Albert Camus: Beklemekten başka yapacak bir şey yoktu, kalmak ya da gitmek, bence birdi

Albert Camus YabancıGüneş kumlara tam tepeden vuruyordu, deniz üzerindeki parıltısı dayanılır gibi değildi. Kumsalda artık kimsecikler yoktu. Düzlüğün eteğindeki denize kuşbakışı bakan küçük evlerden tabak, kaşık, çatal sesleri geliyordu. Yerden yükselen cehennem sıcağı içinde güçbela soluk alabiliyorduk. Önce Raymond’la Masson bilmediğim şeylerden, tanımadığım kimselerden konuştular. Birbirlerini uzun zamandır tanıdıklarını, hatta bir ara birlikte yaşadıklarını anladım. Denize doğru yöneldik, sonra kıyı boyunca yürüdük. Arada bir öteki dalgalardan daha uzun küçük bir dalga gelip keten ayakkabılarımızı ıslatıyordu. Hiçbir şey düşünmüyordum: açık başımın üzerine vuran bu güneşte yarı uyuklar haldeydim. O sırada, Raymonds, Masson’a birşeyler söyledi. Ne dediğini pek işitmedim. Ama aynı anda, kumsalın bir ucunda, bizden uzakta mavi tulumlu iki fellah gözümüze ilişti. Bize doğru geliyorlardı. Raymond’a baktım. “İşte o!” dedi. Yürümemize devam ettik. Masson, “Peşiniz sıra nasıl gelebilirler?” diye sordu. Deniz çantalarımızla otobüse binerken bizi görmüş olmalılar, diye düşündüm, ama sesimi çıkarmadım.

Fellahlar yavaş yavaş ilerliyorlardı. Bize daha da yaklaşmışlardı. Biz istifimizi bozmadık, ama Raymond, “Çıngar çıkarsa, Masson, sen ikinciyi üzerine alırsın. Ben benim belalının icabına bakarım. Bir üçüncüsü gelirse, o da senin Meursault!” dedi. “Olur,” diye yanıtladım. Masson ellerini ceplerine soktu. Haddinden fazla ısınan kumlar şimdi gözlerime kıpkızıl görünüyordu. Fellahlara doğru uygun adımlarla ilerliyorduk. Aramızdaki aralık düzenli bir biçimde azalıyordu. Birbirimize bir iki adım kala, fellahlar durdular. Masson’la ben adımlarımızı kıstık. Raymond dosdoğru belalısına yürüdü. Ona neler söylediklerini pek duymadım, ama öteki kafa vuracakmış gibi davrandı. O zaman, Raymond ilk yumruğu salladı, sonra hemen Masson’a seslendi. Masson, kendine ayrılan adama seğirtti ve var gücüyle kafasına iki yumruk indirdi. Herif bütün kalıbıyla yüzüstü suyun içine düştü ve birkaç saniye öyle kaldı. Hava kabarcıkları suyun yüzüne çıkıp başının dört bir yanında patlıyordu. Bu sıra Raymond da öbür fellahı hakladı. Adamın yüzü gözü kan içinde kalmıştı. Raymond bana dönüp, “Gör bakalım, şimdi ne yapacağım,” dedi. “Dikkat, bıçağı var!” diye bağırdım, ama Raymond’un kolu deşilmiş, dudağı yarılmıştı bile.

Masson ileriye doğru atıldı. Ama, öteki fellah ayağa kalkmış, bıçaklının arkasına geçmişti bile. Biz kımıldamayı göze alamadık. Gözlerini bizden ayırmaksızın, bıçakla bizi olduğumuz yerde durmaya zorlayarak, yavaş yavaş geriye çekildiler. Bir hayli arayı açtıklarını görünce var güçleriyle tabanları yağlayıp kaçtılar. Bizse, güneş altında, olduğumuz yerde sanki mıhlanmış kalmıştı. Raymond eliyle, kan damlayan kolunu sıkı sıkı tutuyordu.

Masson, “Pazarlarını tepede geçiren bir doktor var,” dedi. Raymond hemen oraya gitmek istedi. Ama her söz söyleyişte yaranın kanlı ağzında köpükler meydana getiriyordu. Koluna girdik ve mümkün olan hızla küçük eve döndük. Orada Raymond yaralarının hafif olduğunu, doktora kadar yürüyebileceğini söyledi. Masson’la birlikte çıktılar. Ben de, kalıp kadınlara olup bitenleri anlattım. Madam Masson ağlıyordu; Marie de sapsarı kesilmişti. Bunları anlatmak canımı sıkıyordu. Sonunda sustum, denize baka baka bir sigara tellendirdim.

Saat bir buçuğa doğru Raymond, Masson’la birlikte eve döndü. Kolu sarılmış, ağzının kenarına da bant yapıştırılmıştı. Doktor ona, “Önemsiz,” demiş. Ama Raymond’un yüzü gülmüyordu. Masson onu güldürmeye çalıştı. Oysa hep susuyordu. Raymond kumsala ineceğini söyleyince hangi yana gideceğini sordum. “Hava almak istiyorum,” diye karşılık’verdi. Masson’la ben, “Biz de seninle geleceğiz,” dedik. Bunun üzerine küplere bindi, bize hakaretler savurdu. Masson, onun üzerine varmamak gerektiğini söyledi. Ama ben yine de peşine takıldım.

Uzun zaman kumsalda yürüdük. Güneş şimdi eziciydi, denizin ve kumların üzerinde sanki kırılıp kırılıp parçalanıyordu. Raymond nereye gittiğini biliyormuş gibi geldi bana. Ama herhalde yanılıyordum. Sonunda, kumsalın ta ucunda, iri bir kayanın ardında, kumların içinden geçerek denize akan bir kaynağa vardık. Orada bizim iki fellahla karşılaştık. O yağlı lacivert tulumlarıyla kumlara uzanmışlardı. Pek sakin, hemen hemen yatışmış görünüyorlardı. Bizim gelişimiz hiçbir değişiklik yapmadı onlarda. Raymond’u bıçaklayan, sesini çıkarmadan ona bakıyordu. Öbürü küçük bir kamış parçasını üflüyor, bir taraftan yan gözle bize bakıyor, bir taraftan da durmadan kamıştan çıkan üç sesi tekrarlıyordu.

Bütün bu zaman içinde kaynağın şırıltısıyla, kamıştan çıkan üç sesten, güneşten ve sessizlikten başka bir şey duyulmuyordu. Sonra, Raymond elini tabancalı cebine soktu, ama adam kımıldamadı, ikisinin de gözü hep birbirindeydi. Kamışı öttürenin ayak başparmaklarının çok ayrık olduğuna dikkat ettim.

Raymond, gözlerini ondan ayırmaksızın bana, “Sereyim mi yere?” diye sordu. Hayır, desem büsbütün körükleyeceğimi ve mutlaka tetiğe basacağını düşündüm. Ona sadece, “Daha adam sana bir şey söylemedi ki. Bu durumda ateş edersen hoş kaçmaz,” dedim. Bu sıcak ve sessizlik ortasında, kulaklarımıza yine o hafif şu şırıltısıyla kamışın sesi geldi. Sonra, Raymond, “Öyleyse herife küfrederim, karşılık verirse sererim leşini yere o zaman,” dedi. “Hah, işte öyle! Ama herif bıçağını çekmezse, sen de ateş edemezsin,” dedim. Raymond biraz heyecanlanmaya başladı. Fellah hep kamışını üflüyordu. İkisi de Raymond’un bütün davranışlarını kolluyorlardı. Raymond’a, “Hayır, herifle karşı karşıya erkekçe dövüş! Tabancayı bana ver. Eğer ötekisi işe karışırsa, ya da bıçağını çekerse, o zaman ben de sererim herifi yere,” dedim.
Raymond verirken tabanca güneşte parıldayıverdi. Ama biz yine kımıldamadık, sanki dört bir yanımız kapanmıştı. Gözlerimizi kıpırdatmadan birbirimize bakıyorduk. Burada her şey, denizle kum ve güneşin, kamışla suyun çifte sessizliği arasında duraklıyordu. O anda içimden, insan ateş eder de edemez de, bence ikisi de bir diye geçirdim. Fakat, birden fellahlar geri geri gidip kayanın arkasına kayıverdiler. O zaman Raymond’la birlikte gerisin geriye döndük. Raymond ferahlamışa benziyordu. Dönüş otobüsünden söz açtı.

Eve kadar onunla birlikte gittim. O, tahta merdivenleri çıkarken, ben ilk basamağın önünde durdum. Güneş hâlâ kafamın içinde uğulduyordu; merdivenleri tırmanmak, kadınların yanına gitmek için çaba sarf etmeyi göze alamadım. Ama, hava da öylesine sıcaktı ki, gökkubbeden düşen kör edici ışık yağmuru altında put gibi durmak da güçtü. Buracıkta kalmak ya da gitmek, bence birdi. Bir an sonra yine kumsala yöneldim, yürümeye başladım.
Hep o aynı cırlak kızıllık. Deniz, kumlarda, küçük dalgaların o acele ve boğuk nefesiyle soluyordu. Kayalara doğru ağır adımlarla ilerliyordum. Güneşin altında sanki alnımın şiştiğini hissediyordum. Bütün bu sıcaklık üzerime abanıyor, ilerlememe engel oluyordu. O kocaman ve sıcak soluğu yüzümde hissettikçe, dişlerimi gıcırdatıyor, pantolonumun ceplerindeki yumruklarımı sıkıyor, güneşi ve üzerime boşalttığı koyu sersemliği alt edeyim diye, vücudumu kasıyordum. Kumlardan, beyazlaşmış midye kabuğundan ya da bir cam kırığından kılıç gibi ışıklar fışkırdıkça, çenelerim kasılıyordu. Uzun zaman yürüdüm.

Uzaktan kayanın o koyu, küçük gövdesi görünüyordu. Çevresi ışık ve deniz serpintisinden göz kamaştırıcı bir hale ile çevriliydi. Aklım hep kayanın arkasındaki serin kaynaktaydı. Suyunun şırıltısına kavuşmaya, güneşten, sıcaktan, kadınların ağlaşmalarından kaçıp kurtulmaya, kısacası, gölgeye ve onun iç rahatlığına ermeye can atıyordum. Fakat, iyiden iyiye yaklaştığım zaman, bir de baktım ki Raymond’un belalısı oradaydı.

Yalnızdı. Ellerini ensesine geçirmiş, alnı kayanın gölgesinde, sırtüstü yatmış, dinleniyordu. Gövdesi ise güneşteydi. Mavi tulum sıcakta sanki tütüyordu. Biraz şaşırmıştım. Benim için bu kapanmış bir sorundu. Buraya düşünmeden gelmiştim.

Beni görünce biraz doğruldu, elini cebine soktu. Ben de, tabii ceketimin cebindeki tabancaya sımsıkı sarıldım. O zaman, fellah ellerini cebinden çıkarmaksızın tekrar sırtüstü yattı. Ondan on, on iki metre kadar uzaktaydım. Yarı açık gözkapakları arasından arada bir baktığını hissediyordum. Ama daha çok, alev alev yanan havada, titreşen hayâlini görüyordum. Dalgaların sesi öğle vaktine göre daha tembel, daha yayıktı. Buraya kadar uzanan kumlarda hep o aynı güneş, o aynı parıltı. İki saat vardı ki, artık gün ilerlemiyordu, sanki iki saattir kaynar bir su deryasına demir atmıştı. Ufuktan küçük bir gemi geçti. Durmadan fellaha baktığım için onu kara bir leke halinde gözlerimin kenarıyla fark etmiştim. Kendi kendime, şöyle bir yarım dönsem, sorun bitmiş olacak, diye düşündüm. Fakat güneşten titreyen bütün kumsal beni arkamdan sanki itiyordu. Kaynağa doğru birkaç adım attım. Fellah kımıldadı. Her şeye karşın yine de oldukça uzaktaydı. Yüzüne vuran gölgelerden olacak, gülüyor gibi bir hali vardı. Bekledim. Güneşin ateşi yanaklarıma yayılıyordu. Kaşlarımda ter taneleri biriktiğini hissettim. Güneş tıpkı, anacığımı topraklara verdiğim günkü güneşti. O zamanki gibi alnım ağrıdan neredeyse çatlıyor, derimin altında damarlarım hep birden atıyordu. Artık bu yanmaya dayanamadım, ileriye doğru davrandım. Bunun aptallık olduğunu, bir adım atmakla güneşten kurtulamayacağımı biliyordum. Ama bir adım, ileriye doğru yalnız bir tek adım attım. Bu kez de, fellah yerinden kalkmadan bıçağını çekti ve güneşte bana gösterdi. Işık, çeliğe vurup parıltıyla sıçradı: alnıma sanki uzun, ışık saçan bir bıçak demiri değdi. Aynı anda, kaşlarımda biriken ter damlaları, birden akıp ılık ve kalın bir perdeyle gözkapaklarımı örttü. Gözlerim bu yaş ve tuz perdesi altında görmez olmuştu. Artık güneşin beynimde çıkardığı zil seslerinden başka bir şey duymuyor, belli belirsiz, hep karşımda duran bıçağın kılıç gibi fışkırttığı parıltıdan başka bir şey görmüyordum. Bu yakıcı kılıç kirpiklerimi kesiyor, acıyan gözlerimi oyuyordu. İşte, o sırada her şey sallandı. Denizden kalın ve kızgın bir soluk geldi. Sanki gökkubbe ateş yağdırmak için boydan boya yarılıyordu. Bütün vücudum gerildi, elim tabancam üzerinde kasıldı. Tetik oynadı, avucum kabzanın cilalı karnına dokundu. İşte, her şey o kuru, o sağır edici ses içinde başladı. Üzerimden ter ve güneşi silkip attım. Günün dengesini, üzerinde mutlu olduğum kumsalın o olağanüstü sessizliğini altüst ettiğimi arıladım. O zaman yerde cansız yatan cesede dört el daha ateş ettim. Kurşunlar, görülmeden saplanıyordu. Yıkımın kapısını kesik kesik dört kez çalmıştım sanki.

Albert Camus
Kaynak: Yabancı

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Çoktandır ne yaptığımı bilmiyorum” Kafa ve Şişe – Sait Faik Abasıyanık

Bütün gün, ne ettiğimi bilmeden dolaştım. Çoktandır ne yaptığımı bilmiyorum. Ancak böyle dolaşırsam bir şeyler görebiliyorum. Yoksa gözümü dört açsam...

Kapat