Albert Camus: Bir şeyin gerçek olduğu yargısına varmışsam, onu korumam gerekir

Uyumsuz duygusu bu kadarcıkla uyumsuz kavramı olmaz. Onun temelini atar, o kadar. Evren konusunda bir yargıya vardığı kısacık an bir yana, onda özetlenmez. Sonra daha ileriye gitmek kalır ona. Canlıdır, yani ya ölmesi, ya daha ilerilere doğru yankılanması gerekir.

Felsefece İntihar

Bir araya getirdiğimiz konular için de böyle. Ama burada da beni ilgilendiren, eleştirisi başka bir biçim, başka bir yer isteyecek yapıtlar ya da düşünürler değil, sonuçlarında ortak olan şeyin bulunmasıdır. Düşünürler belki de hiçbir zaman bu denli farklı olmamıştır. Yine de yola çıktıkları tinsel görünümlerin aynı olduğunu görüyoruz. Yine böylece, hiç benzeşmeyen bilimler içinde, yollarının sonundaki haykırış da aynı biçimde çınlar. Sözü geçen düşünürlerin ortak bir iklimi bulunduğu iyice seziliyor. Bu iklimin öldürücü olduğunu söylemek, pek o kadar da sözcükler üzerinde oynamak sayılmaz. Bu boğucu gök altında yaşamak, bu iklimden çıkmamızı ya da kalmamızı buyurur. Birinci durumda oradan nasıl çıkıldığını, ikinci durumda ise neden kalındığını bilmek söz konusudur. Böylece intihar sorununu ve varoluşçu felsefenin sonuçlarına gösterilebilecek ilgiyi tanımlamış oluyorum.

Daha önce düz yoldan bir an ayrılmak istiyorum. Buraya kadar, uyumsuzu dışardan sınırlayabildik. Bununla birlikte, bu kavramın ne ölçüde aydınlık olduğunu sorabilir, dolaysız çözüm yoluyla da bir yandan anlamını, öte yandan getirdiği sonuçları bulmaya çalışabiliriz.

Bir suçsuzu canavarca bir cinayetle suçlandırırsam bana bunun saçma olduğunu söyleyecektir. Bu kızmanın gülünç bir yanı var. Ama derin nedeni de var. Erdemli insan bu karşılıkla, kendisine yüklediğim eylemle bütün yaşamının ilkeleri arasındaki kesin karşıtlığı açıklar. “Bu uyumsuzdur”, demek “Bu olanaksızdır”, demektir, aynı zamanda “Bu çelişkilidir” demektir de. Bir adamın silahsız olarak bir mitralyözlüler topluluğuna saldırdığını görürsem, eyleminin uyumsuz olduğu yargısına varırım. Ama ancak onun niyetiyle kendisini bekleyen gerçek arasında bulunan oransızlık, onun gerçek güçleriyle güttüğü amaç arasında kavrayabildiğim çelişki dolayısıyla böyledir bu. Bir kararın uyumsuz olduğu kanısına da, bu kararı olayların buyurduğu bir kararla karşılaştırarak varırız. Yine aynı biçimde, uyumsuz yoluyla kanıtlamayı da bu uslamanın sonuçlarını kurmak istediğimiz mantıksal gerçekle karşılaştırarak yaparız. En basitinden en karışığına kadar, bütün bu durumlarda uyumsuzluk, karşılaştırmanın terimleri arasındaki uzaklık büyüdüğü ölçüde büyük olacaktır. Uyumsuz evlenmeler vardır, uyumsuz meydan okumalar, kinler, susuşlar, savaşlar, hatta barışlar vardır. Bunların hepsinde de, uyumsuzluk bir karşılaştırmadan doğar, öyleyse, uyumsuzluk duygusunun bir olay ya da bir izlenimin basit incelemesinden doğmadığını, bir durumla belirli bir gerçek arasındaki, bir eylem ile onu aşan dünya arasındaki karşılaştırmadan fışkırdığını söyleyebilirim. Uyumsuz her şeyden önce bir kopuştur. Karşılaştırılan öğelerin ne birinde, ne de öbüründedir. Karşılaştırılmalarından doğar.

Öyleyse, akü düzleminde, uyumsuzun insanda da (böyle bir eğretilemenin bir anlamı varsa), dünyada da olmadığını, ortak varlıklarında bulunduğunu söyleyebilirim. Şimdilik onları birleştiren tek bağdır. Bu kesinliklerle yetinirsem, insanın ne istediğini biliyorum, dünyanın ona ne sunduğunu biliyorum demektir, şimdi onları birleştiren şeyi de bildiğimi söyleyebilirim. Daha ötesini derinleştirmek gereksinimini duymuyorum. Arayana, tek bir kesinlik yeter. İş, bundan bütün sonuçları çıkarmakta.

Dolaysız sonuç aynı zamanda bir yöntem kuralıdır da. Böylece ortaya konulan benzersiz üçlemenin hiç de olağanüstü bir yanı yok. Ama deneyin verileriyle bir ortak yanı varsa, o da aynı zamanda hem son derece basit, hem de son derece karışık olması. Bu bakımdan niteliklerinin ilki, bölünmezliğidir. Terimlerinden birini yıkmak, onu bütünüyle yıkmak demektir. İnsan kafasının dışında uyumsuz olamaz. Uyumsuz da, her şey gibi ölümle biter böylece. Ama bu dünyanın dışında da uyumsuz olamaz. İşte bu ilkel ölçüye göre, uyumsuz kavramının temel olduğuna ve gerçeklerimin birincisi olarak belirlenebileceği yargısına varıyorum. Yukarıda anılan yöntem kuralı burada beliriyor. Bir şeyin gerçek olduğu yargısına varmışsam, onu korumam gerekir. Bir soruna çözüm bulmak istiyorsam, hiç değilse bu çözüm aracılığıyla sorunun terimlerinden birini atmamam gerekir. Benim için biricik veri; uyumsuz. İş buradan nasıl çıkılacağını, bir de intiharın, bu uyumsuzdan çıkarılacak bir sonuç olup olmadığını bilmek. Araştırmalarımın birinci ve aslında tek koşulu, beni ezen şeyi korumak, sonuç olarak onda temel saydığım şeye saygı göstermek. Şimdi onu bir karşılaştırma, dinmez bir çarpışma olarak tanımlamış bulunuyorum.

Bu uyumsuz mantığı sonuna kadar götürerek, bu çarpışmanın tam bir umut yokluğunu (bunun umutsuzlukla hiçbir ilgisi yok), sürekli yadsımayı (bunu vazgeçişle karıştırmamalı) ve bilinçli yetinmezliği (gençlik kaygısına benzetilemez bu) gerektirdiğini onaylamak zorundayım. Bu gereklilikleri yıkan, ortadan kaldıran ya da yücelten her şey (hepsinden önce de kopmayı yıkan razı oluş) uyumsuzu yıkar, o zaman öne sürülebilecek tutumu değerden düşürür. Uyumsuz ancak kendisine razı olunmadığı ölçüde bir anlam taşır.

Felsefece İntihar
Albert Camus – Sisyphos Söyleni

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Kalbimiz mezar yeridir: “Beni Öldürdüler Kardeşim” – Ercan Kesal

Kapat