Yaratıcılık krizinin eşiğinde Türkiye Sineması – Zahit Atam

ZahitAtam

Antalya’nın Ardından
“Kemalizm üzerinden dönemin modası olan bir eleştirel söylem tutturup sol liberalizmin ahmakça tezleriyle kolayca galip gelmeyi bir ilerleme sayan, sağduyu filozoflarının “büyük sanat denemeleri” muhalif bir kimlik olarak bize sunuluyor. İktidarın şemsiyesi altında muhalefet denilen tuhaf bir şeyle karşı karşıyayız. Ben bu dolayımsız ilişki sürecinde sürekli rol çalan ve merkezde olup ötekiyi oynayan söylemi etik bulmuyorum.”

Bir ülkede aynı yıl bir sinemanın 4 ya da 5 tane çok iyi film çıkarması ender görülür. Sanılanların aksine bir durumdur bu. Bütün sinema tarihi de bunu doğrular. Örneğin Yeni Gerçekçiliği ele alın, iyi filmlerin yıllarına bakın. Yeni Dalga’yı ya da Özgür Sinemayı ele alın, iyi filmlerin tarihlerine bakın. Avrupa’dan çıkın Latin Amerika’ya gidin ya da isterseniz Afrika sularında dolaşın, oradan Avustralya’ya uğramadan Asya’ya gidin sonuç değişmeyecektir. Geçen yıl ülkemiz böylesine istisnai yıllarından birini yaşadı. Tartışmalı ve düzeyli filmlerin sayısı 5 civarında seyretti.
Bu yıl ise denklem biraz değişti, önemli filmlerin sayısında azalma, filmlerin sayısında patlama, üslup ve tutarlı bir anlatı kurma bağlamında arayış içinde kimliğini bulamamış filmlerin sayısında bir artış oldu. Kelimenin gerçek anlamında yaratıcı yönetmenin ne kadar biricik olduğunu anlıyoruz. Olmadığında yeri doldurulamayacak, hiçbir altyapı çalışmasının bu süreçte ikame için kullanılamayacağı bir karakterdir yaratıcı yönetmen ya da senarist.
Dolayısıyla zayıf bir yıl yaşıyoruz birincisi. İkincisi ise giderek bir başka denklemle karşı karşıyayız; giderek fazla Tarantino seyretmiş, üstüne Hollywood filmlerini sos alıp gerçek sanat yerine Amerikan bağımsız filmlerini ekmek yapmış bir kuşak sinema yapmaya başlıyor. Kelimenin gerçek anlamıyla Türkiye’den konuşmuyorlar: durumumuz şudur, bu filmler festivallere katılabiliyor. Bir de Kemalizm üzerinden dönemin modası olan bir eleştirel söylem tutturup sol liberalizmin ahmakça tezleriyle kolayca galip gelmeyi bir ilerleme sayan, sağduyu filozoflarının “büyük sanat denemeleri” muhalif bir kimlik olarak bize sunuluyor. İktidarın şemsiyesi altında muhalefet denilen tuhaf bir şeyle karşı karşıyayız. Ben bu dolayımsız ilişki sürecinde sürekli rol çalan ve merkezde olup ötekiyi oynayan söylemi etik bulmuyorum.
Eğer bu denklemi daha net incelerseniz, bu yıl Antalya film festivalinde birisi Festival yorgunu İki Dil Bir Bavul, ötekisi prömiyerini Antalya’da yapan Bornova Bornova, ülkemizde bile gösterilmesi bile tartışmalı bir film haline gelen ve festivallerde ilk kez başlayan seremonilerle karşılanan Min Dit filmleri dışında kelimenin gerçek anlamıyla önemli filmimiz yok. Bu süreç üzerine birkaç sözün altının çizilmesi gerekiyor.
Birincisi Bornova Bornova keskin bir orta sınıf ya da adayı ailelerin çocukları üzerine birkaç kuşağı kaybettik diyen acı bir söylem, İki Dil Bir Bavul’da ideolojiler kusulmasını gerektirecek denli çarpıcı yalın gerçekçi ve konuşmadan önce kelimeleri insanın boğazında düğümleyen bir gerçeklik, Min Dit ise yüzyıllardır yan yana fakat ayrı kültürel kodlar içinde yaşayan bir toplumsal sorunun özellikle son otuz yılda inanılmaz keskin karşıtlıklar ve yadsımalar üzerine kurulu yapısı göz önüne alındığında, vicdanda/akılda/hissiyatta ve tepkilerde derin yaralar bırakmış bir toplumsal gerçeklik naif bir toplumsal doku içinde veriliyor. Tepkiler şiddetli, gerçeklik tartışmalı, travma yaşanmış yası yaşanmamış bir toplumsal doku: insanlar gerçekten daha filmin gösterimi sırasında hisleriyle ayrı kamplarda konumlanıyorlar. Bu filmin tartışması sırasında bile bir diyalog kurulamadı, yadsıma süreci başat çünkü.
Eğer Zeki Demirkubuz’un Kıskanmak uyarlamasını sorarsanız. Birkaç şeyin sorulması gerekir. Sinemalarda genelde az iş yapan Demirkubuz filmleri için, festivalde insanlar başka hiçbir filme nasip olmayan şekilde yarım saat önceden salonu doldurdular. Yerli yabancı insanlar merdivenleri doldurdular. Üstelik heyecan içinde filmi bekliyorlardı. Bir fenomenle karşı karşıyayız. Gerçekten Zeki’nin insanlar içinde ayrı bir yeri olduğu açık olmalı. Filmleriyle konuşmalarıyla atmosferiyle Zeki Türkiye’de sinemanın kişilikli karakterlerinden birisidir. Dahası Zeki’nin filmlerini seyreden aklı başında herkes filmlerinin belirli ve karakteristik bir üslubu olduğunu, anlamlı ve özgün bir sinema dili yarattığını, auteur kuramı içinde özgün temaları olduğunu kabul etmesi gerekir. Kişilikli bir sineması, özgün bir sinema dili, ahlaklı bir üslubu olduğunu bilelim. Ancak Kıskanmak filmi 15 yıllık bir proje olarak, Zeki için başa çıkılamamış bir projeye dönüşmüş. Film gerçekten bir dönem atmosferi kurmuş, hiçbir şekilde sırıtmayan anlatım var, dönem filmi olarak kendi anlamlı üslubunu ve atmosferini de yaratmış. Ancak fazla roman içinde kaldığından, olay örgüsü ve karakter tahlillerini yapamadığı için eksik çatılı ya da matrisinde büyük boşlukların olduğu bir hale getirmiş. Örneğin ağabeyin yok bir karaktere dönüşmesi, tutkulu bir aşkın hissettirilmemesi, iç monologların görsel karşılıklarının yaratılamaması, çatışmaların çıkış nedenleri ve somutlanma biçimlerinin gösterilememesi, yan karakterlerin silikleşmesi nedeniyle uyarlamaların iki büyük günahı söyleminden birini yoğun olarak yaşamaktadır:
1. Uyarlama aşırı sadık kaldığında iç monolog ve aşırı diyalogla sinematografik bir seyri bozacak denli durağan olurlar. Edebi olarak okuyucuya yaşatılabilen bu durumlar sinema perdesinde yansırken izleyici için çekilmez ve hissedilemez durumlara dönüşür.
2. Uyarlamayı özgünleştirmek için yeni bir çatı kurulduğunda sadakatle aktarmak ve yeni bir çatı kurma gerilimi içinde yersiz sahneler filme eklenirken, yeni kurulan çatıda pek çok unsur çıkarılmak durumunda kalındığında anlamlı bir yeni çatı kurulamayabilir, izleyici romanın olağan iyi kurulmuş çatışma eksenlerini filmde “bu niye böyle oldu ki” diye karşılayabilir. Kıskanmak’ın günahı ikinci kategoriye giriyor.
Buna karşın film atmosferi, çatışma ekseni, Zeki’nin sinemasal üslubu nedeniyle insanın içine işleyen bir anlatı da kurabiliyor. Günahlarıyla da olsa gerçekten seyredilmesi gereken bir film ortaya çıkıyor. Ne kadar eleştirirseniz eleştirin kesinlikle ben bu filmi niye gördüm ki demezsiniz, çünkü etkileyici bir tablo çıkarıyor.

ANTALYA’NIN ARDINDAN – Zahit Atam

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Bir Adam… – Sunay Akın

Anadolu’nun orta vilayetlerinden bir köyde, yavaş yavaş güneş batmaya hava kararmaya başlar. Karanlık iyice çöker köyün üzerine. Evlerden birinde bir...

Kapat