Evler, Odalar, Eşyalar ve Ev Kadınları! | Siz hiç ev kadını oldunuz mu? – Gürse Birsel

Üçüncü günü sütlaç yaparak geçirdim. Tam kitabı elime alacakken, akşam oldu!
Dördüncü gün kendimi biraz bitkin hissettim ve genellikle televizyon seyretmeyi tercih ettim.Beşinci gün saçımı taramak bile yorucu iş gibi gelmeye başladı.
 Bir iş kadını için büyük lüks olan her şeyi yapmaya başladım: Üşendim, erteledim, vazgeçtim!
 Yavaşladım. Miskinleştim. Ve ev beni yuttu! Milan Kundera’nın “Yavaşlıktı gibi, durup fark etme, daha önceleri görmediğin şeyleri görme manasında iyi bir yavaşlık değildi ama bu. Kötü bir histi. Daha çok Woody Allen’ın Anine Hail filminde söylediğine benziyordu: “Sıcak, rahat ortamlar bana yaramıyor. Olgunlaşıp çürümeye başlıyorum!”

Siz hiç ev kadını oldunuz mu?

“Bahar modasını gördün mü? Herkes hippi olacak. Vanilla Sky’ı seyrettin mi? Bence senaryo çok dağılmış… Sence gençler niye intihar ediyor? “gibi sorularım karşısında, ev kadını arkadaşım Leyla eve telefon açtı ve “Fatma Hanım, o köftelere yeşil biber de koyun. Bir de yanına patates kızartın,” dedi. “A, bu hafta olmaz! Önümüzdeki on gün benim için çok yoğun bir dönem,” dedi Leyla. Nişantaşı’nın en havalı öğle yemeği adreslerinden birinde, en civcivli vakitte makarna yiyoruz.
Müşterilerin yüzde doksanı kadın.
iki ayrı grup var: Pantolon ceketleriyle sakin sakin gelip kısa, hızlı öğle yemeği toplantıları yapan iş kadınları; ve koşarak restorana girip vakitsizlikten şikâyet ederek oturan, uzun yemekler yiyen, yine alelacele çıkan, somurtkan ev kadınları.

Çalışan kadınlar, çalışmayan kadınlar…
Çalışan bir kadının nedense vakti daha boldur. Sizi iki toplantı, bir bütçe görüşmesi, bir kokteyl parti, alışveriş ve yarım mülakat arasına sıkıştırıverir.
Oysa bir ev kadını “O gün doluyum, manikür yaptıracağım,” der mesela!
Ev kadınları yarım saatlik işleri bir bütün güne yayma eğilimindedirler. Erzak alışverişi, saç kestirme, arkadaşla kahve içme, evdeki musluğun tamiri, onlar için tam günlük işlerdir.
Ev kadınlarının telefon konuşmaları da uzun sürer. “Ne yaptın bugün?” denen bir iş kadını, tüm günü “Bildiğin gibi,” diyerek özetlerken, sesinde bir an önce sadede gelmenizi rica eden bir uyarı tonu hissedersiniz.
Ev kadını ise anlatmaya başlar: “Sabah kalktım. Kahvaltı ettim. Kahvaltıda artık yumurta yiyorum. İlginç bir rejime başladım. Onu da anlatacağım. Fakat bu bizim yeni kadın yumurtayı bile doğru dürüst yapamıyor. Geçen gün…” Sohbet böyle başlar ve detaylar, tekrarlar ve şikâyetlerle örülü, sonsuza dek devam edebilir.
(Tabii ki belli bir kesimden söz ediyorum. Siz tarla sürüp, çamaşırını külle derede yıkayan, ekmeğini bile kendi yapan bir kadın olabilirsiniz. Ama zaten o zaman da siz bir çalışan kadınsınız demektir.)
Öğle yemeği yediğim Leyla, 90’lı yıllar boyunca dergi çıkarırken bir yandan gece hayatının altını üstüne getirmiş, aynı dönemde gazetelerde yazı yazmış, boş zamanlarında bir sanatçının menajerliğini yapıp kalan vaktinde de hobi olarak fotoğraf çekmiş bir arkadaşım. Yeni milenyuma girerken evlenip, 2000’de bir de çocuk yapınca ortalarda görünmez olmuştu.
Ona bir “free lance” yazı işi teklif etmek için aradım. Randevuya gecikerek ve nefes nefese, hiçbir şeye vakit bulamadığından şikâyet ederek geldi.
90’lı yılların acar gazetecisi, gece hayatının kraliçesi Leyla, ev kadını olmuştu!
Evim, güzel, sıcak, uyuşuk evim
“Ev” çok güçlü bir şeydir.
Sıcaktır, yumuşaktır, güzel kokar…
Tanıdıktır, güvenlidir, yapışkandır, şirindir.
Size çok âşık, pek işi gücü de olmayan bir sevgili gibidir. Aranızdaki ilişkiyi belli bir mesafede tutmazsanız 24 saati sizinle geçirmek ister!
Uyuşturucu özelliği vardır. Alışır gidersiniz. Bütün vaktinizi birlikte harcamaya başlarsınız. Bir de bakarsınız, kuralları o koymaya başlamış.
Grip olduğumda anladım bunu.
Beş yaşından beri hafta ortaları evde oturmamış biri için ilginç bir deneyimdi.
Önce sıkıntıdan patladım. Dayanamayıp, ateşli ateşli, oturup çalıştım.
İkinci gün fotoğraf albümü yerleştirme, tabloların yerini değiştirme, giysilerimi elden geçirme, daha önce okuyamadığım Susan Sontag’ın fotoğrafçılıkla ilgili kitabına başlama gibi daha hafif aktivitelere giriştim. Akşama doğru hedeflediklerimin yarısını bitirip, kalanını ertesi güne erteledim.
Üçüncü günü sütlaç yaparak geçirdim. Tam kitabı elime alacakken, akşam oldu!
Dördüncü gün kendimi biraz bitkin hissettim ve genellikle televizyon seyretmeyi tercih ettim.
Beşinci gün saçımı taramak bile yorucu iş gibi gelmeye başladı.
Bir iş kadını için büyük lüks olan her şeyi yapmaya başladım: Üşendim, erteledim, vazgeçtim!
Yavaşladım. Miskinleştim. Ve ev beni yuttu!
Milan Kundera’nın “Yavaşlıktı gibi, durup fark etme, daha önceleri görmediğin şeyleri görme manasında iyi bir yavaşlık değildi ama bu. Kötü bir histi. Daha çok Woody Allen’ın Anine Hail filminde söylediğine benziyordu: “Sıcak, rahat ortamlar bana yaramıyor. Olgunlaşıp çürümeye başlıyorum!”
Birinci cemre düştü, dolayısıyla çok yoğunum!
Ben artık bir ev kadınıydım ve yapılacak her küçük iş, üzerinde düşünülmesi, plan yapılması, stres yaşanması gereken, önemli, ağır, yorucu bir görevdi.
İşe gitmeye falan da hiç niyetim yoktu.
Sabah programları, Türk kahvesi, iki telefon, “Burası neden tozlu!” derken akşam oluveriyordu. Zaman su gibi akıyordu.
Hayatının berbatlığını fark eden bir eroin bağımlısı gibi, gribim tam olarak geçmeden, ama iş işten geçmek üzereyken, panik içinde, kendimi sürükleyerek ofise gittim ve ilk toplantıda SİLKİNİP UYANDIM!
Leyla ise uyuyup, bir daha da uyanamamıştı ne yazık ki…
“Önümüzdeki 10 gün çok doluyum,” dedi.
“Hayrola?” diye sordum
“Babamın ortağının kızı evlenecek 10 gün sonra,” diye açıkladı, daha doğrusu açıkladığım sandı ve makarnasını yemeye devam etti.
Ee?
“Gelinlik minicik taşlarla süslü ve onları teker teker sen mi dikiyorsun?”, “Düğün yemeğini tek başıma pişiririm diye iddiaya mı girdin?”, “Nişanlı çifte kerpiçten ev mi yapıyorsun?” gibi sorular geliyor aklıma. Suratıma bakınca anladı tabii. Ve kendine göre “biraz açtı”:
“Babamın ortağı aynı zamanda çok iyi arkadaşıdır!”dedi!
“Haa ondan demek!” diye cevap verdim!
“Tabii, yoksa boş bir zamanım olsa seve seve. Çok özledim
yazı yazmayı. Ama sonra da zaten bayram girecek araya. Martta oğlumun doğum günü var. Ardından bahar, Bodrum’a yazlığa gidip gelmeler. Yoğunum yani. Ekimde falan başlasam?”
“Tabii, tabii,” yaptım.
Ve iş konusunda Leyla’dan ümidi kesip, bari öğlen yemeğini kurtarma umuduyla şundan bundan bahsetmeye başladım.
“Bahar modasını gördün mü? Herkes hippi olacak, rengârenk, çok şık. Vanilla Sky’da hiç iş yok, senaryoyu öyle bir dağıtmışlar ki bir daha toparlanamıyor. Gençler niye intihar ediyor sence? 10 yıl önce bizi üzmeyenler internet çağında çok mu kısıtlayıcı hale geldi? Zamanla birlikte disiplin kuralları da değişmeli mi acaba? Bu arada Orhan Pamuk’un yeni kitabından sonra herkes bayramda Kars’a gitme planı yapıyormuş. Hatta Gezi dergisi Kars’ı kapak yapacakmış.”
Leyla dikkatli dikkatli bana bakarken, “Bir dakika,” diye gülümsedi, “bir telefon edeceğim.”
Orhan Pamuk’u mu arıyordu acaba?
Yoksa Karslı bir arkadaşını mı?
Belki de Vanilla Sky rezervasyonunu iptal edecekti.
“Fatma Hanım, o köftelere yeşil biber de koyun. Bir de yanına patates kızartın,” dedi ve tekrar bana döndü:
“Ay çok yoğunum. Ha ne diyordun?”
Anladım ki beni hiç dinlememiş zaten.
“Ev,” dedim, “insanı YUTAR, biliyor muydun?”

DAĞINIKLIK
Evler niye dağılır? Ben size söyleyeyim.
Evler kendi başlarına yaşayan birer organizmadır. Ve kendi dilerini dağıtırlar.
“Bunu buraya kim attın?” diye seslenirsiniz. Kimse cevap vermez.
“Bu bardağı sen mi buraya koyduuun?”diye bağırırsınız.
“Yoo ben koymadım!”
“Koltuğa kim çiklet yapıştırdım?”
Cevap yok.
Evde yaşayan herkes inkâr edince, geriye tek açıklama kalır:
Ev kendi kendini dağıtmakta ve kirletmektedir.
Bulaşıklar, giysi dağlan, yastıklar, eski gazeteler, boşalmış bardak’ lar, dolmuş kültablaları, kâğıt topları, hepsi de bu alçak organizmanın işbirlikçileridir!

 “DEKARASYON”
Dekorasyon kazık bir iştir.
Renkleri uyduracaksın, eşyaların tarzı birbiriyle gidecek, ufak mekânlar ayrı problem…
Haydi diyelim, bunları hallettiniz.
Dekorasyonun bambaşka zor bir tarafı daha var: Terimlerin telaffuzu!
Nedense çoğumuz, bununla ilgili büyük müşkül içinde. Dekorasyon yerine “dekarasyon”, karyola yerme “kayrola”, gardırop yerine “gardolap”, sehpa yerine “sepa”!
Telaffuz yanlışlığı mobilya isimlerinin üzerine lanet gibi çökmüş!
Belki de işi profesyonellere bırakalım diye, iç mimarların bize bir oyunu bu. Karşımıza geçip şöyle diyebiisinler diye işi karıştırmışlar: “Aahahahhayy, kayrola değil ayol o, karyola! Aman, lütfen, işi bir bilene bırakın, daha fazla rezil olmayın dostum. Dekorasyon kolay iş değil. Bak daha telaffuz edemiyorsun!”
Dekorasyon, aynı zamanda büyük bir yalan. Hakikaten. Hiçbir şey göründüğü gibi değil. Plastik meyveler, kumaş çiçekler, eskitilmiş ama eski olmayan masalar, ahşap görünümlü plastik dolaplar. Kimi kandırıyoruz ki? Sanki mutfaktaki kâsede yıllardır duran o ananası herkes gerçek zannediyor.
Dekorasyonla uğraşmayın. Evi kendi haline bırakın, o tarzını bulur!

BEN TAMİRCİ DEĞİLİM
Evle ilgili problemler insanın hayatını karartabilir.
Akan bir musluk, bir elektrik problemi, badana zamanı, tahammül etmek için çelik gibi sinirler gerektiren dönemlerdir. Diyelim ki bir şey bozuldu, tamirci çağırdınız.
Tamirci gelir, yaklaşır ve tamir edilecek yere, kafasını tek yana eğerek bakar. Öyle uzun, boş bir bakıştır ki bu, sanki arkasından şöyle diyecektir:
“Ben tamirci değilim ki, ben mısırcıyım. Eve de yanlışlıkla girdim. Bu ne?”
Daha uyanık olanlarınsa, kapıdan girdikleri anda bile yüzlerinde endişeli bir ifade vardır.
Alete bakıp, biraz elleyip şöyle yaparlar: “Uhuuu, öööf, çık çık çık!”  Problem büyüktür ve pahalıdır yani!
Şimdiye kadar şöyle bir tamirci görmedim: “Aaa, çok kolay, hiç problem değil. Hatta bana gerek yok, şurayı çevirin, tamam!” Yaşadığım süre de göreceğimi sanmam.

HANGİ “USTA”
Ev içi aksiliklerin, bozulan aletlerin iki kötü tarafı vardır.
Bir, genellikle gece, pazar günü, bayram gibi en uygunsuz zamanlarda meydana gelmeleri. iki, bunları düzeltmek için eve usta çağırma zorunluluğu. “Usta” kelimesi ilk ne zaman kullanılmış bilmiyorum. Ama ben bu kelimenin sözlük anlamını hak eden, hak etmeyi bırakın, uzaktan çağırıştıran bir ustayla bile henüz karşılaşmadım!
Genellikle olan şudur: Evdeki arıza, asla basit ve sık görülen bir problem değildir ustaya göre. Sorun damlatan bir musluk bile olsa usta şunu yapar: “Çık çık çık. Hay Allah ya!” Bu “Hay Allah ya” size midir, musluğu imal edene midir, ilk kez takana mıdır, bilinmez.
Ama her ihtimale karşı, sessiz ve itaatkâr, azıcık da tırsmış, öyle’ ce beklersiniz.
“Şimdi, zaten bu musluklardan artık yok! ‘Yani bunlar o kadar eski ki, siz burayı gompile olarak değiştirin daha kolay.”
Komple. Daha doğrusu “gompile!” Ustaların en sevdiği laflardan biridir.
Ya musluk eski modeldir, ya cıvatası bulunmaz, ya lavabonun şekli yüzünden damlatmaktadır, ya da evin su tesisatı doğuştan problemlidir.
Siz tüm lavaboyu, hatta banyoyu, daha da iyisi evi “gompile” değiştirseniz, yani ustaya büyük kolaylık olur!
Psikolojik sağlığınız için ev aksiliklerinden mümkün olduğu kadar kaçmaya çalışın.
 BEYAZ ESYA
Ev hayatında beyaz eşyalara neredeyse canlı muamelesi yapılır.
Belki de koltuk, masa gibi eşyalardan farklı olarak, aslında bizim yapmamız gereken işleri üstlendikleri için böyledir.  Ev kadınlarıyla bulaşık makineleri arasında duygusal bir bağ vardır, örneğin. Ben isim takanları bile gördüm. Yemeği yakan fırınlara her zaman çok kızılır, sanki bu onların su-çuymuş gibi. Bazen fırına karşı bağırış, küfür, kapağını hızla çarparak kapatmak gibi sözlü ve fiziksel tacizlerde de bulunulur!
Bu, bazı beyaz eşyaların, diğer ev möblelerinden farklı olarak, hareket etmesinden, ses çıkarmasından da kaynaklanıyor olabilir.  Elektrik süpürgesi, çamaşır makinesi bu gruptandır mesela.Özellikle de eski çamaşır makineleri.
Hatırlarsanız tvvist yaparak çalışırlardı!
Hatta evin çocukları bu makinelerin üzerine oturtularak eğlendirilir, böylece bir taşla iki kuş vurulmuş olurdu.
Bu makineler zaman zaman sadece dans etmekle kalmaz, banyoyu da dolaşarak teftiş ederlerdi. E şimdi böyle bir şeye “eşya” diyemeyiz. Bugüne geldiğimizde, makinelerin de insanlarla aynı değişime uğradıkları görülüyor. Artık fiziksel güçlerinden çok beyinlerini kullanıyorlar. Programlanan fırınlar, kokulan birbirine karıştırmayan buzdolapları, beyazlarla renklileri ayıran çamaşır makineleri…
Hepsinin içinde birer bilgisayar var; ve bu yapay zekâyla, korkarım bir süre sonra, bize hizmet etmeyi reddederek, kendi hayatlarını kuracaklar. O zaman, işte o taciz görmüş fırının intikamını korkuyla bekliyorum!

YAŞASIN, DETERJAN!
Bir sürü reklamda aynı mesaj veriliyor. Dünyanın en berbat şeyi geliyor başına, arabana çarpıyorlar, evin yıkılıyor sözgelimi, “Boş ver, sen bir gazoz iç,” diyorlar!
Manyak mıyım ben? Gazozun sırası mı?
Reklam insanları çok kolay mutlu olan cinsten.
Özellikle de ev kadınları. Mutfağa giriyorlar, bakıyorlar ki bomba düşmüş! Yüzlerce iğrenç bulaşık, yerler leş.
Normal şartlarda, benim bildiğim, ev kadınlarının ev ahalisini kılıçtan geçireceği bir durum!
Sonra bu kadın, tezgâhın üstünde bulaşık deterjanını görüyor ve gülmeye başlıyor.
Ben bu noktada “Tamam,” diyorum, “kadın kafayı sıyırdı!”
Hayır. Kadın deterjanı görünce, “Oh, iş bitti,” diye seviniyor.
Pardon, bu mutluluğun kaynağı nedir? Siz bulaşıkları deterjan-sız, sade suyla mı yıkamayı düşünüyordunuz?
Bulaşık makinen bile yok kardeşim! Sen bırak her şeyi, bu herifi terk et, pilini pırtını topla, çek git, kendine yeni bir hayat kur. Her şekilde bundan daha iyi olur. Reklam insanları, silkinin ve kendinize gelin! Hayattan daha çok şey bekleyin.

TEMİZLİK MERAKLISI TEYZELER
Temizlikle ilgili hafif ruhsal bozukluklar nedense daha çok kadınlarda görülüyor. Maalesef!
Daha ağır ve daha bilinçli vakalar tedavi görüp kurtuluyorlar.
Ama hafif durumlar ne yazık ki toplumda bizimle iç içe yaşıyorlar.
Temizlik meraklısı teyzeleri, evlerinde girilmeyen odalar, kullanılmayan eşyalar ve koltuk örtülerinden tanırsınız.
Bu tür, canlıların kullanımına kapalı oda ve eşyaların sebebi temizliktir. Ayakkabı çıkarılır, terlik giyilir, her şeye el sürülmez, el bezi verilir.
Oturup iki laf edemezsiniz; çünkü teyze halıdan ip, oradan buradan toz zerrecikleri ve en kötüsü üzerinizden saç toplamaktadır!
Bu teyzelerle dış dünyaya çıkılmaz.
Çünkü kendi steril ortamlarından çıktıkları anda, hayatı hem size hem kendilerine zehir ederler.
Bir yere girersiniz. Hemen çantadan kolalı mendil çıkar: “Uff, leş gibi kokuyor.”
Restorana gidersiniz. Tabak, bardak incelenir. Suratta hep aynı ekşi ve tedirgin ifade vardır.
Yemek ısmarlarsınız keyifle, teyze atılır: ‘Ay bilmem ki ne yesem, bunların mutfağı da pistir!”
Garson yemeği getirir: “Bu çocuklar ellerini de yıkamıyorlardır.”
Fenalık geçirmek işten değil!
Bir de özel bir hareket vardır. Yukarıdaki laflan ederken sol eli, yüzün hemen yanında el sallar gibi iki kere sallayıp, sonra aynı elle ağzı kapatma hareketi!
Deneyiniz! Bu hareket, “Artık ben ucundan söylüyorum, geride kalan felaketleri sen tahayyül et,” anlamındadır ve teyzelerin tekelindedir.
Yani bu harekete eşlik etsin diye şöyle diyemezsiniz: “Ayy, ne çok e-mail gelmiş.” Yok. Olmaz.
O hareketi layıkıyla yapabilmeniz için dolma sarabilmeniz, farklı kanepe kolu örtüsü çeşitlerine sahip olmanız ve temizlik konusunda ciddi takıntılarınızın olması gerekir.

İŞLER,GÜÇLER, OFİSLER VE ÇALIŞMA HAYATI
Aylaklık hakkımı istiyorum!
En yoğun günler, sabahlan bir elimde cep telefonu, bir elimde kalem, kucağımda kâğıtlar ve databankımla, birileriyle tartışarak, stres içinde, dükkânların önünden geçerken, eski eşya satan amcalar^ güneşin altında, koltuklara yayılmış, günün ilk Türk kahvesini içiyor oluyorlar! Muhtemelen cumhuriyetin ilan edildiğinin bile farkında değiller! Kıskançlıktan çatlıyorum.
iki arkadaşımla öğle yemeğindeyiz.
Biri reklamcı, diğeri fınans sektöründe.
işten, güçten, sıkışıklıktan, stresten ve bayram tatilinde uzak bir adaya gidip bir daha dönmemekten bahsediyorduk ki, şu ortaya
Çalışan kadınlar olarak, üçümüz de, Amerikan Güzeli filminin aynı yerine takılmışız:
Stres ve sorumluluktan fenalık geçirip, her şeyi bırakan işadamı ve aile babası Kevin Spacey’nin, hamburgerciden iş isterken, “Hiyerarşi veya ücret umurumda değil. Sadece en az sorumluluk isteyen pozisyona talibim!” dediği sahne.
Bayılmışız o repliğe!
Sonra teker teker döküldük.
Yapılacak işler listesi!
Üçümüz de stresten kurtulamıyoruz. Cumartesi günleri de, üstelik kendi isteğimizle, çalışmak zorunda kalıyoruz, genellikle yorgunuz ve hayatımızın bir döneminde doya doya yapmak istediğimiz şeyler var. Mesela:
• Öğle yemeğinde, saati kontrol etmeden tatlı ve kahve ısmarlayabilmek.
• Kuaföre acele etmeden gitmek, beklerken ikide bir saate bakıp huzursuzlaşmadan dedikodu dergisi okuyabilmek.
• Hafta ortası alışverişe çıkmak.
• Ajanda, cep telefonu, kartvizitlik, telefon rehberi gibi eşyaları evde unutabilmek ve bunu fark edince kalp krizi geçirmemek. Hatta unuttuğunu fark etmemek!
• Evde oturup bütün gün kitap okuyabilmek.
• Sabah kalkıp, bugün ne yapsam diye düşünebilmek.
• Ve belki de en önemlisi, aylaklık lüksü. Dolanıp durup, oturup kalkıp, oradan oraya yatıp, tembellik yapmak. Oscar Wilde ne demiş? “Kesinlikle hiçbir şey yapmamak, dünyanın en zor şeyidir, en zor ve en entelektüel!”
Sorumluluklar, tarihler, toplantılar, iç yazışmalar trafiğinde, hiçbir şeyi kaçırmadan, herkesten hızlı koşmaya çalışarak yaşayan bizler, en gergin günlerde hayalini kurduğumuz işlerden bahsetmeye başladık sonra.
Finansçı arkadaşım bir kitapçı dükkânı açmak istiyor.
Reklamcı olan, tekel bayii hayal ediyor! “Stres yok, pazarlama yok, reklam yok. Fiyat belli, talep belli, al, sat, ne güzel!” diye açıkladı sebebini!
Eski eşya satsam?
Benim planım başka. Ben her sabah işe giderken önünden geçtiğim sıra sıra eski eşya satan dükkânlardan bir tanesini devralmayı kuruyorum.
Özellikle güneşli günlerde, kullanılmış sehpa, lamba, ıvır zıvır satan bu adamlar, eski koltuklan kapının önüne koyup, açık havada sürekli çay kahve içerek etrafı seyredip, dükkândan dükkâna muhabbet ediyorlar. Zannediyorum Osmanlı’dan beri, nesiller boyu aynı işi yapmışlar.
Hatta belki cumhuriyetin ilan edildiğini bile bilmiyorlar!
Muhtemelen dükkânlar babadan kalma, satışı artırmak gibi bir hedef de yok. Daha doğrusu satış rakamları, talep ve cirolar, kader-kısmet dengesine oturtulmuş!
En yoğun günler, sabahları bir elimde cep telefonu, bir elimde kalem, kucağımda kâğıtlar, dergiler ve databankımla, birileriyle tartışarak, stres içinde, bu dükkânların önünden geçerken, amcalar, güneşin altında, koltuklara yayılmış, günün ilk Türk kahvesini içiyor oluyorlar!

KISKANÇLIKTAN ÇATLIYORUM!
Ev kadınlarıyla iş kadınlarını karşılaştıran, evin insanı yutma-sıyla ilgili yazım tahminimin üzerinde ilgi gördü. Ben Ev Kadınlarını Koruma ve Güzelleştirme Derneği’nden (!) kınama beklerken, özellikle ev kadınları, e-mailler, hatta telefonlarla, yazıyı çok beğendiklerini, erteledikleri planlarını gerçekleştirmeye karar verdiklerini ilettiler.
Umarım yazıdan, iş kadınlarının hayatının bir gül bahçesi olduğu sonucu çıkmamıştır. Çünkü değil. Geçen yazımdan sonra bedbaht olan ev kadınlarının yaşadıkları hayatın çok da fena olmadığını bilmeleri için yazılmıştır… Ve iş kadınları… Tatil yapamıyorsanız üzülmeyin. Koyun kapının önüne bir koltuk. Sabahtan akşama kadar çay içip etrafı seyredin! Çok iyi gelecek.
28 Vakit olsa dükkân sizin!
Oturdum, üşenmeden hesapladım. Kitap okumak, sinemaya gitmek, arkadaşlarla görüşmek, kocamla ilgilenmek, gezip tozmak, sağlık kontrollerimi yaptırmak, dergi okumak, televizyona bakmak veya öylece boşluğa bakmak için günde sadece bir buçuk saatim var! E-mail’lere niye cevap yazamadığımı matematiksel olarak kanıtlamış bulunuyorum.
Okuyucular ve g.a.g. seyircileri bozuk atıp duruyor:
“Size üç kere e-mail çektim, hâlâ lütfedip bir cevap yazmadınız. Teessüf ederim, insan ünlü olunca böyle oluyor demek ki!” rastladığım en yaygın sinirlenme kalıbı.
Özellikle “ünlü olma” bölümündeki hayal gücüne hayranım.
Gözümün önüne geliyor: Altın rengi, saten bir tuvalet giymişim. Aynı renklerdeki kocaman salonumda kırmızı kadife bir Josephine koltuğa uzanmışım.
Caz çalıyor. Önümdeki pufun üzerinde de havyarlı kanepeler var.
Elimde bir bardak şampanyayla menajerime (o kimse) çemkiriyorum!
“Gülse Hanını lütfen (ü değil, dikkat edeniz, şapkalı u). Hayranlarınız cevap bekliyor günlerdir.”
“Offf. Çok sıkıldım şekerim. Okuyucu parçaları, seyirci parçaları! Beklesinler ayol! Onlarla mı uğraşıciim. Ayrıca bu şampanya da ısındı. Nöbetçiler!”
Umberto Eco (ki kendisinin romanlarını, özellikle Faucoult-‘nun Sarkacı ‘ın fenalık geçirerek bitiremeyen ben, makale ve denemelerinin hastasıyımdır) bir yazısında, bir yılını dakika dakika nasıl geçirdiğini hesaplamıştır.
Sonuç olarak bu büyük yazar, akademisyen ve düşünüre, kendisi için, günde sadece l saat 40 dakika kalmıştır.
Eh fena da değil.
E-mail’lere neden cevap veremediğimi burada, aynı yöntemi kullanarak yanıtlayacağım. “Çalışan, çağdaş, bakımlı ve evli bir kadın” olmanın tüm gereklerini de yerine getirmeye çalışarak.
Dersimiz: aritmetik
Siz de bu gruptansanız, gelin birlikte toplayalım:
Bir yıl 365 gün, yani 8760 saat.
Günde sekiz saat uyku, 2920 saat.
Kahvaltı yirmi dakika, öğle yemeği bir saat, akşam yemeği l saat 20 dakika diyelim. Yılda aşağı yukarı 970 saat eder.
Duş, saç kurutma, tuvalet, diş fırçalama vesaire, günde yarım saatten, 182,.S saat,
Sabah giyinmek, akşam soyunmak, sabahları ne giyeceğine karar vermek, günde 40 dakikadan, 243 saat.
Günde yedi saat çalışma, yani full time bir iş, Hafta sonunu saymayalım, haydi bayram, yılbaşı, yıllık izm, 220 gün çalıştık diyelim, 1540 saat eder.
Şimdi kadın olmanın farkını yaşayalım, bir sürü angaryay-
Çağdaş kadın spor yapar, kuaföre gider, makyaj yapar.
Spor: Haftada üç gün bir saatten, 156 saat.
Kuaför: Sadece kesimden kesime, boyadan boyaya uğradığınızı varsayarsak, manikür, pedikür ve diğer mecburi ve can sıkıcı bakımlarla, iki ayda bir dört saatten, yılda 24 saat.
Makyaj, bakım: Nemlendirici, makyaj, günde yarım saat, akşam silmesi ve gece bakımı, on beş dakika. Yılda toplam 274 saat!
Alışveriş: Zevk için yapılanı değil, mecburiyi hesaplayalım. Erzak alışverişi ve hediyeler de dahil, haftada üçten, 156 saat.
Ev sorumluluklarına gelelim. Evli bir kadın ya bu.
Temizlik, yemek yapma, derleme toplama: En iyi ihtimali, bir yardımcı olduğunu düşünelim. Yine de ufak tefek işler, sofra kurma kaldırma, şudur budur, günde bir buçuk saatten 547,5 saat.
Trafik: İşe gidiş geliş, en şanslımız için bile, günde bir saatten, yılda 220 saat.
Gazete okumak: Haber alma özgürlüğü. Günde yarım saatten, 182,5 saat.
Yani, evli, çocuksuz, üstelik de yardımcısı olan, herhangi bir çalışan kadının, sadece gerekli işleri yaptığında, yılda harcadığı zaman 7415,5 saat!
Kendi istediği şeylere ayırmak için, iyimser tahminlerle, yılda 1344,5, günde ise ortalama 3,6 saat kalıyor.
Benim de işim zor kardiş!
Pekiyi. Şimdi benim durumumu ekleyin. Normal bir işin dışında, haftada 2 köşe yazısı. Düşünme, bilgi toplama ve yazma aşamalarıyla, üçerden haftada 6, yılda 312 saat. g.a.g.’m metinleri, haftada 4 saatten 208 saat. g.a.g.’ın çekimleri, haftada 5 saatten, 260 saat.
Etti, 780 saat ekstra!
Ne kaldı? 1344.5-780=564,5 saat. Yani günde 1,5 saat!
Kitap okumak, sinemaya gitmek, arkadaşlarla görüşmek, kocamla ilgilenmek, gezip tozmak, sağlık kontrollerimi yaptırmak, dergi okumak, televizyona bakmak veya öylece boşluğa bakmak için.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Somut Göstergelerle AKP Modeli Dindar Nasıl Olunur? – Ercan Geçgin

Piyasa İslamı, geleneksel İslam'ın gölgesinde yükselen yeni bir siyasal İslam'ın neoliberalizmle uzlaşan görünümünü ifade ediyor. Amerikan işletme kültüründe anlamını bulan...

Kapat