlerinin yardımıyla tanıyabilmek için zihin gözünün önünden anıların geçmesine izin verir ve düşünür. Platon’un görüşüne göre felsefe ölüme hazırlıksa, bu durum da, öbür dünyada varoluşa hazırlıktır. İçsel resimler kişisel geçmişimde yolumu kaybetmememi sağlıyorlar. Çoğu yaşlı insan geçmiş olayları yeniden inşa etmeye kendini çok kaptırır ve o anıların tutsağı olur. Oysa bu anılar yansıtılabilirse ve resimler yorumlanabilirse, geçmişe dönüş bir “reculer pour mieux sauter”e63 dönüşebilir. Ben, yaşamım yoluyla dünyaya giren, süren ve sonra da dünyadan çıkan çizgiyi görmeye çalışıyorum.

Genelde insanların öbür dünyayla ilgili oluşturdukları düşüncelerin büyük bir bölümü umutlardan ve önyargılardan oluşur ve bunun sonucunda, öbür dünyanın hoş bir yer olduğu düşlenir. Ben böyle olduğunu açıkça göremiyorum. Ölümden sonra, ruhumuzun bir çiçek bahçesine geçeceğini hiç sanmam. Öbür dünyada her şey iyi ve hoş olsaydı, bizimle kutsanmış ruhlar arasında dostça bir iletişim olur, doğumumuzdan önceki dönemde iyiliğe ve güzelliğe gark olurduk. Oysa böyle bir şey olmuyor. Bu dünyadan göçenlerle bu dünyada olanlar arasında neden bu denli aşılmaz engeller var? Ölülerle karşılaşma olaylarının en azından yarısı, karanlık ruhlarla ilgili ürkünç olaylardır ve ölüler dünyasının, geride kalanların acılarına hiç aldırmadan buz gibi bir sessizliği sürdürmesi bir kuraldır.

Bu beni kaçınılmaz bir düşünceye götürüyor. Bence dünya, zıt kutuplar kuralının geçerli olmadığı bir öbür dünyanın olamayacağı bir bütünlük içinde. Orada da doğa var ve o da Tanrı’ya ait. Ölümden sonra girdiğimiz yaşam da, Tanrı ve doğanın bilebildiğimiz parçası kadar yüce ve ürkünç olacak. Acıların tümüyle biteceğini de düşünemiyorum. 1944 yılında imgelerle ilgili yaşadıklarımın (bedenin yükünden kurtulma ve anlamı algılayabilme) beni çok mutlu ettiği doğru ama o zaman da karanlık bir şeyler vardı ve insan sıcaklığı garip bir biçimde yok olmuştu. Yoluma çıkan kara taşı anımsıyor musunuz? Simsiyahtı ve en sert granitten yapılmaydı. Bunun anlamı ne? Yaratılışın aslından gelen kusurlar olmasaydı, bu denli bir yaratma dürtüsü ve hâlâ tatmin edilmesi gerekenlere karşı böylesine bir istek sürüp gider miydi? Tanrılar insanla ve yaratılışla ya da Nidana Zinciri’nin sonsuza dek sürmesiyle neden ilgilensinler ki? Buddha acı veren varoluş yanılgısından söz ediyor, Hıristiyanlar da bu dünyanın sonunun bir an önce bitmesini umuyorlar.

Bana, öbür dünyada da belirli kısıtlamalar var gibi geliyor. Sanırım ölülerin ruhları özgürleşme sınırlarının nerede bittiğini ancak zamanla öğreniyor. “Orada” bir yerlerde, dünyadaki koşullanma gereksiniminde de olduğu gibi, ölümden sonra olgusuna son verme çabasında olan bir karar vericinin olması gerekir. Yaratıcı niteliği olan o karar vericinin hangi ruhların yeniden yaşama döneceklerini saptaması gerektiğini düşünüyorum. Sanırım bazı ruhlar üç boyutlu yaşamsal varoluşu sonsuzluğa yeğ tutuyorlardır. Bu da, büyük bir olasılıkla, yaşadıkları sürede ne kadar kusuru ve kusursuzluğu öteki tarafa götürdüklerine bağlı. Ruh belirli bir anlayış düzeyine ulaştıktan sonra, üç boyutlu bir yaşam çekiciliğini yitirebilir ve anlayış bütünlüğü yeniden cisimleşme isteğini körelttiği için, yeniden dönmesine gerek kalmayabilir. Böyle bir durumda ruh, üç boyutlu dünyadan yok olur ve Budistlerin “Nirvana” dedikleri duruma ulaşır. Buna karşın, ruh hâlâ karma’dan kurtulamamışsa, yeniden istekleri olacağı ya da tamamlanmış bir şeylerin olduğunun farkında olduğu için yaşama yeniden geri döner.

Bana gelince; doğmamın en önemli nedeni, anlayabilmek için içimde duyduğum sonsuz istek olmalı çünkü yapımdaki en güçlü nitelik bu. İçimdeki doyumsuz anlama dürtüsünün, neyin ne ve nasıl olduğunu anlayabilmem ve bilinmeyenin cılız ipuçlarından mitsel kavramlar oluşturabilmem için bir bilinç yaratmış olabileceğini düşünüyorum.
Bir parçamızın sonsuzluk için korunduğunu gösteren somut bir kanıt yok. Fiziksel ölümden sonra ruhumuzdaki bir şeyin sürdüğü olasılığından öte bir şey söyleyemeyiz. Böyle bir şey varsa, var olmayı sürdürenin kendisinin bilincinde olup olmadığını da bilmiyoruz. Bu konuda bir düşünce oluşturmak istiyorsak, kişilik bütünlüğünden ayrılmış ruhsal kopukluklardan öğrendiklerimize başvurabiliriz. Birçok vakada, bütünden kopmuş bir kompleks kendini ayrı bir bilinci varmışçasına bir kişilik olarak ortaya koyar. Akıl hastalarının duyduğu seslerin kişilik kazanması bundandır. Uzun bir süre önce, doktora tezimi hazırlarken kişiliğe dönüşmüş kompleksler üzerinde çalışmıştım. Bu kompleksleri bilinçliliğin sürmesine kanıt olarak değerlendirmek de olasıdır. Beynin zedelenmesi sonucu beyne kan ya da ciğerlere ciddi bir biçimde hava gitmemesi durumlarında, böyle bir varsayımı destekleyici bazı şaşılası gözlemler yapılmıştır. Her iki tür vakada da bilincin tümüyle yitirilmesi olgusuna dış dünyayla ilgili algılamalar ve çok canlı düş deneyimleri eşlik eder. Böyle durumlarda, bilincin merkezi olan serebral korteks işlevini yerine getiremez. Bu olgunun nedeni henüz anlaşılamadı. Bu vakalar en azından, kesin bir bilinçsizlik içindeyken bile bilinçli kalabilmek için öznel bir direnme çabasının varlığına kanıt olarak gösterilebilir.
Sonsuzluğun bir parçası olan insanla, zaman ve yere bağımlı insan arasındaki bağlantıyla ilgili zor sorunsal, gördüğüm iki düşle aydınlandı.

1958 Ekimi’nde, gördüğüm ilk düşte, lens biçiminde iki parlak metal cismin evimin üzerinden göle doğru dar bir kavis çizerek hızla ilerlediğini gördüm. İki UFO’ydu bunlar. Sonra başka bir cismin bana doğru uçtuğunu fark ettim. Teleskop merceği gibi yusyuvarlaktı. Dört yüz ya da beş yüz metre ilerde bir an durdu ve sonra uçup gitti. Ondan sonra hemen, başka bir tanesi hızla bana doğru gelmeye başladı. O da mercek biçimindeydi ama ucunda bir kutuya benzer büyülü bir fenerin asılı olduğu metal bir uzantı vardı. Bu kez, o cisim, altı ya da yedi yüz metre ilerde tam karşımda durdu. Şaşkınlık içinde uyandım. Hâlâ düşte gibiydim. “UFO’ların bizim yansıtmalarımız olduğunu sanırız, oysa biz onların yansıtmalarıymışız. Büyülü fener beni C.G. Jung olarak yansıttı ama bu aracı kim kullanıyor?” diye düşündüm.

Daha önce de benlik ve ego sorunsallarıyla ilgili bir düş görmüştüm. Düşte tepelik bir yerde, dar bir yolda yürüyüşe çıkmıştım. Işıl ışıl bir güneş vardı ve olduğum yerden tüm çevreyi görebiliyordum. Yolumun üzerine küçük bir kilise çıktı. Kapı aralıktı. İçeriye girdim. Kilisenin içinde, Meryem Ana’nın resminin ve haçın yerine, çok güzel düzenlenmiş bir çiçek demetinin olması beni çok şaşırttı. Mihrabın önünde, yerde, yüzü bana dönük meditasyon yapan bir yoginin lotus pozisyonunda oturduğunu fark ettim. Ona daha yakından baktığımda, yüzünün benim yüzüm olduğunu anladım. Dehşet içinde uyanırken, “Demek ki beni düşünen o! Bir düşü var. Düş de benim,” diye düşündüm. Uyandığında ben yok olacaktım.
Bu düşü 1944 yılındaki hastalığımdan sonra görmüştüm. Bir benzetme var burada: Benliğim meditasyon yaparak dünyadaki cismimi düşünüyor. Başka bir deyişle benliğim, bir insanın denize dalmak için dalgıç giysisi giymesi gibi, üç boyutlu varoluşa girebilmek için insan biçimine bürünüyor. Öbür dünyadaysa varoluşu yadsıdığı zaman, düşteki kilisenin simgelediği gibi dindarlaşıyor. Dünyadaki biçimiyle üç boyutlu dünyanın deneyimlerinden geçebiliyor ve daha da bilinçlenerek gerçekleşmeye doğru bir adım daha atmış oluyor.
Düşteki yogi, benim, aşağı yukarı doğumdan önceki bütünlüğümü ve Uzakdoğu’yu simgeliyordu. Uzakdoğu düşlerde, genelde, bizimkine ters düşen yabancı bir ruhsal durum anlamına gelir. Yoginin meditasyonu, büyülü bir fener gibi, benim deneysel gerçekliğimi “yansıtıyor”du. Kurala göre bu nedensel ilişkiyi tersinden görürüz, yani bilinçdışının ürünlerinde Mandala simgeleri keşfederiz. Bunlar, bütünlüğü temsil eden dörtlüden oluşmuş (quatern) dairesel biçimlerdir ve bütünlüğü ifade etmek istediğimizde bu biçimleri kullanırız. Merkezimiz ego bilincidir, dünyamız da egonun odak noktasında yoğunlaşan ışık alanıdır ve açık olmayan gizemli dünyaya, gördüğümüz gölgeli biçimlerin ne dereceye kadar bilincimizden kaynaklandığını ya da kendilerine özgü bir gerçeklikleri olup olmadığını hiçbir zaman bilmeden, bu odak noktasından bakarız. Yüzeysel gözlemci ilk varsayımlarını yeterli bulur. Oysa daha yakından gözlemlendiğinde, kurala göre bilinçdışının imgelerini bilincin üretmediğini ve bu imgelerin kendilerine özgü bir gerçekleri ve tutumları olduğunu görürüz ama buna karşın onları gene de yüzeysel bir biçimde marjinal olaylar olarak nitelemekten vazgeçmeyiz.

Bu iki düşün amacı, ego bilinciyle bilinçdışı arasındaki iletişimi tersine çevirmek ve bilinçdışının deneyimsel kişiliği sağlayan öğe olduğunu ortaya koymaktı. Bu tersine dönme, “öteki taraf”ın gözünde gerçek olanın bilinçdışı varlığımız olduğu ve belirli bir amaçla oluşturulmuş bilinç dünyamızın, bir düş sürdüğü sürece onu gerçek sanmamız gibi, aslında bir hayal olduğu varsayımına yol açıyor. Bu durumun Doğu felsefesindeki Maya64 kavramına çok benzediği açıktır.

Bu nedenle, bilinçdışı bütünlüğümüzün tüm fiziksel ve ruhsal olayların arkasındaki gerçek olduğuna inanıyorum. Bu öğe tam bir gerçekleşmeyi sağlamaya çalışmaktadır ve bu gerçek, insanın tümüyle bilinçli olabilmesidir. Bilinçliliği elde etmek genel anlamda kültür demektir ve bu sürecin özü ve kalbi kendini tanıyabilmektir. Doğu felsefesi benliği, tartışmasız, kutsal varsayar; eski Hıristiyanlığa göre de kendini tanıma, Tanrı’yı tanımaya giden yoldur.
İnsan için can alıcı soru şudur: Sonsuzluğun bir parçası mısın, yoksa değil misin? Tüm yaşamının kriteri budur. Asıl olanın sonsuzluk olduğunu bilsek, ilgimizi boş şeylere vermekten ve hiçbir önemi olmayan amaçlara yönelmekten vazgeçebilir miyiz? Bunu yapabilsek, dünyayı, sahibi olduğumuzu sandığımız güzellik ve yetenek gibi iyi nitelikleri bize vermesi için zorlayabilirdik. Bir birey, ne kadar yapay sahiplenmelere yönelirse, önemli şeylere karşı duyarlılığı ve yaşamdan elde ettiği doyum o kadar azalır. Kısıtlı amaçları olduğu için kendisini kısıtlanmış hisseder. Bunun sonucunda da kıskançlık ve haset duygularına kapılır. Bu yaşamda, yani buradayken sonsuzlukla bir bağlantımız olduğunu anlayabilirsek isteklerimiz ve tutumumuz değişir çünkü sonuç olarak, özüne sahip olduğumuz bir şey olduğunu varsayarız. Bu düşünceyi içimizde oluşturabilirsek yaşamımız boşa geçmemiş olur. Başka bireylerle olan ilişkilerimizde de önemli olan, ilişkide kısıtlayıcı bir öğenin olup olmadığıdır.

Sonsuzluk duygusu ancak en dışta olana bağlı olmakla elde edilebilir. İnsanoğlu için en büyük kısıtlama “benliği”dir ve, “Ben yalnızca buyum!” düşüncesinde kendini gösterir. Yalnızca, benliğin dar sınırlarının bilincinde olmamız bilinçdışının sonsuzluğuyla bir bağ kurabilmemizi sağlar. Bu gerçeği kavrayabildiğimizde, hem kısıtlı hem de sonsuz olduğumuzu anlayabiliriz. Bunlar iç içe geçer ve hem o hem de öbürü olabiliriz. Öznel birleşimimizin tek olduğunu, yani tümüyle kısıtlı olduğumuzu bilmekle, sonsuzluğun bilincine varabilecek gücü elde etmiş oluruz. Ama ancak o zaman!
Yaşam alanını genişletmek ve ne pahasına olursa olsun mantıksal bilgiyi çoğaltmak amacını taşıyan çağımızda, bir insanın başkalarıyla karşılaştırılamayacak tekliğini ve sınırlarının bilincine varmasını istemek zor bir iş. Tek olma ve kısıtlama aynı anlama gelir. Onlar olmadan sınırsızlık algılanamaz, bilinçli de olunamaz ve sonuçta ortaya, büyük sayılarla sarhoş olan ve siyasi güç kazanmak hırsıyla dolup taşan hayalî bir kimlik çıkar.
Çağımız yalnızca bu ânı ve burayı vurgulamaya başladı ve bunun sonucunda insanı ve insanın dünyasını şeytanlaştırdı. Diktatörler olgusu ve onların neden olduğu tüm acıların kaynağı, üst düzeydeki akıllıların dar görüşü sonucu insanın fizikötesine ulaşma isteğinin elinden alınması ve onlar gibi, bilinçsizliğin kurbanı olmasıdır. Oysa insanın görevi bunun tersidir. Görevi, bilinçdışından yükselmeye çalışan malzemeyi bilince yükseltmektir. Ne bilinçsizlikte inat etmeli ne de benliğindeki bilinçdışı öğelerle özdeşleşmekle yetinmelidir. Böylece, giderek daha çok bilinç yaratmak olan kaderine ihanet etmemiş olur. Söyleyebileceğimiz kadarıyla, insanın varoluşunun tek nedeni, yalnızca var olmanın karanlığına bir ışık tutabilmektir. Bilinçdışının bizi etkilediği gibi, bilincimizin artmasının da bilinçdışını etkileyeceğini bile varsayabiliriz.

Carl Gustav Jung
Anılar, Düşler, Düşünceler
Almanca Aslından Çeviren: İris Kantemir


62. (Lat.) İllet uzun süre güçlenirse hazırlanacak ilaç için çok geç kalınmış olur. (Romalı şair Ovidius’tan) (Y.N.)
63. (Fr.) Daha uzağa atlamak için geri gitmek. (Y.N.)
64. (Sanskritçe) Yanılsama. Hindu felsefesinin, özelilkle de Vedanta sistemine bağlı Advaita (Tekçilik) okulunun temel bir kavramıdır. (Y.N.)

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz