Ahmed Arif: Her kadında bir Kleopatra damarı, her erkekte de bir Sezar ahmaklığı vardır

İstanbul’a gidince de Yaşar Kemal’i bul. De ki “Ahmet a…. s..ecek senin.” Çekinme söyle. Böyle küfürlerime alışıktır o. Memnun olur, kahve içirir sana. Evcek gidin onlara, züppeleşeceğini sanmam onun.

Canım Benim,

Bilir misin, “canım” dediğimde içimden canımın çıkıp sana koştuğunu duyarım hep. Gezegenlerin en güzel kızısın. Haydi bir kelime uyduralım. Öbür yıldızlara da “durağan” diyelim. Durağanların da en güzel kızısın… Kaderimiz bir tuhafsa, ömrümüzü dolu bir kadeh gibi sindire sindire içemediysek, günahı boynumuza değil. Bu kara günlerin de bir sonu var. Ne sonu, dibini bulduk be! Benim üzüntüm, canavarın dişinin sökülmesi işinde bir eyyam alıkonulmam! Hepsi bu… Hikâyemi nasıl tam bilmezmişin? Senden saklı bir şeyim olabileceğini düşünemezsin. Büyük bir küfür olur bu bana. Sade mektupla anlatmak istemediğim -başını ağrıtırlar, can sıkıcı saatlerin belki de günlerin olur- bir iki önemsiz nokta var. Şark Kahvesi’nde anlatacak gibi oldum, Güner istemezlik etti, hatırlarsın. Neyse, bir daha şaka da lâf da olsa, dostluk mu, acaba değil mi gibi sorular getirmeni üzüntüyle dinleyebilirim ancak. Ya ne ulan? Kim bilir -senin yönünden- bir tecessüs, bir değişiklik, biraz da şövalyelik ve merhamet. Ha? Bunların sevimizi bugüne getirmeleri de bir gerçek ama. Benim yönümdense -kaç defa söyliycem bunu be- SENden gayrı tüm erdem ve nimetlerin gözümde bir çöp kadar bile değerli olamayışıdır. Her neysem, şair, usta, mahpus, sürgün, acemi, yiğit ya da korkak, SENinle değerlendirebilirim. SEVİYORSAM, sen olduğun içindir. UTANIYORSAM, senden utanabilirim ancak. YİĞİTSEM, seninle yiğit olunur elbet. Korkuyorsam, sensizliğin korkusudur bu. Daha ne canım kızım? Dişine zar, boynuna ter olasım gelir. Gün yirmi dört saat seni düşünmek. Ne yüce, ne sonsuz bir duyu bu, bilir misin ki? Leith motive mi ne işte gâvurca bir söz var bilmem yabancı dili -Zaza, Kürt, Arap dillerini şiir gibi bilirim ya hergelelik hoşuma gidiyor olmalı!- onun gibi bir nen. Hayatımın en koyu ve belirli çizgisi, motifi, süregidecek tadı SENSİN canım. İnşallah anlatabildim!

Ölümlü bir dünyada olduğumuza göre özel ya da toplumsal sorunlarımız, sevap ya da günahlarımız da olacak elbet. Kırk yıllık Güner diyorsun örneğin! Beni zalim bulamazsın Leylim. Kinci ya da kaprisli hiç bulamazsın. Üst üste hapisler, can derdi ve tımarhaneler geçiren topu topu 28 yaşında bir garibigitten ne bekleyebilirdin o zaman? Yani 1954 Mayısında! KARAyı UNUTAMADIĞIMI yeniden oku istersen. Ben bu defteri kapandı biliyorum Leylim! Acı mı, mutluluk mu, kader mi, inanılmaz bir ilk olgu mu, sevda, dostluk, ayrılık mı her neyse alnımda senin yazın var:

Bilmiş,

Bütün belâlar,

Kınsız bıçak, kara mavzer, kan pusu.

Ve insan düşünün o en orospu

0 en ayıp frengili yemişi

Çıldırtılmış uranyum.

Bilmiş,

Bilsinler!

Sana nasıl yandığımı…

Dağlar, dağlar, hey…

işte kan tutmuş korsanlar,

Haramla beslenmiş, azgın,

Düzmece peygamberler ve başbuğları Ve hadım ve çıkarcı yığınlarına karşı işte bir kez daha bu can bendeyken Delin divânenim işte.

Elinin tersiyle kesip atar mısın ya da merhametli bir erdem, bir yumuşak içgüdüyle sadece susar mısın, bilmek isterim. Bilinmez, Freud Baba bile bilemedi, her kadında bir Kleopatra damarı vardır. Her erkekte de bir Sezar ahmaklığı… Galiba özdeyişçiliğim tuttu gene. Çoğu zaman saçmalarım oysa. Saçmalamak bir zorunluk. Sevmem o kusursuz, o evliya görünüşlü kişileri. İçlerinde cehennemi uçurumlar olduğuna kalıbımı basarım. Sahtedirler mutlak. Aksi halde bir damarları, erkeklik ya da dişilik bezleri körelmiş, işlemez… Şair ettin beni. Buna alınmak olmaz elbet. Ama nerdeyse filozof ya psikanalist yapıcan beni. Dünyayı üstüme güldürmeğe hakkın yok! Ha, yukarıda bir mısrâda “Kan pusu” diye bir imge getiriyorum. Bir eyyamdır buna tutuldum. Galiba kitabıma ad yapıcam, ne dersin? Kitap işi benim oralara gelmeme bakar. Gerisi kolay. Elbet, usta bir şair oluyorum giderek. Bunda da sahte bir tevazu göstermeyi anlamıyorum. Çoğuna önem verdiğim yok, çünkü şiirden anladıklarından güvenli değilim; ama ayıp demesi usta diye adı, kitapları çıkmış sanatçıların hepsi, benden bekliyorlar şiiri. Bunu yazarken inan ki içim ezildi, utandım senden. Övünmek gibi bir şey bu. Aslında senden gayrı hiçbir nen övgüye lâyık değil bu dünyada. Evet, affet beni canım. Ve korkusuz yazmaya bak.

Anglosakson şiirinin bugünkü ünlüleri (S. Spender, T.S. Eliot, Auden vs.) ne işteler bilir misin? Homoseksüelliğin bugününden ta Buda zamanındaki Hint dünyasına kadar giden çeşitli görüntüleri üzerinde. Tabii araya Kilise ve Din kaosunu sokmayı da ihmal etmiyorlar. Bunun bir sanat felsefesi ya da şiir tutumu olup olamayacağını tartışmak yersiz bence. Bence erkek ya da kadın iki insan kimi zaman zorunluluktan kiminde de anlık zapt edilmez bir istekten ötürü sevişirler. Yatarlar. Aktifi, pasifi yok bunun. Zevki var. Ve ötede haklı haksız bir alay yasaklar, lanetler… Güzel ya da arzuladığı bir oğlanla, bir kızla yatan şairler, güzel bir şiir de verebilir. Ama bir ya da on şiir. Hepsi bu!

Bunu bir ekol, bir çığır saymak ahmaklık bence. Ne yapacağını bilemeyiş, şaşkınlık… İngiltere gibi ya da karı mı, oğlan mı -hele İngiltere’de- yok yahu, yatıver gitsin işte… Yukarıya İslavlara gelince ya yok ya da biz duyamadık adlarını şairlerinin. Hem olsa da bize ne? Biz Türkçe söyleşiriz. Türk şiirinden sorumluyuz. Anlatabildim mi Sevgili Leylâ? Korkuyu at içinden, yazmaktan çekinme. Bir zayıf, bir orta derken en okkalısını oturtuverirsin bir de. Bu iş bu kadar şimdilik.

Bana Yeni Ufuklar’m mart sayısını bulabilirsen gönder. İstanbul’a gidince de Yaşar Kemal’i bul. De ki “Ahmet a…. s..ecek senin.” Çekinme söyle. Böyle küfürlerime alışıktır o. Memnun olur, kahve içirir sana. Evcek gidin onlara, züppeleşeceğini sanmam onun. Biraz megalomanisi vardır ya hemen hemen her sanatçıda oluyor bu… Ha, kız kardeşim Nuran gelip görecekti seni. Basit, fukara bir kızdır. Seversin. Bir kusuru var sade: Çok erdemli, çok sessiz.

Seni ölesiye öperim canım. Nerde o ölüm! Tanrı bana kepazelik ölümler sundu hep.

24 Nisan 1956
Ahmed Arif – Leylim Leylim
Ahmed Arif’ten Leyla Erbil’e Mektuplar 1954-1957

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Şükrü Erbaş’ın “Eşikler ve Kirpikler” albümü: kendi sesinden 15 şiiri
Kapat