Afşar Timuçin: Aşkın bir yanı özgürlükse bir yanı tutsaklıktır

Aşk Serseri Bir Bilgedir

“Özgür bir yaşam büyük ruhlar için olasıdır” der Nietzsche. Özgür ruhlar için ya da yetkin bilinçler için. Özgür eylem için özgür düşünce zorunludur. Yetkin bilince ulaşmış olmayanlar binlerinin peşine takılıp giderler. Aşk da bir özgürlük alanı olmakla belli bir bilinç yetkinliğini gerektirir. Aşk özgür bilinçlerin işidir, tutsaklığı göze alabilecek kadar özgür bilinçlerin işidir. Aşkın bir yanı özgürlükse bir yanı tutsaklıktır.

Aşk yarar kollamaz, aşkın yararı kendi içindedir ya da kendincedir. Nasıl sanatın kendi dışında amaçları yoksa aşkın da kendi dışında amaçları yoktur. Kendi dışına düşen sanat ve kendi dışına düşen aşk özünü yitirir. Sanat gibi aşk da insanı insana göstermekten başka ne işe yarayacak! Aşkta insan bir gözden çıkarıcıdır, tam bir yarar gözetmez tutum içinde kendini tehlikelere atar. Aşk tehlikelidir, her şeyden önce alışılmışın dışına çıkmayı gerektirir. İnsanlar genellikle alışılmışı seçmeye yatkındırlar. Dünya alışılmışın ötesine iyi bakmaz, alışılmışın dışı yasadışıdır. En değerli, en sağlam, en güvenilir, en sevilesi bilinen insan ortak kurallara göre davranan insandır.

Sanatçı ve aşık aykırıdırlar. Sanatçı özgünü ararken alışılmışın dışına düşer ama ahlakın kurallarını zorlamadıkça göze batmaz. Aşık daha baştan kurallara aldırmamayı kafaya koymuş adamdır. Toplum onu her şeyden önce bir ahlak düşkünü olarak görme eğilimi içindedir. Oysa her yan ahlaksızlıklarla doludur. Ne var ki Gide’in dediği gibi “erdem us’ta değil aşktadır”.

Aşk görünüşte çok yaygındır, her yan aşkla doludur. Kimileri aşk adına komşu kızını beğenirler, kimileri aşk adına evlenirler, kimileri karılarına sonradan aşık olurlar, neler neler… Kimileri “aşk” sözünü ağızlarından düşürmezler, iki günde bir aşık olurlar. Onlar her zaman hesaplıdırlar. Kendini bilen insanlar aşktan kendilerini korumaya çalışırlar. Kendilerini korumakla kalmazlar, sevdiklerini, yakınlarını da ondan korurlar.

Aşkın temelindeki duygu kavuşamamıştık duygusudur. Kavuşma koşulları uygunsa aşka ne gerek var ki! Bu da bir bakış biçimidir. “Sevdiğine kavuşamazsın aşk olur” dediği gibi adamın. Böylece aşkın temelindeki kavuşamamışlık duygusu insanı gerilimli bir özlemlilikte bunaltır. İşte bu noktada aşkın kendi sorunları, iç sorunları başlar. Dokunduğumuzda uçup giden şey midir aşk? Aşkın yeni biçimleri onun gelişmiş dünya düzeninde olanaksız olduğunu düşündürüyor. Aşk belki birçok yönüyle gülünçleşti hatta yaşamda gerilerde bir yerlere itildi. Ne olursa olsun, aşkın çağımızda bir yabancılaşmaya uğradığını söyleyenler hiç de haksız değiller. Çağdaş yaşam düzeni, başta teknolojik oluşumlar aşkı yiyor ve aşk her adımda biraz daha aşk olma niteliğini yitiriyor. Bunun nedeni tek sözcükle kolaycılıktır. Kolayı yaşayan, kolayı yaşamayı amaç edinen dünya aşkı da kolayın sınırları içine çekerek onu yok etti. Otomobil aşkı gibi, telefon aşkı gibi, garsonyer aşkı gibi, yaz aşkı gibi değişik aşklardan söz ediliyor. Jamont “Uygarlık cinselliği evcilleştirerek kolaylaştırdı” diyordu. Burada düpedüz aşkın temelini oluşturan duygusallığın dışlanması sözkonusudur. Oysa duygusallığın dışlandığı yerde aşk üstüne tuz dökülmüş sümüklüböcek gibi kuruyup kalıyor. Aşkı duygusallıkla sarılmış cinsellik diye tanımlayabildiğimize göre duygusallığın ne kadar önemli olduğu bellidir. Aşkın sözkonusu olduğu yerde ölçüsüz duygusallıktan söz edebiliriz. Aşk pek çok yoğun duygunun bir araya gelmesiyle oluşan koyu bir duygusallıktır. Augustinus “Aşkın ölçüsü ölçüsüz sevmektir” diyordu.

Cinsellik tüm ince görünümlerine karşın kabasabadır, çünkü tam tamına doğallığı anlatır. Onun aşk olabilmesi duygusallığa bürünüp insanileşmesi anlamına gelir. İnsan duygulanan varlıktır, duygusallıktan soyulmuş bir insani tutum ya da davranış ona ters gelir. Evet, en basit cinsel yönelimde bile belli bir duygusallık olabilir, ancak bu insani yaşam için yeterli değildir. Duygusallık cinselliği insanileştirerek aşka dönüştürür. Buna karşılık kolaycılık aşkın anlamını yok eder, insanı iki ayaklı memeli hayvana indirger.

Aşk bir kültür alanıdır, aşk ilişkisi bir kültür ilişkisidir. Aşkta iki kişi kendi bilinç koşulları çerçevesinde ortak bir duygusal-düşünsel iletişim ortamı kurar. İnsan dünyasında anlamların iletimi kolay iş değildir, sanatta bu iş yoğun simgelerle gerçekleştirilir. Aşkta da simge belirleyici olur: bir duruş, bir bakış, bir yüz çizgisi kolay kolay anlatılamaz olanı dışlaştırıverir. Bu yüzden Lope de Vega “Aşıkların nabzı gözlerinde atar” der.

Birey aşkta başkası’na gizlerini açar ve başkası’nın gizlerine girer. Her yerde toplumsal bilinç düzeyinde kendini alabildiğine savunan birey aşkta kendini bırakır ya da başkası’na teslim olur. Toplumsal yaşamındaki o yalancı ya da yapmacıklı içtenliğini bir yana bırakmıştır. Aşk böylece hesapsız ve karşılıksız yöneliş olur, gene de sonsuz ya da sonuna kadar bütünleşmeyi ortaya koymaz.

Cinsel edim bedensellikte sınırlanırken aşk tüm bedeni ve ruhu kavrar ve sarar. Bu çerçevede gündelik dilden çok beden dili anlatımcıdır ama böyle bir anlatımın gerçekleşebilmesi için bilincin belli bir yetkinliğe ulaşmış olması gerekir. Bir bale ya da tiyatro sanatçısı nasıl beden dilini kullanırsa aşık da beden dilini kullanır, aralarındaki ayrım binlerinin bu işi bile bile öbürünün kendiliğinden yapıyor olmasıdır. Demek ki başkasının bedeni benim için anlamlar ortaya koyan bir kültür nesnesidir. Aşkın sağladığı en yüce haz başkasının ruhunu ve başkasının bedenini keşfetmenin hazzıdır. Gerçek aşk ruhsallıkla bedenselliğin tam tamına dengelendiği yerde kendini gösterir. Dokunmayan aşkların aşk olarak belirlenmesi de bu çerçevede oldukça yanlıştır. Aşk her şeyden önce bedene saygılıdır, kendi bedenine olduğu gibi başkasının bedenine saygılıdır. Aşkta bedenini sakınan kişi ruhsallığını zaten etkin kılamayan kişidir. Aşk ruhsal açıdan da bedensel açıdan da bir sereserpelik ortamıdır.

Böylece bir sevinçler ve acılar ortamı olan aşk her şeyden önce geniş yüreklerin işidir. İki ayrı ben’in tek bir ben’e dönüşemeyişinin kaçınılmaz trajedisi. Bu trajediden geçmemiş, olgunlaşmamış kişi, aşk yolunda serseri yaşamı sürdürmemiş kişi eksikli kişidir.

Aşkın bütün gücü ve bütün güzelliği insana çok değişik, kolay kolay yaşanılmaz duygular yaşatmasındadır, öte yandan insanı insanüstüne ve her şey üstüne derinden derine düşündürmesindedir.

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz