Albert Camus: Bu dünyanın kendisini aşan bir anlamı var mı, bilmiyorum…

Uyumsuz Özgürlük

Şimdi işin başlıcası yapıldı. Ayrılamayacağım birkaç kesin gerçek var elimde. Bildiğim, kesin olan, yadsıyamayacağım, atamayacağım, işte önemli olan bu. Benliğimin belirsiz özlemlerle yaşayan bu bölümünden, bu birlik isteğinden başka, bu çözme isteğinden başka, bu aydınlık ve uygunluk gereksiniminden başka her şeyi yadsıyabilirim. Beni çevreleyen, bana çarpan ya da beni götüren bu dünyada, bu kaostan, bu her şeyin başı rastlantıdan başka, kargaşadan doğan bu Tanrısal eşdeğerlikten başka her şeyi çürütebilirim. Bu dünyanın kendisini aşan bir anlamı var mı, bilmiyorum. Ama bu anlamı bilmediğimi, öğrenmenin de benim için şimdilik olanaksız olduğunu biliyorum.

Kendi koşulumun dışında olan bir anlamın benim için anlamı ne? Ben ancak insan ölçüleriyle anlayabilirim. Dokunduğum şey, bana karşı direnen şey, işte budur benim anladığım. Bu iki kesinlik, mutlaklık ve birlik isteğimle bu dünyanın akla ve mantığa uygun bir ilkeye indirgenmezliği; bunları uzlaştıramayacağımı da biliyorum. Yalana başvurmadıkça, benim olmayan, benim kendi koşulumun sınırları içinde hiçbir anlam taşımayan bir umudu araya sokmadıkça, bundan başka hangi gerçeği tanıyabilirim?

Ağaçlar arasında bir ağaç, hayvanlar arasında bir kedi olsaydım, bu yaşamın bir anlamı olurdu, daha doğrusu bu sorunun hiç anlamı olmazdı, çünkü dünyadan bir parça olurdum. Bu dünya olurdum, oysa şimdi bütün bilincimle, bütün yakınlık gereksinimimle onun karşısındayım. Öylesine önemsiz olan bu akıl, işte beni bütün evrenin karşıtı yapan bu. Bir kalemde yadsıyamam onu. Öyleyse doğru olduğuna inandığımı bırakmamalıyım. Bana karşı bile olsa, alabildiğine açık bulduğumu alıkoymalıyım. Bu uyuşmazlığın, dünya ile düşüncem arasındaki bu kırılmanın temeli, bu konudaki bilinçliliğim değil de nedir? Demek onu sürdürmek istiyorsam, her zaman yenilenen, her zaman gergin ve kesintisiz bir bilinçle sürdürebilirim. Şu sırada uyumsuz, aynı zamanda hem alabildiğine açık, hem de fethedilmesi alabildiğine güç olan uyumsuz, bir insanın yaşamına dönüyor, yurdunu yeniden buluyor. Yine bu sırada, düşünce açık görüşlü çabanın kısır ve kurumuş yolunu bırakabiliyor. Şimdi günlük yaşama giriyor. Adsız kişinin dünyasını yeniden buluyor, ama artık başkaldırısı ve açık görüşlülüğüyle dönüyor buraya. Umut etmeyi bırakmasını öğrendi. Şimdiki zamanın cehennemi, onun ülkesi burasıdır artık. Bütün sorunlar keskinliklerini yeniden kazanıyorlar. Soyut açıklık, biçimlerin ve renklerin içliliği karşısında geri çekiliyor. Tinsel uyuşmazlıklar cisimleniyor, insan yüreğinin düşkün ve görkemli sığınağını yeniden buluyorlar. Hiçbiri çözüme ulaşmadı. Ama hepsi de yüz değiştirdi, ölecek mi, yoksa sıçrayıp da kurtulacak mıyız, kavram ve biçimlerden kendi ölçümüze bir ev mi kuracağız? Yoksa parçalayıcı ve olağanüstü uyumsuzu mu seçeceğiz? Bu konuda son bir çaba daha harcayarak bütün sonuçları çıkaralım. Beden, sevgi, yaratım, eylem, insan soyluluğu, bu dünyada yerlerini yeniden alacaklar o zaman. İnsan orda büyüklüğünü besleyen ilgisizlik ekmeğini ve uyumsuzun şarabını yeniden bulacak sonunda.

Yöntem üzerinde duralım yine; dayatmak söz konusu. Uyumsuz insan, yolunun belli bir noktasında kışkırtılmıştır. Tarih ne dinden yoksundur, ne peygamberden, Tanrısızları bile vardır. Ondan sıçraması isteniyor. Verebileceği tek yanıt, iyi anlamadığı, bunun açık olmadığıdır. Kişi de yalnızca iyi anlamadığını yapmak ister. Ona bunun gurur günahı olduğu, belki de işin sonunda cehennemin bulunduğu söylenir, ama bu garip geleceği gözlerinin önüne getirmesine yetecek imgelem gücü yoktur; ölümsüz yaşamı yitirdiği söylenir, ama ona önemsiz görünür bu. Suçluluğu benimsettirilmek istenir ona. O kendini suçsuz bulur. Doğrusunu söylemek gerekirse, yalnız bunu duyar, çaresiz suçsuzluğunu. Her şeyi bu sağlar ona. Böylece kendi kendinden istediği, yalnızca bildiğiyle yaşamak, elindekiyle yetinmek, araya kesin olmayan hiçbir şey sokmamaktır. Hiçbir şeyin böyle olmadığı söylenir ona. Ama hiç değilse bu bir kesinliktir. İşi onunladır; hiçbir şeye sarılmadan yaşanıp yaşanamayacağını bilmek ister.

İntihar başkaldırmanın mantıksal sonucu değildir

Şimdi intihar kavramını ele alabilirim. Bu kavrama nasıl bir çözüm getirebileceğimiz önceden sezilmiş olmalı. Bu noktada sorun tersine çevrilmiştir. Bundan önce sorun yaşamın, yaşanmak için bir anlamı olması gerekip gerekmediğiydi. Burada, tersine, yaşam anlamdan ne kadar yoksun olursa o kadar iyi yaşanacağı çıkıyor ortaya. Bir deneyi, bir yazgıyı yaşamak, onu bütünüyle benimsemektir. Öyleyse, bilinçle gün ışığına çıkardığımız bu uyumsuzu, uyumsuz olduğunu bile bile, göz önünden uzaklaştırmamak için elimizden gelen her şeyi yapmazsak, bu yazgıyı yaşamayacağız demektir. Onu yaşatan karşıtlığın terimlerinden birini yadsımak, ondan sıyrılmaktır. Bilinçli başkaldırmayı yok etmek, sorunu ortadan kaldırmaktır. Sürekli devrim konusu böylece bireysel deney alanına geçer. Yaşamak, uyumsuzu yaşatmaktır. Uyumsuzu yaşatmak, her şeyden önce ona bakmaktır. Eurydice’in tersine, uyumsuz ancak kendisine sırt çevrildiği zaman ölür. Böylece, tutarlı olan ender felsefe durumlarından biri başkaldırma olarak belirir. Başkaldırma, insanla kendi karanlığının sürekli biçimde karşılaştırılmasıdır. Olanaksız bir saydamlık gereksinimidir. Her saniyesinde dünyayı yeniden tartışma konusu eder. Tehlike, insana onu kavramanın yeri doldurulmaz fırsatını verdiği gibi, metafizik ayaklanma da bütün deney boyunca bilinci yaşatır. İnsanın kendi kendisi için sürekli biçimde var oluşu, hazır oluşudur. İsteme değildir, umutsuzdur. Yalnızca ezici bir yazgının kesinliğidir, bu başkaldırma, ona eşlik etmesi beklenen boyun eğişten de uzaktır.

Uyumsuz deneyin intihardan ne derece uzaklaştığı burada görülüyor. İntiharın başkaldırmadan sonra geldiği sanılabilir. Ama yanlış olarak. Çünkü intihar başkaldırmanın mantıksal sonucu değildir, içerdiği razı oluş dolayısıyla, onun tam tersidir. İntihar; sıçrama gibi, en son noktasına götürülmüş kabullenmedir. Her şey tükenmiştir, insan temel öyküsüne geri döner. Geleceğini, biricik ve korkunç geleceğini fark eder, ona atılır. Kendi tarzında, intihar uyumsuzu çözer. Onu da aynı ölüme sürükler. Ama biliyorum ki, sürüp gitmek için uyumsuzun çözüme varmaması gerekir. Aynı zamanda hem bilinç, hem de ölümün yadsınması olduğu ölçüde intihardan sıyrılır. Ölüm mahkûmunun son düşüncesinin en ucunda, her şeye karşın birkaç metre ötede, baş döndürücü düşüşünün kıyısında gördüğü şu kundura bağıdır. İntihar edenin tam karşıtıdır ölüm mahkûmu.

Bu başkaldırma yaşama değerini verir. Bir yaşamın bütün uzunluğunca yayılmış olarak, büyüklüğünü yeniden yerine getirir. Gözleri bağlanmamış bir insan için, kendisini aşan bir gerçekle çarpışan anlayışın görünümü kadar güzel bir görünüm yoktur. İnsan gururunun gösterisi erişilmez bir şey. Bütün değer düşürmeler etkisiz kalacaktır burada. Düşüncenin kendi benimsediği bu sıkı düzende bütün parçalarıyla işlenmiş bu istemde, bu karşı-karşıyalıkta, güçlü ve eşsiz bir şey vardır. İnsana-aykırılığı insanın büyüklüğünü oluşturan bu gerçeği yoksunlaştırmak, insanın kendisini yoksunlaştırmaktır. Bana her şeyi açıklayan öğretilerin aynı zamanda beni zayıflatmalarının nedenini şimdi anlıyorum. Kendi yaşamımın ağırlığından kurtarıyorlar beni, oysa onu yalnız başıma taşımam gerek. Bu dönemeçte olsa olsa bir vazgeçiş ahlakıyla birleşecek, kuşkucu bir metafizik tasarlayabilirim.

Bilinç ve başkaldırma, bu yadsımalar vazgeçişin karşıtıdır. Tersine, insan yüreğinde indirgenmez ve tutkulu olan ne varsa hepsi, o bunları yaşamıyla canlandırır. Uzlaşmamış olarak ölmek söz konusudur. Gönüllü olarak ölmek değil. İntihar bir yanılmadır. Uyumsuz insanın bütün yapabileceği her şeyi tüketmektir, kendi kendini de tüketmektir. Uyumsuz onun son noktasına varmış gerilimi, bir yalnız çabayla sürekli olarak sürdürdüğü gerilimdir, çünkü bu bilinçte ve bu günü gününe başkaldırmada biricik gerçeğini ortaya koyduğunu bilir. Bu gerçek de meydan okumadır. İlk sonuçlardan biri bu.

Ortaya çıkarılmış bir kavramdan, bu kavramın getirdiği bütün sonuçları (ve yalnız onları) çıkarmaktan başka bir şey olmayan bu elverişli durumu bırakmazsam, ikinci bir aykırılıkla karşı karşıya gelirim. Bu yönteme bağlı kalmak istediğime göre, metafizik özgürlük sorunuyla hiçbir alışverişim yok demektir. İnsan özgür mü, değil mi, bunu bilmek beni ilgilendirmez. Ben yalnız kendi özgürlüğümü deneyebilirim. Bu konuda genel kavramlara varamam, ancak açık birkaç yargım olabilir, “öz olarak özgürlük” sorunu anlamsızdır. Çünkü bambaşka bir biçimde Tanrı sorununa bağlıdır, insanın özgür olup olmadığını bilmek, bir efendisi olup olamayacağının bilinmesini buyurur. Bu sorunun kendine özgü uyumsuzluğu uyumsuzluk, özgürlük sorununu sorun durumuna getiren kavramın aynı zamanda onun bütün anlamını çekip almasından gelir. Çünkü Tanrı önünde, bir özgürlük sorunundan çok bir kötülük sorunu vardır. Seçeneği biliyoruz; ya özgür değiliz ve kötülükten her gücü elinde tutan Tanrı sorumludur. Ya özgür ve sorumluyuz ama Tanrı her gücü elinde tutmamaktadır. Bütün bu incelikler, bu aykırılığın keskinliğine hiçbir şey eklememiş, bu keskinliği azaltmamıştır.

İşte bunun için beni aşan ve benim bireysel deney çerçevemden taşar taşmaz anlamını yitiren bir kavramın basit tanımında kendimden geçemem. Üstün bir varlığın bana vermiş olabileceği bir özgürlük ne olabilir, bunu anlayamam. “Hiyerarşi” duygusunu yitirdim. Benim özgürlük anlayışım tutuklunun anlayışı ya da devlet içinde çağdaş kişinin anlayışı olabilir ancak. Benim bildiğim tek özgürlük, düşünce ve eylem özgürlüğü, öyleyse, uyumsuz, benim bütün ölümsüz özgürlük şanslarımı sıfıra indirirken, bana eylem özgürlüğümü verir, onun etkinliğini artırır. Bu umut ve gelecek yoksunluğu, insanın her şeye açık oluşunda bir artış anlamına gelir.

Günü gününe yaşayan insan, uyumsuzla karşılaşmadan önce, amaçlarla, bir gelecek ya da haklı çıkma (kime ya da neye karşı, sorun bu değil) kaygısıyla yaşar. Şanslarını ölçüp biçer, daha sonraya, emekliliğine ya da oğullarının çalışmasına bel bağlar. Yaşamında yönetilebilecek bir şeyler bulunduğuna inanır hâlâ. Gerçekte bütün bu olaylar, bu özgürlüğü yalanlasa bile, özgürmüş gibi davranır. Uyumsuzun belirmesinden sonra, her şey sarsılmış durumdadır. Bu “ben varım” düşüncesi, her şeyin bir anlamı varmış gibi davranışım (yeri geldikçe hiçbir şeyin anlamı olmadığını söylesem bile), bütün bunlar her an gelebilecek bir ölümün uyumsuzluğuyla baş döndürücü bir biçimde de yalanlanır. Yarını düşünmek, kendine bir amaç seçmek, yeğlemeleri olmak, bütün bunlar özgürlüğe inancı gerektirir, bazı bazı insan onu duymadığını iyice anlasa bile. Ama şu anda bu üstün özgürlüğün, bir gerçeğe temellik edebilecek tek şey olan varolma özgürlüğünün, evet işte bu özgürlüğün bulunmadığını çok iyi biliyorum, ölüm tek gerçek olarak durmaktadır önümde. Ondan sonra iş işten geçmiştir. Sürüp gitmekte de özgür değilim, tutsağım, hem de ölümsüz devrim umudu bulunmayan, horgörüye başvuramayacak olan bir tutsağım. Devrim ve horgörü olmayınca da, kim tutsak kalabilir? Ölümsüzlük güveni olmayınca, tam anlamıyla hangi özgürlük varolabilir?

Ama, aynı zamanda, uyumsuz insan, şimdiye kadar düşüyle yaşadığı bu özgürlük konutuna bağlı kaldığını anlar. Bir anlamda, bu durum kendisini köstekliyordu. Yaşamının bir amacı olduğunu düşlediği ölçüde, erişilecek bir amacın gereklerine uyuyor, özgürlüğünün tutsağı oluyordu. Böylece, olmaya hazırlandığım bir aile babasından (ya da bir mühendisten, ya da PTT’de bir memur adayından) başka türlü davranamazdım. Başka bir şey olmaktansa bu olmayı seçebileceğime inanıyorum. Buna bilinçsiz olarak inanıyorum, orası doğru. Ama aynı zamanda, konutumu beni çevreleyenlerin inançlarından, insansal çevremin önyargılarından alıyorum (ötekiler özgür olduklarına o kadar inanıyorlar ki, bu iyimserlik de o kadar bulaşıcı ki!). Tinsel ya da toplumsal her türlü önyargıdan ne kadar uzak durursak duralım, bir ölçüde etkilerinde kalırız, hatta yaşayışımızı bunların en iyilerine (iyi ve kötü önyargılar vardır) uydururuz. Böylece uyumsuz insan, gerçekten özgür olmamış olduğunu anlar. Daha açık konuşmak gerekirse, umut ettiğim ölçüde, bana özgü bir gerçeğin, bir varoluş ya da yaratış biçiminin kaygısını duyduğum ölçüde, sonra yaşamımı düzenlediğim ve böylece onun bir anlamı olduğunu benimsediğimi tanıtladığım ölçüde, kendime engeller yaratır, yaşamımı bu engellerin içine kapatırım. Bende ancak tiksinti uyandıran ve şimdi iyice görüyorum, insan özgürlüğünü ciddiye almaktan başka bir şey yapmayan birçok kafa ve yürek memurunun yaptığını yapmış olurum.

Uyumsuz şu noktada aydınlatıyor beni: yarın yoktur. Bundan böyle derin özgürlüğümün akılsal dayanağı bu işte. Burada iki karşılaştırma yapacağım. Önce gizemciler kendilerine verecek bir özgürlük bulurlar. Tanrılarına gömülmekle, onun kurallarına boyun eğmekle, kendileri de gizliden gizliye özgür olurlar. Kendiliğinden benimsenmiş tutsaklıkta derin bir bağımsızlık bulurlar. Ama bu özgürlüğün anlamı nedir? Her şeyden önce kendi kendilerine karşı kendilerini özgür buldukları, özgür almaktan çok serbestliğe kavuştukları söylenebilir. Aynı biçimde, tamamıyla ölüme (burada en açık uyumsuzluk olarak alınan ölüme) yönelmiş uyumsuz insan, benliğinle billurlaşan tutkulu dikkatten başka her şeyden sıyrıldığını duyar. Ortak kurallar karşısında bir özgürlük tadar. Burada varlıkçı felsefenin başlangıç izleklerinin bütün değerini sakladıkları görülüyor. Bilince dönüş, günlük uykunun dışına kaçış, uyumsuz özgürlüğün ilk adımlarını belirtir. Ama amaçlanan varlıkçı din söylevi onunla birlikte de temelde bilinçten sıyrılan şu tinsel sıçramadır. Aynı biçimde (ikinci karşılaştırmam bu), ilkçağ tutsakları da kendi kendilerinin değillerdi. Ama kendilerini hiç sorumlu bulmamaktan başka bir şey olmayan özgürlüğü tanırlardı, ölümün de ezen ama kurtaran, soylu Romalı elleri vardır.

Bu dipsiz kesinliğe gömülmek, bundan böyle kendini kendi yaşamına ona geliştirecek, onu âşık körlüğüne düşmeden gözden geçirecek kadar yabancı bulmak; bunda bir kurtuluş ilkesi vardır. Bu yeni bağımsızlığın süresi de her türlü eylem özgürlüğü gibi sınırlıdır, ölümsüzlüğe çek vermez. Ama hepsi de eskiden ölümde duran özgürlük düşlerinin yerini alır. Bir şafak vakti erkenden, önünde hapishanenin kapıları açılan ölüm mahkûmunun o Tanrısal “hazırlığı”, yaşamın duru alevi dışında kalan her şey karşısında bu inanılmaz ilgisizlik, ölümle uyumsuz, iyice sezildiği gibi, akla uygun biricik özgürlüğün; bir insan yüreğinin duyup yaşayabileceği özgürlüğün ilkeleridir burada. Bu da ikinci bir sonuç. Uyumsuz insan böylece olası, yakıcı ve donmuş, saydam ve sınırlı bir evren görür, bu evrende hiçbir olasılık yoktur, ama her şey verilmiştir, bu evren aşıldı mı, yıkılış ve hiçlik başlar. O zaman uyumsuz insan, böyle bir evrende yaşamaya ve ondan güçlerini, umut etmenin yadsınmasını, avuntusuz bir yaşamın yılmaz tanıklığını çıkarmaya karar verebilir.

Ama böyle bir evrende yaşamak ne demektir? Şimdilik geleceğe ilgisizlikten ve verilmiş olan her şeyi tüketmekten başka hiçbir şey. Yaşamın anlamına inanmak her zaman bir değerler basamağını varsayar, seçmeler ve yeğlemeler varsayar. Uyumsuza inanç, tanımlamalarımıza göre, bunun karşıtını öğretir. Ama bu, üzerinde durulmaya değer bir şey.

Hiçbir şeye sığınmadan yaşanabilir mi, yaşanamaz mı, beni ilgilendiren tek şey bu. Bu alandan hiç dışarı çıkmak istemiyorum. Bana yaşamın bu yüzü verildiğine göre, kendimi ona uydurabilir miyim? Bu özel kaygı karşısında, uyumsuza inanç, deneylerin niteliğinin yerini niceliğe vermek demeye gelir. Bu yaşamın uyumsuzun yüzünden başka yüzü olmadığına inanırsam, bütün dengesinin benim bilinçli başkaldırmamla onun içinde çırpındığı karanlık arasındaki sürekli karşıtlığa dayandığını duyarsam, özgürlüğümün ancak sınırlı yazgısına göre bir anlam taşıdığını kabul edersem, o zaman önemli olanın en iyi yaşama değil, en fazla yaşama olduğunu söylemem gerekir. Bunun bayağı mı, yoksa tiksindirici mi, hoş mu, yoksa üzücü mü olduğunu düşünecek değilim. Kesinlikle söyleyelim, burada olgu yargıları benimsenmiş, değer yargıları bir yana bırakılmıştır. Yalnız görebildiğimden sonuçlar çıkarmam ve bir varsayım olabilecek hiçbir şeye kapılmamam gerek. Böyle yaşamanın dürüst olmadığı düşünülürse, o zaman gerçek dürüstlük bana dürüst olmamayı buyuruyor demektir.

En fazla yaşamak; geniş anlamda bu yaşamın kuralının hiçbir anlamı yok. Açıkça belirtmek gerek. Bir kez bu nicelik kavramı yeterince deşilmemiş görünüyor. Çünkü insan deneyinin geniş bir bölümünü kapsayabilir. Bir insanın ahlakı, değer sıralaması ancak biriktirdiği deneylerin niceliği ve çeşitliliğiyle bir anlam taşıyabilir. Çağdaş yaşama koşulları da insanların çoğunluğuna aynı deneyler niceliğini ve bunun sonucu olarak aynı derin deneyi kabul ettiriyor. Bireyin kendi katkısını, kendisine “verilmiş” olanı, yani kendisinde doğuştan bulunanı da göz önünde bulundurmak gerekir kuşkusuz. Ama bu konuda bir yargıya varamam ve, bir kez daha, burada kuralımın dolaysız açıklığa uymak olduğunu söylemeliyim. O zaman ortak bir ahlakın asıl özelliğinin kendisine yön veren ülkünün öneminden çok, kapsamı ölçülebilecek bir deney düzgüsünde bulunduğunu görürüm. Benzetmeyi biraz zorlayacak olursak, bizim sekiz saatlik günümüzün ahlakı olduğu gibi, Yunanlıların boş zamanlarının da ahlakı vardı. Ama şimdiden birçok insan, bunlar arasında da en yürek parçalayıcıları, bize daha uzun bir deneyin bu değerler tablosunu değiştirdiğini sezdiriyorlar. Sırf deneylerinin niceliğiyle bütün rekorları kıracak (bu spor deyimini özellikle kullanıyorum), böylece de kendi ahlakını kazanacak günlük gazete serüvenini getiriyorlar aklımıza. Bununla birlikte romantizmden uzaklaşalım da yalnız seçimini yapmaya ve yalnız oyunun kuralı olduğuna inandığını incelemeye kararlı bir insan için, bu tutumun ne anlama gelebileceğini düşünelim.

Bütün rekorları kırmak, her şeyden önce ve yalnız dünyayla karşı karşıya gelmek, elden geldiğince sık gelmektir. Çelişkilere, söz oyunlarına düşmeden nasıl becerebiliriz bunu? Uyumsuz, bir yandan bütün deneylerin ilginçlikten uzak olduklarını öğretir, öte yandan deneylerin en büyük niceliğine doğru iter de ondan. O zaman, yukarda sözünü ettiğim birçok insanın yaptığı şey nasıl yapılmaz, bize bu insan maddesinin elden geldiğince fazlasını getiren yaşama biçimi nasıl seçilmez, böylece de bir başka yandan atıldığı ileri sürülen değerler basamağı nasıl sokulmaz işin içine?

Ama bize bilgi veren yine uyumsuz ve onun çelişkili yaşamı. Çünkü yanlışlık, bu deneyler niceliği bize bağlıyken, onların yaşam koşullarımıza bağlı olduğunu düşünmekte. Burada basitleyici olmak gerekir. Yaşadıkları yılların sayısı aynı olan iki insana, hep aynı deneyler toplamını sağlar dünya. Bunun bilincinde olmak bize düşer. Yaşamını, başkaldırmasını, özgürlüğünü duymak, elden geldiğince fazla duymak, fazla yaşamaktır. Uyanıklığın egemen olduğu yerde, değerler basamağı gereksiz kalır. Daha da basitleyici olalım. Tek engelin, tek “kazanamama”nın erken ölüm olduğunu söyleyelim. Burada esinlenen evren, ölüm denen o sürekli ayrıklığa karşıt olmasıyla yaşar yalnız. Böylece de, uyumsuz insanın gözünde (bunu istese bile), hiçbir coşkunluk, hiçbir tutku, hiçbir özveri, kırk yıllık bir bilinçli yaşamla altmış yıl üzerine serilmiş bir açık görüşlülüğü eşit kılamaz. Delilikle ölüm, bunlar onun onarılmaz durumlarıdır. İnsan seçmez. Öyleyse uyumsuz ve taşıdığı yaşam fazlalığı insanın istemine bağlı değil, karşıtına, yani ölüme bağlıdır. Sözcükleri iyice tartarak konuşursak, yalnız bir şans sorunu söz konusudur. Buna razı olmasını bilmek gerek. Yirmi yıllık yaşamın ve deneylerin yeri hiçbir zaman doldurulamayacaktır.

O kadar uyanık bir ırkta garip kaçan bir tutarsızlıkla, Yunanlılar genç ölen insanlar Tanrıların sevgilisi olsun isterlerdi. Bu ise ancak Tanrıların gülünç dünyasına girmenin; sevinçlerin en arısını, yani duymanın ve bu yeryüzünde duymanın sevincini bir daha bulamamasıya yitirmek olduğu kabul edilirse doğrudur. Sürekli olarak bilinçli kalan bir ruhun önünde şimdiki zaman ve şimdiki zamanların birbirlerini kovalaması, uyumsuz insanın ülküsü budur işte. Ama ülkü sözcüğü falsolu bir ses saklıyor burada. Onun iççağrısı değildir bu, uslamasının üçüncü sonucudur yalnız. Uyumsuz üzerine gözlem, insana – aykırının bunalımlı bilincinden yola çıkarak insan başkaldırısının tutkulu alevleri içinden yolunun sonuna gelir.

Böylece ölümden üç sonuç çıkarıyorum; başkaldırışım, özgürlüğüm ve tutkum. Yalnız bilinç yoluyla, ölüme çağrı olan şeyi yaşam kuralı biçimine sokuyor ve intiharı yadsıyorum. Günler boyunca sürüp giden bu boğuk yankıyı bilmiyor değilim. Ama yalnız bir sözüm var söyleyecek; bunun zorunlu olduğu. Nietzsche: “Açıkça görülüyor ki, gökte ve yeryüzünde başlıca işimiz, uzun zaman ve aynı yönde boyun eğmektir; bunun sonunda örneğin erdem gibi, sanat, müzik, dans, akıl, düşünce gibi, uğrunda yaşamak çabasına değen bir şey, değiştiren bir şey, incelmiş, çılgın ya da Tanrısal bir şey çıkar”, diye yazdığı zaman, büyük bir ahlakın kuralını gösterir. Ama uyumsuz insanın yolunu da gösterir. Aleve boyun eğmek, aynı zamanda hem en kolay, hem de en güç şeydir. Bununla birlikte güçlükle boy ölçüşürken, insanın bazı bazı kendini yargılaması iyi olur.

“Dua, düşüncenin üzerine karanlık basınca başlar,” der Alain. Gizemcilerle varlıkçılar da: “Ama varlığın geceyle karşılaşması gerek,” diye karşılık verirler. Hiç kuşkusuz öyle, ama şu kapalı gözlerde ve yalnız insanın istemiyle doğan gece, tinsel varlığın içinde silinmek için oluşturduğu gece değil. Bir geceyle karşılaşması gerekse, bu daha çok aydınlık görüşlü kalan umutsuzluğun gecesi, kutup gecesi, tinsel varlığın uyanıklığı, belki de aklın ışığında her nesneyi kesin çizgileriyle ortaya çıkaran şu ak ve el değmemiş aydınlığın yükseleceği gece olsun. Bu basamakta, eşdeğerlik tutkulu anlamayla karşılaşır. O zaman artık varlıkçı sıçramayı yargılamak bile söz konusu olmaktan çıkar. İnsan tutumlarının yüz yıllık freski içinde yeniden alır yerini. Bilinçliyse, seyirci için bu sıçrama da uyumsuzdur. Aykırılığı çözdüğünü sandığı ölçüde, bütünüyle eski durumuna getirir onu. Bundan dolayı coşku vericidir. Bundan dolayı her şey yeniden yerini alır, görkemliliği çeşitliliği içinde uyumsuz dünya yeniden doğar.

Ama durmak kötü, bir tek görüş açısıyla yetinmek, bütün tinsel güçlerin belki de en etkilisi olan çelişkiden yoksun kalmak güçtür. Yukarda söylenenler bir düşünce biçimini tanımlıyor yalnız. Şimdi, yaşamak söz konusu.

Uyumsuz Özgürlük
Albert Camus – Sisifos Söyleni

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Erkan Oğur’un “Dönmez Yol” Albümü

Kapat