Altın Portakal’da En İyi film ödülünü kazanan Yönetmen İnan Temelkuran: Biz kaybettik, peki nerede?

Söyleşi: Zahit Atam
Yaşamımız eğitimden, kendimizi varetme çabamızdan, ahlaki ilkelerden, bir toplumsal çıkış aranışından adım adım uzaklaştırıldı.
12 Eylül’ün başarı mekanizmasının belirleyici hale getirdiği bir koyup en az üç alma mantığı insanı insani olmayan mekanizmaların tutsağı haline getiriyor. O nedenle bu atmosferde büyüyen kuşakları kaybediyoruz.

İnan Temelkuran’la Antalya Film Festivali’nde filmin gösteriminden sonra söyleşi yaptık. Henüz ödüller belli olmamıştı ve bizim favorimizdi. Film önemli estetik ve toplumsal sorunlara eğilen bir sinema geleneğinin parçası. Belirli açılardan gerilla tarzı film yapmanın bir örneği.
Düşük bütçeyle anlamlı bir metin üretmek ve bunu elindeki sınırlı olanaklarla görsel bir atmosfer kurarak film haline getirmek. Bütçe elbette yapılabilenleri ve sahneleri etkileyen bir şey. Ancak gerilla tarzı film yapmak denilince eldeki koşullardan etkileyici bir görsel atmosfer ve anlamlı bir anlatı oluşturabilmek temel hedeftir ki, ‘Bornova Bornova’ belki de metin görsellik ve toplumsal doku anlamında en ideal bileşime sahip filmdi.

»12 Eylül esintileri taşıyan bir atmosferiniz ve gerçekten kaybetmiş bir kuşağın dünya görüşünden, hayatta varolma çabasından, insan olarak tükenmiş ilişkilerinden yola çıkarak ‘Bornova Bornova’ filmini yaptınız. Neler düşünürsünüz 12 Eylül ve ardından gelen 3 kayıp kuşak üzerine…Bazen şöyle düşünürüm, öylesine bitmiş bir eğitim sistemine sahibiz ki, bu ülkede bir ilkokul öğretmeninin maaşının bir bilgisayar mühendisinin maaşı seviyesine gelmeden ne eğitimde reform yapılabileceğine ne de insanların okullarda ve okul dışında gerçekten insani değerlerle yetiştirileceğine, hayatımızın insani değerlerle düzenlenmiş ilişkiler zeminine oturtulabileceğine inanıyorum. Yaşamımız eğitimden, kendimizi varetme çabamızdan, ahlaki ilkelerden, bir toplumsal çıkış aranışından adım adım uzaklaştırılmıştır. Bunların yerine getirilen ve bu toplum için yeni olan, 12 Eylül’ün başarı mekanizmasının belirleyici hale getirdiği bir koyup en az üç alma mantığı insanı insani olmayan mekanizmaların tutsağı haline getiriyor. O nedenle bu atmosferde büyüyen kuşakları kaybediyoruz. Yapısal bir dönüşüm geçirmeden de bu genel gidişattan çıkabilmemiz imkânsız. Tükenmiş ilişkilerin geleceksiz bıraktığı kuşaklar art arda kendi varoluş zeminlerini yok ederek şiddeti yaşamın merkezine taşıyarak ve ne yaptığının bilincine varmadan kaybolup gidiyorlar.

 

»’Bornova Bornova’ filminin hikâyesi nereden çıktı?
Filmin hikâyesi bir tiyatro oyunu yazarken çıktı. Bakkalın önünde toplaşan gençlerin de anlatılabilir bir dünyası olduğunu düşünmeye başladım. Yine ‘Made in Europe’ filmindeki gibi konu üzerinde eğildikçe atmosferi yaratmak için karakterler şekillendi, doğaçlamalar yapıldı, parça parça şekillendi, bütün göründükten sonra her şey yeniden tasarlandı. Film bir doğaçlama yapılmış gibi duruyor, oysa senaryoda bunlar adım adım inşa edilmişti, bütün diyaloglar. Oyuncularla uzun bir süre prova yaptık, provalarda hem bu karakterlerin iç dünyasına eğildik, neyi niçin ve nasıl yaptıklarına eğildik. Hem de atmosferi oluşturup oyuncularımızın yavaş yavaş karakterlerin davranış kiplerine girmelerini sağladık. Onlar da şu ya da bu biçimde bu karakterleri görmüş ve tanımış insanlardı. Hatta bu insanlar otellerde bile kalmadılar, onlar kendi evlerinde kaldılar. Bildikleri atmosferi film için elimizden geldiğince olduğu gibi yapmak amacıyla uzun bir süre prova ve sonra çekimler yaptık. Olabildiğince olduğu gibi olanı elde etmeye çalıştık. Filme konu olan karakterleri yakından tanıyorum, onların davranışlarını görebiliyorum, neyi niçin ve nasıl yaparlar biliyorum. Tanık olduğum, fakat içlerinden birisi olmadığım karakterler bunlar. Ben de Bornova Anadolu Lisesi mezunuyum. 15 yaşında girilen, sosyal ortamın pek çok şeyi şekillendirdiği, insanın erkekliği ya da kadınlığı tanıdığı bir evre olan lise hayatında, sonradan edineceği olgunluk kimliğine uymayan pek çok şeye bulaşır ve orada gördükleri önemli bir gözlem kaynağına dönüşür insan için.
12 Eylül darbesiyle kaybedilmiş bir kuşağın hikayesi [film fragmanı +18]
http://vids.myspace.com/index.cfm?fuseaction=vids.individual&videoid=63005955
»Filmden sonra yapılan söyleşide 12 Eylül üzerinde vurgu yaptınız. Siyasetimiz milliyetçi, savaşkan ve erkeksi bir yapıya sahiptir. Buradaki gençlerimizin ise geçmişteki gibi bakkalın önünde beklerken toplum ve sorunları üzerine konuşmak yerine, hayattan kaçan bir tavra büründüklerini söylediniz. Üstyapısız toplum gibi, yalnızca kendi bedensel hazlarından bireysel isteklerine kadar bedensel doyumun ve şiddetin esiri olduğuna dair bir yaklaşım getirdiniz. Yaşamın içinde bu kadar şiddet olması, insanları harekete geçiren şeylerin bedensel tahakküm üzerinde yoğunlaşması, insanı kendisi yapan her şeyden kaçışın izlerini taşıyan fizyolojik ve neredeyse içgüdüsel yönelimlere kayma. Kayıp resmimizden bunlar rahatlıkla görülebiliyor.
Bakkalın önündeki konuşmaların içeriğinin değiştiğini görüyoruz. Buradaki gençlerin ilişkileri bir dizi belirleyenle ilişkilidir. Birincisi bu tip filmlerin izinden gidersek Latin Amerika, İngiliz, Fransız ve bağımsız Amerikan sinemasında örnekleri görülebilir. Ancak örneğin Latin Amerika’da böylesi ortamlar anlatılırken genelde işçi ailelerin işsiz çocuklarının hayatlarındaki tükenmişlik ilişkilerine ve bu ilişkilerin içerdiği şiddete odaklandığını görüyoruz. Ben ise bunlardan farklı olarak işçi ailelerin çocukları yerine, Bornova’daki alt-orta sınıfın ya da orta sınıfın çocukları üzerinde yoğunlaşıyorum. Bu çocukların hayatlarında yaşamın yaşanamamasından, hedefsizliklerinden, amaçsızlıklarından ve yaşam içinde sürüklenirken kendi kendilerini tahrip etmeye yönelik eylemlerinden bahsediyorum. Birinci temel farklılık bu. İkincisi ise buradaki karakterler neredeyse kara filmi anıştırır bir sosyal doku içinde hareket ederken, aynı zamanda bunun farkında olmayan insanlar. Yani biz kaybettik, peki nerede diye düşünmeyen insanlar. Belki bütün bunların farkında olan bir tek o felsefe okuyan tip var. O ise biraz siyasete bulaşmış, bu süreçlerin dışında kalmış birisi. Giderek kendisini entelektüel olarak kötümser yapmış, belirli ilişkilerin içinde kaybolmuş ve giderek nihilist/hedonist tavırların içinde kaybolmuş birisi. Belli ölçülerde kaybettikleri arasında kendi gururu da olan birisi. Ne yaptığı işe saygı duyuyor, ne da saygı duyacağı işleri yapacak gücü var. O da bir kaybeden.

»Dolayısıyla filmde ‘kaybettik, şimdi düşünelim peki nerede?’ diyen söylemi filmi bize sunan yönetmen oluyor.
Burası doğru. Karakterlerde tümden bir kaybetmiş olmanın yanı sıra, ne istediğini bilememe, bir sürüklenme hali de var. Film içinde bir tek 17’sinde kız ne yaptığını ve nereye gittiğini biliyor ve adım adım filmin karakterlerinin yaşayacaklarının merkezine doğru sürüklüyor. Diğerlerinin edimlerinin merkezinde ve kontrolü elinde olan karakterdir o kız. Ama o kızında oyunu kurallarına göre oynama çabası, kuralların üzerine düşündüğünü göstermiyor.

»Seyirci olayları birbirine eklerken futbolcu karakterimiz üzerinden parçaları birbirine bağlayacaktır.
Ama özdeşleşilecek ve protagonist karakter değildir o.

»Özdeşleşilecek karakter ya da pratagonist karakter olmayabilir, ama belirli bir naifliği yaşayan ve kirli işlerin planlayıcısı ya da öznesi olmayan bir karakter o. İzleyici için buradaki iki kuşağın masumu ve yakınlık hissedilecek karakterini de oluşturur. Diğerlerinin durumları ise bu masumluk üzerinden kendi değerlerini alacaktır, gizli birleştirici unsur toptan kaybetmiş insanlar içinde masum kaybeden olarak eski futbolcu karakteri ön plana taşıyacaktır.
Burası doğru olabilir. Bir de önemli bir karakter olarak torbacı var. Belirli açılardan 12 Eylül’ün masum olmasına rağmen hiç de masum olmayan gerekçelerle gadrine uğramış, normalde üst orta sınıfın bir oğlu olacak genç sokakların efendisi haline gelmiş. Bu karakter belirli açılardan psikopat tipine uyuyor. Her şeye söyleyecek bir sözü vardır, çok kolay yalan söyler, kadınlarla ilişkileri iyidir, kolay sevgili bulur, başını derde sokmadan duramaz, hatta bir çocuğun yaramazlık yaptıktan dönüp bakması gibi başının derde girmesinden haz alır. Olup bitenleri kendine prestij getirecek hale dönüştürerek, yaptıklarını sürekli dile getirir. Yaptıklarını meşrulaştıracak ve varolanı normalleştirecek her türlü uslamlamayı yapabilir. Örneğin felsefeciyle kendi konumu hakkında konuşmasında görülebileceği gibi. Bütün bu karakterleri ele aldığımızda hayatlarında genel durum sürüklenmedir, birbirlerinin yaptıkları diğerlerini sürükleyen, öz bilincin ve idealin olmadığı bir ortamda kendi küçük dünyalarında sürekli kuralların değiştiği bir ortamda didişip dururlar. Kendi sükûnetleri yoktur, şiddet ve bedenlerinin getirdiği isteklerin belirli iktidar ilişkilerini kurduğu ve ideali arayan ebeveynlerden ve ‘doğruculardan’ sürekli kaçırdıkları kendi edimleri vardır. Sokağın dili meşrulaşmaz, sokağın dili olabildiğince görülmemeye çalışılır, sokak ise kendi içinde kabul edilemez edimlerin farklı insanlar tarafından yapıldığı bir cangıl gibidir. Ne yetkili ve kolluk kuvvetleri ne de mahallenin büyükleri bu dili değiştirecek bir şey yapar. Yaşam bir tür bekleyiş ve ani eylemlerle yeni dengelerin kurulduğu bir tükenmişlik havası içinde geçer. Kendi dengeleri vardır. Bu dengeler kaybedilmişlik hissini devam ettirir. Aranışı öldüren budur.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Berbat, çekilmez, melûn biri olduğu söylendiğinde kıskıs gülerdi

Ölümü bir çevreyi rahatlatmış olmalı. Üstlerinden görünmeyen bir yük kalkmış, onları hafifletmiştir: Sabit bir vicdan azâbı artık eskisi kadar omuriliklerinde...

Kapat