Ercan Kesal: Devrim gibidir bazı başlangıçlar vazgeçmezseniz gerçekleşir

0
93

Devrim inat etmektir

İvo Andriç, Babam, Emir Kusturica, Nathalia Portman, Binoche ve Sinema…
MATHİLDA

Yıl 1995. Koynumda zümrüd-ü anka taşıdığım günler. Kimse kanadının ucunu bile görmüyor ama; öyle iyi saklamışım ki! Hiç kimsenin bir başkasının tarihini yazmayacağını söylüyorum sürekli. Her şeye ve herkese öfkeliyim.
Bu arada, sinemaya ve Juliette Binoche’e de aşığım. Binoche’e ithaf bir şiir yazmışım. ”Pour Juliette Binoche, j’etais seul, jai porte des, oe illets intemporels…(Juliette Binoche için, tek başınaydım, zamansız karanfiller taşıdım, kim duyar, kim duyar ıslığımı?) falan diye devam eden bir şiir. Serra (Yılmaz ) Fransızcaya çevirmiş. Benim Fransızcam yetmez buna. Tamam, lisede Fransızcadan geliyoruz ama, bizim Fransızcaya ortaokulda noter Hasan Abi girerdi. Çolak Hasan nam-ı diğer, babamın kulüpten arkadaşı. Aseyevu, jömasye. Jösvü, tüe, ile, ele, nusom, vuzet, ilson, elson. Koca 6 seneden aklımda kalan sadece bunlar. Neyse… Kendi dilinde şiirler okuyacak ve sinema yapacak kadar Fransızca öğrenmek için Paris’e gitmeye karar veriyorum. Bir hevesle aldığım sıfır bordo renoyu satıp franka çevirdim. Pasaport, renodan bozma franklar ve Juliette için yazdığım şiirle birlikte, bir daha dönmemek üzere Paris’e gittim.

Charles De Gaulle Havaalanında beni karşılayan doktor arkadaşım, “vakit erken, eve gitmeden biraz gezdireyim Paris’i, ilk nereyi görmek istersin” dedi. Leo Carax’ın “les Amant du Pont Neuf (Köprü Üstü Aşıkları) filmindeki köprünün hemen önünde duran atlı heykeli görmek istediğimi söyledim. Biraz duraladı arkadaşım ve “iyi” dedi, yavaşça. Gittik, heykelin önünde epey bir gezindim, dokundum, seyre daldım bir müddet. Gözüm çaktırmadan Binoche’yi arıyor ama. Bir ara, çok da açık vermeden sordum arkadaşıma, “Binoşu görme şansım var mıydı acaba? Hani bizdeki Yeşilçam sokağı gibi, belki onların da takıldıkları bir yer vardır. Biz de gitsek oraya, bir şeyler içerken falan.” “Bilmiyorum” dedi arkadaşım ve galiba ondan sonra iflah olmayacağıma kanaat getirmiş olmalı ki, yakamı bıraktı. Böylelikle benim Paris günleri başladı. Bütün gün Sorbon’a gidiyordum, akşam çıkışta Pompidou Kültür Merkezi’ndeyim. Gece, son RER’le (eroer, metro gibi bir şey, açıktan gidiyor ama, hızlı tren) her tarafım Fransızca, kaldığım eve dönüyorum. Evde, darbeden kaçıp Paris’e sığınan mülteci arkadaşım, Ermeni bakkaldan aldığı rakı ve peyniri sehpaya koymuş, teypte benim İstanbul’dan getirdiğim Neşet Ertaş kaseti, gözleri kapıda beni bekliyor. O da haklı! On beş yıllık Türkçe hasretini dindirecek. Sabaha kadar süren 80 anıları, eski arkadaşlar, mavra, hüzün… Benim Fransızca uçuyor tabii ki. Sisifos efsanesi gibidir benim Fransızca öğrenme meselem, tam “oluyor galiba, hallettik” derken, tekrar uçurumun dibine düşerim hep.

Juliette Binoche’yi hiç bir zaman göremedim. Ama Paris’i de hallaç pamuğu gibi attım bu arada. Dolaşırken de gözüm hep sinemalarda, afişlerde. Bir hafta sonu, Monmartre’de bir sinemanın önündeyim. Afişlere ve her zaman pahalı olan bilet fiyatlarına bakınıyorum. “Leon” oynuyor. Luc Besson’un bir filmi. O sene Fransa’nın Cesar ödüllerinin hemen hepsini almış. Jean Reno var, Gary Oldman var. İyi yani, 25 frank verilir. Dalıyorum sinemaya. Jean Reno şahane. Gary Oldman da. Ama bi kız var, Mathilda. İnanılmaz. 11 yaşında, masum, ince yüzlü bir kız. Mathilda’nın karşısında, iriyarı ve utangaç gövdesiyle, çaresizce eğilip bükülen bir profesyonel katil, Jean Reno. Filmi ve Mathilda’yı hiç unutamadım.
Mathilda’dan 15 yıl sonra Cannes’dayız. Festival’e “Üç Maymun”la katılıyoruz. Filmin senarist ve oyuncularından biriyim. Kırmızı halı, papyon, gala, gösterim, alkışlar vs… Festival’in son gecesi büyük bir davet veriliyor. Ödül alan filmlerin yönetmen, yapımcı ve oyuncularının, büyük jürinin ve festival yöneticilerinin katıldığı yüksek güvenlikli bir gece. Beş altı turnikeden ve çok sıkı bariyerlerden geçerek festival sarayının teras katındaki kokteyle karışıyoruz sonunda.
O geceye ait ilk fark ettiğim resim, hemen girişte, ellerinde Fransız şarapları ve hafif öne eğik vücutlarıyla, sanki orada hiç yoklarmış gibi dikilen iriyarı zenci garsonlar olmuştu. Yavaşça uzanıp bir bardak aldım elime ve dolanmaya başladım. Bizim ekip hızla dağılmış, herkes bir yerlerde. Karnım fena halde aç ve ortada duran daire biçimindeki geniş masanın üzeri ise inanılmaz. Kuş sütü eksik. Tabaklardan birinde tek kalmış iri bir karidesi gözüme kestirerek, oraya doğru hamle yapıyorum. Aynı anda bir başkasının da, hemen hemen aynı mesafeden benim karidese doğru uzandığını hissediyorum. Biraz hızlanmalıyım sanki. Evet; karidesi diğer talipliyi hiç fark etmemiş gibi bir pişkinlikle alıyor ve yavaşça çekiliyorum. Bu arada, garip bir merakla, adamın kim olduğuna da bakıyorum göz ucuyla. Aman Allahım, Robert De Niro bu! Hay Allah, karidesi geri mi koysam acaba? Derken biri yanaşıyor yanına ve konuşarak uzaklaşıyorlar. “Bir karidese sattın adamı” diye kızıyorum kendi kendime.
Biraz canım sıkılmış dolaşırken, kalabalığın içinden genç ve güzel bir kadının etrafındakilerle konuşurken bana baktığını fark ediyorum. Yüzü çok aşina. Tanıyorum ben bu kadını, ama nereden? Biraz süzüyoruz birbirimizi. Sevecenlikle gülümsüyor. Yanında bizden birileri de var. Ahmet Rıfat, Yavuz (Bingöl), Vecdi Sayar. Genç kadın bana doğru birkaç adım atıyor ve gürültünün içinden bir şeyler söylüyor. “Size hayran kaldım. Müthişsiniz. Çok iyi bir oyuncusunuz” diyormuş.
Tamam, sağ olsun da, “ben bu kadını nereden tanıyorum?”
Ah, evet bu bizim Mathilda! Nathalia Portman yani. Paris’te onu bir sinemada görüp, oyunculuğuna hayran olduğum yılların üzerinden 15 yıl geçmiş ve 3 Maymun’un yarıştığı yıl, Cannes ana jürisinde yer alan “Mathilda”nın karşısına bu kez ben aktör olarak çıkmıştım.

Devrim gibidir bazı başlangıçlar, inanır ve vazgeçmezseniz eğer, mutlak gerçekleşir.

DRİNA KÖPRÜSÜ

Avanos 1971. Ortaokulun ilk günü. Okulun önünde yapılan sabahki bayrak töreninde en arka sıraya koydular, sınıftaki en kısa boylu benim çünkü. Kendimi çok yalnız hissediyorum burada. Bir de, Müdür muavini elindeki makineyle, saçlarımı önden arkaya doğru, bahçe çiti gibi tıraş etti. Uzunmuş; yarına kadar aynı seviyeden tıraş olmam lazım. Şapkamın önündeki ay yıldız düştü biraz önce ve takım elbisemin kolları çok uzun, yazı yazarken ikide bir geriye doğru sıyırıyorum. Kravatta sorun yok, dayım bağladı üçgen şeklinde; ben onu yıl sonuna kadar hiç bozmadan takar çıkartırım.
Eve gittiğimde salonun hemen solundaki odada hummalı bir faaliyet vardı. Marangoz Hüseyin Abi’yi gördüm ilk. Kulağının arkasına kıstırdığı iyice küçülmüş kurşun kalemi ikide bir çıkarıyor, önündeki tahtaya bir şeyler çizip tekrar yerine yerleştiriyor. Ağzındaki sigaranın külü iyice uzamış, insanın içinden gidip düşmeden almak geçiyor. Annem halı tezgahının önünde, kirkit sesleriyle kaybolmuş yine, mevzuyla hiç alakası yok. Dayım yere çökmüş, masanın sallanan ayağının altına bir tahta parçası yerleştirmeye çalışıyor. Tamam, yaz boyunca hayal ettiğim “kitaplığım” kuruluyor işte! Çantamı, ceketimi, kravatımı atıyorum bir kenara ve neşeyle seyrediyorum olanları.
Az sonra, yanında iki dolabı, önünde genişçe bir çekmecesi olan masa ve üzerine yerleştirilmiş üç raftan müteşekkil kitaplığım kurulmuştu. Dayım ve Hüseyin abi gittiler. Küçük kitaplığıma büyülenmiş gibi bakıyorum. Şimdilik boş, ama olsun, nasılsa doldururum. Hemen Tommiks ve Teksaslarımı getirip yan yana yerleştiriyorum. Ciltsiz ve ince olduklarından, kayıp, boylu boyunca tahtaya uzanıyor dergiler. Bana kitap lazım, ciltli ve kalın. Koyunca dik durmalı rafta. Babama yalvarıyorum akşam. “Tamam” diyor, “yarın şeker almak için Kayseri’ye gideceğim, oradan alırım bir kitap.”

Babamın bana aldığı ilk kitap İvo Andriç’in “Drina Köprüsü”dür. Kitapçı söylemiş, “yazan adam Nobel ödülü almış, bunu al” diye. Hemen yerleştiriyorum “Drina Köprüsü”nü, kitaplıktaki yerine. Şimdilik tek başına, ama nasıl güzel duruyor! Daha sonraları yanına Cuma pazarından aldığım “Hayber Kalesi”ni ve “Karacoğlan”ı da koyuyorum. Bir de “Mucitler ve Kaşifler” kitabını. Fena değil, yakında dolar bu raf. Sonra… Çok sıcak ve susuz bir bozkır gününde, serin sulara dalar gibi dalıyorum Drina Köprüsü’ne… Çocuk Sokollu’nun acısı. Topraklarından koparılıp İstanbul’a götürülüşü. Başından geçenler. Zalim Abid efendi… Radisav’ın kazığa oturtulması… Sel felaketi… Kumarcı Milan… Ali Ağa’nın ölümü… Köprünün altından akıp giden hayatlar.

Yıl 2011… Demek ki 40 yıl geçmiş. Bir kış günü, Emir Kusturica’nın davetlisi olarak Sırbistan’a, Küstendorf’a gidiyoruz. Burası Belgrad’a üç dört saat uzaklıkta, kışın ancak helikopterle ulaşılan, dağın zirvesinde 600 yıllık ahşap evlerin olduğu bir köy. Emir, ailesiyle burada yaşıyor ve her yıl bu günlerde on gün kadar süren bir film festivali düzenliyor. Belgrad hava alanından Küstendorf’a, sürekli içtiği her halinden belli olan deri montlu, iriyarı bir Sırp pilot götürüyor bizi. Hayatımda ilk defa biniyorum helikoptere. Havada duruyor gibi yapılan bir yolculuk. Aşağıya iniyoruz sonra. Kusturica’nın yanında duran, yerel kıyafetli iki Sırp kızın ellerindeki tepsiden ekmek kopararak, tuza banıp yiyoruz.
Emir bütün gün elinde koca bir bardakla geziniyor. İyi bir ev sahibi. Herkesle ilgileniyor, konuşuyor. Yiyoruz, içiyoruz; çok güzel ahşap evlerde kalıyoruz. Filmler gösteriliyor bu arada, söyleşiler yapılıyor. Dönüş zamanı, Emir’in elinde bir paket var. Orada olmamızın anısına verdiği bir hediye. Onun için çok önemli bir kitapmış. Vedalaşıp, ayrılıyoruz köyden. Bizi Belgrad’a götürecek arabaya biner binmez açıyorum paketi. İvo Andriç’in Drina Köprüsü. Bu İngilizce ama.
Babamın kitabı, 40 yıl sonra da olsa sinemayla ve Emir Kusturica’yla buluşturmuştu beni işte.
Evet; devrim gibidir bazı başlangıçlar, inanır ve vazgeçmezseniz eğer, mutlak gerçekleşir.

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz