Anaerkil Toplum ve Kadın Hakları – Erich Fromm

0
366

Bachofen’in ilk kez 1861’de yayınlanmış olan “Anne Haklan” yaklaşık aynı zamanda basılmış olan iki bilimsel yayınla aynı kaderi paylaşmıştır: Darwin’in “Türlerin Kökeni” ve Marx’ın “Ekonomi Politiğin Eleştirisi” dir bunlar (ikisi de 1869 basılmıştır). Her üç çalışma da özel bilimsel disiplinleri ele almış, ne var ki yine her üçü de, kendi uzmanlık alanlarının dar sınırlarının çok dışına çıkan bilgin ve yeni yetmelerden tepkiler almışlardır.

Marx ve Darwin söz konusu olduğunda, durum açıktır ve fazlaca bir yorum gerektirmez. Bachofen’in durumu ise, çeşitli nedenlerle, daha da karmaşıktır. Her şeyden önce, anaerkillik konusunun burjuva toplumunun devamı için hayatî olan sorunlarla pek az bir ilgisi vardır. İkincisi, anaerkil teoriye onay, hem ideolojik, hem de politik olarak birbirine karşı olan iki kamptan birden gelmiştir. Bachofen önce sosyalist kampta, ardından da oldukça belirsiz birkaç onyıllık aradan sonra, Klages ve Bâumler gibi antisosyalist filozoflarca yeniden keşfedilmiş ve övgüyle karşılanmıştır.

Bu iki aşırı ucun onayına karşın, günümüzün bazı resmî bilimcileri, onun çalışmalarına karşı neredeyse katı bir red cephesi ya da düpedüz bir cehalet cephesi oluşturuyorlar.

İlginçtir ki, bunların arasında sosyalist görüşten Heinrich Cunow gibileri de var. Yine de, son yıllarda anaerkillik, bilimsel tartışmalarda gittikçe büyüyen bir ilgi görmekte. Bazıları anaerkil görüşü reddediyor, bazıları kabul ediyor, ne var ki hemen hemen hepsi de konuya duygusal bir katılım gösteriyorlar.

Anaerkillik meselesinin neden böylesine duygusal tepkiler yarattığını ve hayatî sosyal çıkarlarla nasıl bağlantılı olduğunu anlamak bizce önem taşıyor. Ayrıca anaerkil teorinin hem devrimci ve hem de antidevrimci kamptan sempati toplamasının altında yatan nedenleri çözümlemek istiyoruz. Çünkü o zaman, bu sorunun günümüzün sosyal yapısı ve dönüşümleriyle olan ilgisini daha net olarak görebileceğiz.

Anaerkil tutuma karşı çıkıştaki ortak unsur, onun demokratik burjuva toplumundan uzaklarda kalmasıdır. Oysa eğer insan, mitosları, sembolleri, yasal kurumları ve benzerleriyle bir sosyal yapıyı araştırmak ve anlamak istiyorsa, bu uzaklık isteristemez gereklidir. Elbette bu türlü bir toplum anlayışı sadece özel yanlarıyla değil, temel psikososyal özellikleriyle de burjuva toplumundan köklü bir şekilde farklıysa… Bachofen bunu açık bir şekilde görmüştü. Girişte söylediği gibi:

“Anaerkil yapıyı anlamak ancak bir koşulla mümkün olabilir. Kişi kendi çağının düşüncelerini, ruhunu dolduran inançlarını terkedebilmeli ye kendini tümüyle farklı bir düşünce  dünyasının ortasına koyabilmelidir… Son neslin tavrını kendine başlama noktası olarak alan bilginler, böylece en eski çağlan anlamaktan açık bir şekilde uzaklaşmış olacaklardır” .

Bachofen’in bu ön koşulu, ister geçmişe “kayıp cennet” olarak bakanlar, isterse de geleceği “altın çağ” olarak değerlendirenler olsun, çağlarını reddedenlerde çok açık bir şekilde görülmektedir. Yalnızca şu anın eleştirisi, anaerkillik teorisi taraftarlarının hemen hemen paylaştıkları tek şeydir. İki grup arasında her türlü temel konuda görülen keskin karşıtlığa rağmen, hem anaerkil teorinin kendisinde, hem ele aldığı konularda değişik heterojen (birbirine benzemez) unsurların bulunması, karşı teorilerin birbirlerine yakın olduğu izlenimini vermektedir.

Bir grup teorinin bir yanını benimserken, ötekisi başka bir yanını benimser. Bu şekilde her iki taraf da kendilerine göre teorilerini savunacak savlar bulurlar.

Bâumler gibi tutucu yazarlar sosyal düşünceleri için geçmişe bakarlar. Öyleyse anaerkil teoriye sempatileri nereden doğmaktadır?

Engels, Bachofen’in kendisinin de açıkça ifade ettiği din lehindeki tavrını işaret eder:

“Tüm uygarlıkların ulaştıkları çok yüksek bir seviye vardır ve bu da dindir. însan varlığının her yükselişi ve düşüşü, bu yüce kattan kaynaklanan bir hareketten fışkırır”.

Bu tavır sadece Bachofen’e özgü bir yaklaşım değildir. Ancak bu türlü bir anlayış, kadınlar ve dinsel hassaslık arasında yakın bir bağlantı bulunduğunu varsayan teorisi için temel bir öneme sahiptir:

“Eğer anaerkilliğin özellikle bu ulu mühürü taşıması gerekiyorsa; esasta kadınsı doğasından dolayı, sevgi duygularıyla birleşmiş ilâhî varlığın derin anlamının kadına, en barbar çağlarda bile dine yönelmeyi tavsiye etmesi yüzündendir bu.”

Bu şekilde Bachofen dine yatkınlığı, kadının belirgin bir niteliği ve dini de, anaerkilliğin önemli bir özelliği olarak görür. Dini sadece bir kült ibadeti ve bilinci olarak kabul etmez. Teorisindeki en parlak düşüncelerden biri, insanın ruhsal yapısının belli bir dinle bağlantılı olduğu şeklindedir. Ne var ki burada ilişkiyi tepetaklak etmiş ve ruhsal yapıyı, dinden kaynaklandırmıştır.

Bachofen teorisinin romantik yanı, geçmişe karşı olan tutumunda daha da açık olarak görülür: O, sevgi ve ilgisini, büyük ölçüde, idealleştirdiği insanlığın en uzak geçmişine yöneltir.

Daha da önemlisi, ölüye duyulan saygıyı anaerkil kültürün en temel ve hayran olunacak özelliklerinden biri olarak görür. Liken Uygarlığı’ndaki anaerkilliği ele alırken, “bir ulusun tüm yaşam biçiminin ölüler dünyasına karşı olan tutumunda görülebileceği”ne dikkati çeker: “Ölüye saygı, insanın atalarına duyduğu saygıdan ayrılmaz, ataya duyulan saygı da geleneklere ve geçmişe yönelik sevgiden…” .

Anaerkil dünyevî gizemli kütle sıkıca bağlı olarak, anaerkil bakışın bir karakteristiği olan doğal yaşamın ölümcül ve karanlık yanını, vurgulayıp durur. Bu açıdan, Bâumler, romantik ve devrimci görüş arasındaki farkı açık bir şekilde gösterir:

“Eğer insan mitosları anlamak istiyorsa, geçmişin gücünün insan üzerinde yarattığı derin duyguları tanımalıdır. Benzer şekilde, devrimi ve devrimciliği anlamak istiyorsa, geleceğin ve potansiyelinin derin bir şekilde bilincinde olmalıdır. Bir görüşü tam olarak anlamak için de, insan onun, tarihin tek olası düşüncesi olmadığını anlamalıdır. Derinlemesine bir gelecek düşüncesi ve duygusuyla insan, aktif insan çabalarını, bilinçli aktiviteyi ve devrimci idealleri içeren başka bir tarih kavramını biçimlendirebilir. Bu çerçeve için de, insan zincirsiz ve özgür “şimdi”de yaşayıp, geleceği yaratır. Mitos çerçevesi içinde ise, insan “tüm bir doğum döngüsü” ve atadan oğula geçen kanbağıyla eskiden beri geçerli olan geleneklerle sarılmıştır. O, geçmişin bilinmeyen derinliklerinde kaybolan bir “bütün”ün parçasıdır… Eğer canlılar bu karara varmışlarsa, ölüler her zaman vardır. Onlar ölmemiş, sadece ebediyen dünyadan gitmişlerdir. Ataların varlığı hâlâ, sürmektedir ve soylarının toplumlarında hâlâ öğüt vermeye ve iyi işler yapmaya devam etmektedirler”.

Bachofen’in anaerkil ruhsal yapı kavramı ve onunla ilgili din kavramındaki en belirgin özellik, Anaerkil Toplum ve Kadın Haklarıun doğaya olan bağlılığı ile entellektüel ve ruhsal gerçeklere karşıt olarak maddî şeylere olan yönelimidir.

Anaerkillik maddeye bağlıdır ve gelişiminin dinsel aşaması, sadece bedensel hayatı kabul eder:

“Ataerkilliğin zaferi, kendisiyle birlikte doğanın tezahürlerinden ruhun kurtuluşunu ve insan varlığının maddî hayat yasalarının üzerine yüceltilmesini getirdi. Annelik ilkesi tüm dünya yaşam alanlarında ortak iken, erkek, ağır basan durumuyla gücünü ortaya koyuyor ve bu ilişkiden sıyrılıp, daha yüksek düzeyli işlerin bilincine varıyordu. Ruhsal hayat, bedensel varoluşun üzerine yükseliyor ve daha düşük varoluş alanlarıyla ilişki, fiziksel olanla sınırlanıyordu. Annelik, insanın fiziksel yanına aitti, hayvanlarla paylaştığı tek şeydi, babalık ruhsallık ilkesi ise, yalnızca erkeğe aitti. Burada o, dünyasal bağları kırıyor ve gözlerini göğün daha yüksek katlarına çeviriyordu” .

Öyleyse, Anaerkil Toplum ve Kadın Haklarının doğa ile olan ilişkisini iki temel özellik karakterize eder: Doğaya pasif bir şekilde teslimiyet ve akıl gücüyle ilgili şeylere karşıt olarak, doğal ve biyolojik değerleri öne çıkarmak. Anne gibi, doğa da anaerkil kültürün merkezidir ve insan türü doğa yüzünden (ya da doğa nedeniyle) hep çaresiz bir çocuk olarak kalacaktır.

“Anaerkil kültürde maddenin sınırlamasıyla karşılaşılır. Ataerkil kültürde ise, aklın ve ruhun evrimi söz konusudur. Anaerkil kültürde bilinçsiz bir yasasızlık vardır. Ataerkil kültürde ise, ferdiyetçilik… Burada doğanın üzerine yükselişi, eski engellerin yıkılışını ve (yaşlanan bir bedende sürekli dinlenme, huzurlu zevkler ve ebedî çocukluğun yerini alan) acılar içinde çabalayan bir Promete yaşamını buluruz. Annenin kendinde olanları özgürce verişi, buğday tohumunun kaderinde de karşımıza çıkan, gizemli Demeter’in yüce umudunun bir ifadesidir. Helen insanı ise, tam tersine her şeyi, en yüce şeyleri bile, kendisi için kazanmak ister. Mücadele içinde, baba doğasının bilincine varır ve kendisini, bir zamanlar ait olduğu materyalizmin üzerine yükseltir ve kendi ilâhiliğine doğru mücadeleye girer. Ve artık çocuk taşıyan kadındaki ölümsüzlük kaynağını aramaz.”

“Şimdi o, erkek yaratıcı ilkeyi arar ve bunu elde etmek uğruna bir zamanlar sadece anneyle özdeşleşmiş olan ilâhiliğini feda eder”

Anaerkil kültürün değerler sistemi; anneye, doğaya ve dünyaya pasif bir teslimiyet ve bunların merkezî rollerine uygunluk göstermek olarak belirir. Sadece doğal ve biyolojik olan değerlidir, ruhsal, kültürel ve rasyonel olanlar ise, değersizdir. Bachofen bu düşünce çizgisini çok açık bir şekilde ve tümüyle kendi adalet kavramında da sürdürmüştür. Burjuva yasasına karşıt olarak, burada anaerkil doğal yasa, içgüdüsel, doğal ve kanbağı ile ilgili değerlere dayanır. Anaerkil yasada mantıklı bir suç ve kefaret dengesi yoktur; onda egemen olan “doğal” kısas ilkesi ya da benzere benzerle karşılık vermektir.

Anaerkil toplumun “doğal yasası”ndaki bu kan bağına özel saygı, Bathofen’in Ashilus Oresteya yorumunda çok belirgin bir biçimde görülür. Sevgilisi Agustus uğruna Klitemnestra, kocası Agamemnon’u Truva Savaşıfndan dönüşte katleder. Agamemnon ve Klitemnestra’nın oğulları Orestes de bu cinayetin intikamını annesini öldürerek alır. Bunun üzerine eski ana Tanrıçalar olan Erineler (Öfkeliler) yaptığı iş için Orestes’in peşine takılırlar. Öte yandan o, ana rahminden değil de, Zeus’un başından çıkmış olan muzaffer ataerkilliğin yeni ilâhları, Apollon ve Athena tarafından korunmaktadır. Buradaki asıl çelişki nerededir? Anaerkil yasa için sadece tek suç vardır: Kan bağının çiğnenmesi. Erineler sadakatsiz eşi izlemezler, çünkü “onun katlettiği erkekle kan bağı yoktur”. Sadakatsizlik ne kadar kötü olursa olsun, Erineler’i ilgilendirmez. Ne var ki bir insan kan bağını çiğneyince, hiçbir haklı ve mazur görülebilir dengeleyeci sebep, suçluyu doğal kısasa kısasın merhametsiz sertliğinden kurtaramaz.

“Kadınlık, erkeksiApolloncu alanın bilinçli ve kasıtlı eylemlerine karşı olarak, sevgi ve kan bağının alanıdır” .

Kadınlığın kategorileri “gelenek, nesil, kan ve doğurma yoluyla yaşayan karşılıklı ilişkililiktir”. Bu kategoriler Bachofen’in eserinde somut anlamda kullanılır.

Erich Fromm
Anaerkil Toplum ve Kadın Hakları

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz