AHMET ALTAN: TÜRKİYE’DE DEVLET, KENDİSİNE YÜKLENEN AŞIRI ‘KUTSALLIĞIN’ ALTINDA EZİLİP DAĞILDI

Entelektüeller

Çok zengin bir Rus aristokratının oğlu olan Nabokov iyi bir eğitim almış, ailesiyle birlikte ülkesinden kaçtıktan sonra edebiyatçılığın yanı sıra uluslararası konferansların gözde konuşmacılarından biri sayılacak kadar iyi bir kelebek koleksiyoncusu, kendi bulduğu problemleri kitaplaştıracak kadar iyi bir satranççı olmuştu.

Çocukluğunun bir kısmını Avrupa’da geçirdikten sonra Amerika’ya yerleşmiş, bir yandan romanlarını yazarken bir yandan da hafif Rus aksanlı İngilizcesiyle seçkin üniversitelerde dersler vermişti.

Her yıl öğrencilerine devlet yönetimleriyle ilgili aynı cümleyi ısrarla söylerdi:

— Demokrasi krallıktan iyidir, krallık hiçbirşeyden , hiçbirşey diktatörlükten.

Görülebildiği kadarıyla Türkiye, Nabokov’un biraz alaycı sıralamasının ‘ hiçbirşey’ basamağına yerleşmiş bulunuyor bugün.

Aynen Nabokov’un anavatanı Rusya’da olduğu gibi Türkiye’de de devlet, kendisine yüklenen aşırı bir ‘kutsallığın’ altında ezilip dağılarak ‘ hiçbirşey’edönüştü; böyle akıldışı bir kutsallığı herhangi bir müessesenin taşıması mümkün değildi zaten.

Her türlü insani ölçüyü reddeden bir kutsallık, devletin üstünde durduğu mantıklı bir temele ağır geliyordu.

Devlet, kendine yüklenen kutsallıkla şişiyor, insandan da, adaletten de, özgürlükten de daha önemli oluyordu.

Ve böyle bir devlet yapısı, kaçınılmaz olarak, kendi kutsal varlığını sürdürebilmek için insandan, adaletten, özgürlükten vazgeçiyor ve sonunda kendisini taşıyabilecek hiçbir güç ortada kalmıyordu.

Kutsal devletin ‘ hiçbirşeye’ dönüşmesi sırasında, kendini devletin parçası olarak gören insanlar da bazen ağır ağır , bazen de hızla aklın çizgisinden, mantığın tutarlılığından kopuyorlardı; üniversite rektörleri profesörlerin bıyık boylarını belirlemeye kalkışacak ölçüde ruhsal depremlere kapılıp garipleşebiliyor, başsavcılar hukukdışı yollardan elde edilmiş belgeleri delil diye kullanacak kadar adaletten kopabiliyor, polisler cumhurbaşkanlarını gizlice dinleyecek kadar fütursuzlaşabiliyorlardı.

Devlet de bir çeteleşme çıldırmasına uğrayabiliyordu.

İnsanları güvenli bir örgüt içinde tutabilmek için oluşturulan devletin ‘ hiçbirşeyleşmesi’ insanları da, yanan ahırdaki atlar gibi birbirlerini çiğnemelerine yol açacak bir paniğe ve acıklı bir isteriye sürüklüyordu.

Devlet çöktükçe, devlete düzülen övgüler artıyor, gazete haberciliği neredeyse pespaye bir şovenizm propagandasına dönüşüyor, herkes birbirini devleti çökertmekle suçluyor, her yerde hainler araştırılıyor, her gün birileri linç edilsinler diye kalabalıkların önüne atılıyordu.

Böyle bir zamanda ne devlet örgütünün çarkları içinde yer alanların ne de tümüyle sahipsiz kalan halk yığınlarının kendilerini bu çılgın panikten kurtarması, zekâsız bir bulanıklığın ardında kaybolan aklın ışığını görmesi mümkündü.

Üstelik hiç kimse, aklın sesini dinlemek istemiyordu.

Hatta akıldan, zekâdan, öngörüden nefret ediliyor, adalet, özgürlük, eşitlik gibi kavramlar düşmanlar kategorisine sokuluyordu.

TÜRKİYE’DE TÜRKLER İLE KÜRTLER GERÇEKTEN EŞİT Mİ? – AHMET ALTAN

Herkes, yaptığının manasızlığını içten içe sezse bile gene de bir kâbustan korkuyla uyanmış küçük bir çocuk gibi masallar dinlemek, her gün usanmadan devlete düzülmüş övgüler duymak istiyordu.

İşte böyle zamanlarda, özellikle geri kalmış toplumlarda hayatın manasız bir kenar süsü gibi görülen, küçültücü şakalara hedef olan, bazen alaycı bir hoşgörüyle bakılan, bazen de ağır bir şekilde cezalandırılan entelektüellere hayati bir görev düşüyordu.

Bu görev belki de görevlerin en zoruydu: kendi halkınla kavgaya girişmek, gerçekleri söylemek için kendi halkının lanetini, kendi devletinin hiddetini göze almak.

Her toplumda entelektüeller kalabalıklarla sürtüşürler, yerleşik yargılara karşı yeni ölçülerin, yeni değerlerin sözcülüğünü yapar, geleceğin karanlığına doğru yola çıkan ilk öncüler olurlar ama gelişmiş ülkelerde bu sürtüşme haşin bir husumete dönüşmez.

Geri kalmış diyarlarda ise aklın sözcülüğünü yapmak neredeyse hayati bir tehlike arz eder.

İşsiz kalmak, parasız kalmak, yalnız kalmak, manevi bir linçin kurbanı olmak, hapse atılmak, hatta öldürülmek ihtimal dahilindedir .

Ama ne yazık ki, devletin ‘ hiçbirşeyleştiği’, toplumun canavarlaşmanın eşiğine geldiği, herkesin korkudan ve öfkeden çıldırdığı zamanlarda, gerçeği söyleyecek, çıkış yolunu gösterecek, çılgınlığı yatıştıracak entelektüellerden başka hiç kimse yoktur.

Barış zamanlarında askeri üniformaların yıldızlarına, sırmalarına, gösterişli törenlerine hayran kalan bir gencin, hayran olduğu pırıltının bir parçası olmak için seçtiği askerlik mesleğinin bedelini savaşta cepheye giderek, bazen hayatıyla ödemesi gibi; sakin günlerde kalabalıkların gri sıkıntısından kopmanın özgürlüğüne hayran kalarak zihinsel yolculuklara çıkmanın, klişelerin esaretinden kurtulmuş bir birey olmanın heyecanını duymanın, hayatın lezzet skalasında kalabalıkların ulaşamayacağı estetik derinliklere ulaşmanın ve bütün bunların gizli ya da açık tatminini yaşamanın bedeli, zor zamanlarda kalabalıkların önüne çıkıp gerçeği söylemektir.

Aksi takdirde daha ağır bir bedel ödersin.

Aynen ‘ hiçbirşeyleşen’ devletin gibi sen de hayatını üstüne kurduğun bütün değerleri yıkar, çökertir ve ‘ hiçbirşeyleşirsin’; harcadığın bütün yıllar, bütün yaşadıkların, bütün anıların, sevgilerin, düşüncelerin, duyguların bir toz yığınına döner.

Acıyla söylemek gerekir ki, bir felsefe geleneğinden kopuk olan Türkiye gibi toplumlarda entelektüellerin sayısı çok fazla değildir ve onların önemli bir bölümü de zor zamanlarda işlerini, paralarını, şöhretlerini, rahatlarını tehlikeye atmaktansa geçmişlerini yok etmeyi tercih ederler.

Bir daha var olamayacak bir biçimde kendilerini yok ederler.

Bir hayatı sahtekârca yaşamış, kendilerini, sevdiklerini, çocuklarını aldatmış olurlar.

Bugün bir entelektüeli, sıradan bir hayat dolandırıcısı olmaktan ayıracak şey, gerçeği, yalnızca gerçeği söylemektir.

Gerçek ise çok karmaşık değil.

Devlet ‘ hiçbirşeyleşti’.

Toplum çıldırıyor.

Kalabalıklar önünde söylenen neredeyse her söz yalan.

Türkiye’nin çürümüş bir ceset gibi dağılmasını önleyebilmek için bu ülkenin sorunlarım, adlarını açıkça söyleyerek belirtmek gerekiyor; bu ülkenin bir Kürt sorunu var; bu sorun Abdullah Öcalan ya da PKK sorunu değil, bir adamı asmak ya da bir örgütü dağıtmak sorunu çözmeyecek.

İşlenen binlerce cinayette, bizzat devlet raporlarının unutulmaya terk edilen sayfalarında da belirtildiği gibi devletin eli bulunuyor; eğer katiller cezalandırılacaksa cezalandırılacak tek insan da Öcalan değil, cezalandırılacak diğer insanlar devletin içinde saklanıyor.

Bazen bir sorunun şiddetle çözüldüğü tarihte görülmüştür ama Türkiye bugün herhangi bir sorunu şiddetle çözecek bir güce sahip bulunmuyor, ayrıca dünya da ülkelerin iç sorunlarının şiddetle çözülmesine izin vermiyor.

Türkiye, hukuku, adaleti, özgürlüğü, eşitliği yeniden keşfetmenin varlığını sürdüremeyecek.

Bu yolu gösterecek olanlar da entelektüellerdir.

Eğer bu ülkeden gerçekleri söyleyecek entelektüeller çıkmayacaksa, eğer bu ülke bu zor zamanlarında yardıma koşacak entelektüelleri yetiştiremediyse, eğer entelektüel diye ortada dolaşanlar yalancı bir sahtekâr sürüsüyse, o zaman, en beklemediği elin, Brütüs’ün kendisini bıçakladığını gören Sezar’ın harmaniyesini başına çekip yıkılırken söylediğini tekrarlamak düşecek bu ülkeye: — Öyleyse öl Sezar.

Ahmet Altan
Ve Kırar Göğsüne Bastırırken

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz