Dini İnançlarda Yaratım ve Kurtarma – Giorgio Agamben

ı. Peygamberler Batı tarihinde çabucak gözden kaybolur. Nebi figürü olmaksızın Yahudiliği anlamanın mümkün olmadığı doğruysa, peygamber kitapları Kutsal Kitap’ta her anlamda merkezi bir yer işgal ediyorsa, peygamberliği eylemde ve zamanda sınırlama eğilimindeki güçlerin Yahudiliğin içinde öteden beri çalıştığı da bir o kadar doğrudur. Böylece Rabbi geleneği peygamberliği iö 587′ de Birinci Tapınağın yıkımıyla sona eren ideal bir geçmişle sınırlamayı benimser. “Son peygamberler, Hagay, Zekeriya ve Malaki’nin ölümünden sonra ilahi esin,” diye öğretir Rabbi’ler, “İsrail’i terk etti; yine de göksel mesajlar bat kol (kelime anlamı ‘sesin kızı,’ yani Tevrat’ın sözlü geleneği, yorum ve açıklaması) vasıtasıyla ulaşıyor ona.” Hıristiyanlık, aynı anlamda, peygamberliğin asli işlevini kabul eder ve hatta Eski ve Yeni Ahitler arasındaki ilişkiyi peygamberlik terimleriyle kurar. Ama, özellikle Mesih yeryüzünde ortaya çıkıp vaadi yerine getirdiğinden, peygamberin var olma nedeni ortadan kalkar ve Pavlus, Petrus ve arkadaşları kendilerini havari (yani “gönderilmiş”) olarak takdim ederler, asla peygamber olarak değil. Bu nedenle Hıristiyan geleneğinde peygamberlik iddiasında bulunanlar, Ortodokslukça kuşkuyla karşılanmaktan kurtulamaz. Benzer şekilde, peygamberlikle herhangi bir şekilde temas kurmak isteyenler, bunu ancak Kutsal Kitap’ı yeni bir tarzda okuyarak ya da kaybettiği

ilk anlamını vererek, Kutsal Kitap’ın yorumu aracılığıyla yapabilir. Hıristiyanlıkta olduğu gibi Yahudilikte de yorumbilgisi peygamberliğin yerini almıştır, peygamberin işi ancak yorum şeklinde uygulanabilir. Doğal olarak peygamber Batı kültüründe tamamen yok olmamıştır. Çeşitli kılıklarda ölçülü bir biçimde işini yapmayı sürdürüyor, hatta belki dar anlamda yorumbilgisel çevrenin dışında da. Bu yüzden Aby Warburg, Nietzsche ile Jakob Burckhardt’ı nebinin iki zıt türü olarak sınıflandırmıştı; ilkinin yüzü geleceğe ikincininki geçmişe dönüktü. Benzer bir biçimde Michel Foucault College de France’ daki ı Şubat ı984 tarihli dersinde antik dünyada hakikati dile getiren dört figürü birbirinden ayırıyordu: peygamber, bilge, uzman ve doğruyu söyleyen (parrhesiast). Bir sonraki dersinde onların soyundan gelenlerin izini modern felsefe tarihinde sürmeye davet etti. Ancak yine de bugün hiç kimse peygamberlik konumunu doğrudan kendisi için talep etmeyecektir, hiç değilse genel olarak.

2. İslamiyette peygamberin muhtemelen daha asli bir işlevi yerine getirmesi dikkat çekicidir. Sadece dar anlamda Kutsal Kitap’takiler değil, İbrahim, Musa ve İsa da peygamber olarak tanımlanmıştır. Bununla birlikte diğerlerinden üstün olarak Muhammed “peygamberliğin mührü” dür, kitabıyla peygamberlik (ki İslamiyette de Kuran’ın tefsiri şeklinde gizlice sürmekte) tarihini kesin olarak kapatan kişidir. Fakat İslami geleneğin, peygamber figürünü ve işlevini Tanrı’nın iki işine ya da eylemine sıkıca bağlaması manidardır. Bu öğretiye göre Tanrı’ da iki farklı iş ya da praksis (sünnet) vardır: yaratma işi ve kurtarma işi (ya da Emir). Peygamberler ikincisinde yer alır; uhrevi kurtuluş için aracılık işlevi görürler. Melekler birincisinde yer alır; yaratma işini temsil ederler (parolası İblis’tir-başlangıçta krallığın emanet edildiği ama Adem’e tapmayı reddeden melek). “Tanrı’nın” diye yazıyor Şehristani “iki işi ya da praksisi vardır: biri yaratımıyla ilgilidir, diğeri Emriyle. Emir işini yerine getirmek için peygamberler, yaratma işinde ise melekler aracı olarak hizmet ederler. Ve Emir yaratımdan daha yüce olduğundan Emrin aracısı (yani peygamber) yaratımın aracısından daha yücedir.” Hıristiyan teolojisinde ise Tanrı’ da birleşmiş olan her iki iş, Üçlemede iki farklı kişiye yüklenmiştir: Baba ve Oğul’a, kadir-i mutlak yaratıcı ile Tanrı’nın, gücünden yoksun bıraktığı kurtarıcıya. İslami gelenekte kurtarmanın sıralamada yaratımdan önde olması, takip eder gibi görünenin aslında önce olması çok önemlidir. Kurtarma yaratılanların cennetten kovulmalarına çare olmaz ama yaratımı anlaşılır kılan, ona anlamını veren de odur. Bu yüzden İslamda peygamberin ışığı varlıkların ilkidir (Yahudi geleneğinde Mesih’in adının dünyanın yaratılmasından önce yaratılmış olması gibi, ve Hıristiyanlıkta Oğul’ un Baba’ dan türemiş olmakla birlikte onunla eştözlü ve akran olması gibi). Ve hiçbir şey, kurtarma işinin yaratma işine olan önceliğini yine kurtarma işinin, yaratılanda herhangi bir haksızlığın ortaya çıkmasından önce gelen bir onarım ihtiyacı olarak sunulması kadar iyi ifade edemez. “Tanrı melekleri yarattığında,” diye bildiriyor bir hadis, “onlar başlarını gökyüzüne kaldırdılar ve sordular: ‘Efendimiz kiminlesin?’ O da cevap verdi: ‘Haksızlığın kurbanı olanlarlayım, ta ki hakları geri verilinceye kadar.'”

3. Araştırmacılar Tanrı’nın iki işinin Kuran’ın sadece tek bir ayetinde (“yaratmak da emretmek de O’na mahsustur. Kuran 7:54) birlikte ortaya çıkmasının anlamı üzerinde durmuşlardır. Bazı yorumculara göre ayet, tektanrıcı dinlerde kurtarıcı bir Tanrı’ya karşı yaratıcı bir Tanrı’yı koyan belirsiz bir çelişkiyi giderir (Gnostik ve Marsiyonist versiyonlarda bu karşıtlık vurgulanır; dünyanın yaratıcısı zalim bir Demiurgos karşısında dünyaya yabancı ve kefaretle kurtuluşun kaynaklandığı bir tanrı). Kökenleri ne olursa olsun yaratma ve kurtarma işinin tanrısal eylemin iki kutbunu oluşturması elbette İslama özgü değildir. Şayet Tanrı’nın, insanların belirleyici sorunlarını düşündükleri yer olduğu doğruysa, o halde bunlar insani eylemin de iki kutbunu oluşturur. Böylece iki işi bağlayan ilişki de bir o kadar ilginçleşir: iki iş farklıdır, hatta birbirinin zıddıdır, bununla birlikte birbirlerinden ayrılamazlar. Kim iş görüyor ve üretiyorsa o aynı zamanda yarattığını kurtarmalı ve özgürlüğe kavuşturmalıdır. Yapmak yetmez, yapılanı kurtarmayı bilmek de gerekir. Hatta, kurtarma görevi yaratma görevinden önce gelir, yapmanın ve üretmenin yegane meşruluğu yapılmış ve üretilmiş olanı kurtarma becerisidir neredeyse. Gerçekten de her insani varlıkta iki iş arasındaki sessiz ve karmaşık bağ tekildir; peygamber sözüyle yaratıcı sözünün birbirine son derece yakın ve birbirinden ayrı ilerleyişi, (durmaksızın üretmemizi ve ileriye bakmamızı sağlayan) meleğin gücü ile (bir o kadar durup dinlenmeksizin yaratım sürecini yeniden ele alan, yıkan ve durduran ve bu şekilde yaratım sürecini tamamlayan ve kurtaran) peygamberin gücünün ilerleyişi tekildir. Ve bu iki işi bir arada tutan zaman da bir o kadar tekildir, ritim de: kefaretin yaratımi izlemesi ama aslında ondan önce gelmesi gibi, yaratımın kefaretten önce gelmesi ama aslında onu izlemesi.

4. İslamda ve Yahudilikte kurtarma işi-öneminin derecesine bağlı olarak sıralamada yaratma işinden önce gelse de-bir yaratılmış varlığa emanet edilmiştir: peygamber ya da Mesih (Hıristiyanlıkta bu düşünce şöyle temellendirilir: Oğul Baba ile eştözlü olsa bile ondan türemiştir, yaratılmış değildir). Şehristani’nin yukarıda verdiğimiz sözleri, gerçekten de şöyle devam ediyor: “Ve şu hayrete şayandır: ruhsal varlıklar [melekler] doğrudan Emir’d en gelseler dahi yaratımın aracıları oldular, yaratılmış cismani varlıklar [peygamberler] ise Emir’in aracıları oldular.” Burada, hayret verici olan, yaratılmış olanın kefaretinin yaratıcıya (ya da doğrudan yaratıcı güçten gelen meleklere) değil de bir yaratılana emanet edilmiş olmasıdır. Demek yaratım ve kurtarma bir şekilde birbirine yabancı kalır; yani ürettiğimiz şeyi kurtarabilecek olan şey içimizdeki yaratım ilkesi değildir. Bununla birlikte, yaratma işini kurtarabilecek-ve kurtarması gereken-şey yine yaratma işinin sonucudur ve ondan gelir. Mevkide ve saygınlıkta önde gelen kendisinden aşağıda olandan türer. Öyleyse, dünyayı kurtaracak olan, ruhani, meleklere özgü güç (son tahlilde şeytani güç)-ki insanlar işlerini (isterse sanatsal ya da teknik işler, savaş ya da barışla ilgili işler olsun) onunla üretirler-değil, daha mütevazı ve cismani bir güçtür, yaratılmış varlıklar olarak insanların sahip olduğu bir güç. Ama peygamberde iki gücün bir şekilde buluştuğu anlamına da gelir bu; kurtarma işinin gözetmeni, onun varoluşu gereği yaratıma aittir.

5. Modern çağ kültüründe felsefe ve eleştiri peygamberin kurtarma işini miras edindi (önceleri kutsal alanda tefsire emanet edilmişti bu). Şiir, teknoloji ve sanat meleklere özgü yaratma işinin mirasçılarıdır. Ancak dini geleneğin sekülerleşmesi sürecinde bu disiplinler kendilerini son derece içsel bir şekilde birbirine bağlayan ilişkiye dair hafızanın tamamını peyderpey yitirdiler. İlişkilerini belirler gibi görünen karmaşık ve neredeyse şizofrenik mizaç buradan gelmektedir. Bir zamanlar şair şiirini anlatmayı bilirdi (“Şiiri nesirle açmak” diyordu Dante), eleştirmen de şairdi. Şimdi yaratma işini yitirmiş olan eleştirmen onu yargılıyor gibi yaparak öcünü alıyor; artık kendi eserini korumayı bilmeyen şair, kendini meleğin uçarılığına gözü kapalı teslim ederek bedel ödüyor. Aslında bu iki iş (özerk ve birbirinden bağımsız görünürler) aynı tanrısal gücün iki çehresidir; ve en azından peygamberle ilgili olduklarında tek bir varlıkta toplanırlar. Yaratma işi gerçekte peygamberin kurtarma işinden kopmuş bir kıvılcımdan ibarettir; kurtarma işi de meleklere özgü yaratımın kendi bilincine varmış bir parçasından. Peygamber bir melektir, tam da kendisini eyleme iten dürtüde, yaşayan bedeni aniden farklı bir aciliyetin sızısını hisseder. Belki bu sebeple antik biyografiler Platon’un aslında bir tragedya şairi olduğunu, ancak üçlemesini oynatmak üzere tiyatroya giderken Sokrates’in sesini işitip tragedyalarını yaktığını anlatırlar.
6. Bununla birlikte, deha ile yetenek nasıl ki şairin işinde birleşiyorsa (köken itibariyle farklı hatta karşıttırlar), yaratma işi ile kurtarma işi de, tek bir Tanrı’nın iki gücünü temsil ettikleri düşünülürse, bir şekilde içten içe birleşik kalır. Ne var ki işin statüsünü, yine yaratım ile yeteneğin değil, deha ile kurtarmanın attığı imzanın sonucu belirler. Bu imza üsluptur: adeta yaratıma direnen ve onun yaptıklarını geri alan karşı güçtür, esinlenmiş meleği susturan karşı ezgidir. Tersinden bakıldığında, peygamberin işinde üslup, yaratımın-tam da kurtarılma sırasında-kurtarmanın üzerine attığı imzadır; yaratımın kendi kefaretine direnirken, bütünüyle karanlıkta ve bütünüyle yaratılmış varlık olarak kalmanın ve bu yolla mahiyetini düşünceye sunmanın yollarını ararken kazandığı saydamsızlık ve neredeyse cüretkarlıktır.

Yaratımla herhangi bir şekilde asli bir ilişkide olmayan bir eleştiri ya da felsefe eseri avare dolaşmaya mahkumdur, aynı şekilde bir şiir ya da sanat eseri içinde eleştiri ihtiyacı barındırmıyorsa unutulmaya mahkumdur. Ama bugün, iki farklı özneye ayrılmış iki ilahi sünnet can havliyle bir buluşma noktası arıyor, yitirmiş oldukları birliği yeniden bulabilecekleri bir kayıtsızlık eşiği… Bunu da, yine amansızca ayrılmış kalacak olan rollerini değiş tokuş ederek yapıyorlar. Hölderlin, şiir ile felsefe arasında ayrılma sorunu bilinçlerde ilk kez kuvvetle su yüzüne çıktığında, Neuffer’e yazdığı bir mektupta felsefeyi “talihsiz şairin onurla sığınabileceği hastane” olarak anıyor. Günümüzde felsefe hastanesi kapılarını kapatmıştır. “Sağaltıcı” [curator] haline gelen eleştirmenler, sanatçıların bıraktıkları yaratma işini taklit etmek üzere pervasızca onların yerini alıyor, ve bu sırada iş göremez hale gelen sanatkarlar da kurtarılacak herhangi bir işin olmadığı bir kefaret işine kendilerini şevkle adıyor. Her iki durumda da yaratım ile kurtarma birbirinin üzerine inatçı, tutkulu çatışmalarının imzasını çakamıyor. İmzasız ve bölünmüş bir halde, biri bir diğerini bir aynanın karşısına oturtuyor. Ve oradan yansıyan görüntüde kendilerini tanıyamıyorlar.

7. Tanrısal-ve insani-praksisin iki işe bölünmesinin anlamı nedir? Eğer son tahlilde, statü farkına rağmen, bu iki iş kökünü ortak bir toprağa ya da töze salıyor gibiyse, birlikleri neye dayanmaktadır? Belki de onları ortak köklerine geri götürmenin biricik yolu kurtarma işini, yaratma gücünün bir yüzü olarak düşünmektir, meleğin eksik bıraktığı ve böylelikle kendine döndürülebilecek yüzü. Ve potansiyelin eylemden önce gelmesi ve onu aşması gibi, kefaret işi de yaratma işinin önündedir. Bununla birlikte kefaret, bir yaratma potansiyelinden başka bir şey değildir, muallakta kalır, kendine gelip kendini “korur.” Peki burada “korumak” ne demektir? Ne de olsa yaratımda, eninde sonunda kaybolmaya mahkum olmayan hiçbir şey yoktur: sadece her bir anın oynadığı rol kaybolmakla ve unutulmakla kalmayacaktır (ufacık jestlerin, anlık izlenimlerin, akıldan bir anda gelip geçenlerin, harcıalem ve güme giden sözlerin günlük hayhuyu hafızanın lütfunu ve kefaret arşivini fazlasıyla aşar), sanat ve ustalık eserleri de, uzun ve sabırlı bir emeğin meyveleri de er ya da geç yok olmaya mahkumdur. İslami geleneğe göre İblis-gözü yaratma işinden başka bir şeyi görmeyen melek-işte bu hatırlanamayacak kütle için, kaybedilmeye mahkum, biçimsiz ve bitimsiz kaos için durmaksızın yanıp yakınmaktadır. Yakınır, çünkü kaybedilenin Tanrı’ya ait olduğunu, yaratımın bütün işi unutulduğunda, bütün işaretler ve sözler okunamaz hale geldiğinde sadece kurtarma işinin silinemez bir iz bırakacağını bilmez.

8. “Korunmuş” bir potansiyellik ne demektir; eylemde tükenmek üzere basitçe eyleme geçmektense, sözgelimi kendini işte muhafaza edip orada yaşayan (“korunan”) bir yapma (ve yapmama) gücü ne demektir? Kurtarma işi burada yaratma işiyle noktası noktasına çakışır: tam da yaratım onu varlığa götürdüğü ve yanında bulunduğu anda bozar ve yapılanı yok eder. Kurtarmanın yaratmayla tutkulu dövüşünde askıya almayacağı ve işlemez hale getirmeyeceği ne jest vardır ne de söz, ne renk vardır ne de tını, ne arzu vardır ne de bakış. Meleğin biçimlendirdiğini, üretip okşadığını peygamber tekrar biçimsiz hale getirir ve seyreder. Gözleri, korunmuş olanı görür, ama ancak son günde kaybedilecekse. Ve nasıl ki bir sevgili, anca bedeninden ayrılıp bir imgeye dönüşmüş olduğunda belleğimizde bir anlığına belirirse, yaratma işi de artık her ayrıntısıyla hiçlikle kenetlenir.

O halde burada korunan nedir kesin olarak? Yaratılan varlık değil; çünkü kaybolur, kaybolmaktan başka bir şey yapamaz. Potansiyellik değil; çünkü yapılmış işin yok edilmesinden başka bir tutarlığı yoktur. Yani yaratılmış varlık ile potansiyellik artık, herhangi bir şekilde birbirinden farklı olamadıkları bir eşiğe girer. Bu da demektir ki, insani ve ilahi eylemin nihai figürü, yaratmanın ve kurtarmanın korunamayanda rastlaştıkları yerde ortaya çıkar. Bu rastlaşma sadece peygamberin koruyacağı bir şey yoksa, meleğin de artık yapacak başka bir şeyi yoksa gerçekleşir. Korunamaz olan iştir öyleyse: İçinde yaratma ile kurtarmanın, eylem ile temaşanın, işleyiş ile işlemezliğin her an ve hiçbir kalıntı bırakmaksızın aynı varlıkta (ve aynı hiçlikte) süregittiği iş. Asla geri gelmeyecek bir yıldız gibi bizden baş döndürücü hızla uzaklaşan ışıksız parıltısı buradan kaynaklanır.

9. Ağlayan melek kendini peygambere dönüştürür; şairin yaratımın yasını tutması da eleştirel kehanet, yani felsefe olur. Ama tam şimdi-kurtarma işi hatırlanamayan ne varsa unutulmaz olarak kendinde toplar gibi göründüğü zaman-bu iş bile dönüşür. Var olmayı sürdürür elbette, çünkü yaratma işinin aksine, kefaret işi ezeli ve ebedidir. Kurtarma yaratmayı ardında bıraktığı ölçüde onun gerekliliği korunmuş olanda tüketilmez, ama korunamaz olanda kaybolur. Doğumu, askıya alınmış bir yaratımdan olunca, sonu da artık amaçsız, anlaşılmaz bir kurtuluş olur. Bu sebeple yüce bilgi çok geç gelen, iş işten geçtikten sonra gelen bilgidir derler. Ardında bizim işlerimizi bırakmış olan bu bilgi hayatımızın son ve en değerli meyvesidir; artık bir şekilde bizimle ilişiği kalmamış olsa bile; tıpkı geride bırakmak üzere olduğumuz bir ülkenin coğrafyası gibi… İnsanlar ona en güzel bayram gününü, ezeli ve ebedi Şabatı, adamayı öğrenene kadar, bu yüce bilgi alelacele ve sessizce halledilecek bir kişisel mesele olarak kalacaktır. Ve böylelikle iki işin anlamını nihayet kavramış gibi tuhaf bir duyguyla kalakalırız; onların muammalı ayrılışının ve ardından söyleyecek bir çift lafımızın olmamasının …

Giorgio Agamben
Kaynak: Çıplaklıklar  – Alef Yayınları

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz