Abidin Dino’nun bilmediğiniz üç şaşırtıcı yanı – Mina Urgan

Üniversite öğrencisiyken tanıdığım sevgili arkadaşım Abidin Dino, herkesi büyüleyen, çok şaşırtıcı bir insandı. Şaşırtıcı olmasının birinci nedeni, genellikle benimsenen ölçülere göre çirkin sayılması gerekirken, güzel sayılmasıydı. Alnı alçaktı, ağzı nerdeyse bir kulağından ötekine varırdı, teni delik deşik gibiydi. Ama kara gözleri, olağanüstü bir çekicilik verirdi yüzüne. Hele elini yüzüne dayayınca, bütün güzellik kuralları darmadağın olurdu. Çünkü Abidin’in elleri, benim bugüne değin gördüğüm en güzel erkek elleriydi. (İkinci sırada da Orhan Veli’nin elleri gelirdi.) Kadınlar Abidin Dino’ya bayırlar, onu son derece yakışıklı bulurlardı. Hiç de öyle olmadığını bilirdim ama onu yakışıklı bulmalarına hiç şaşırmazdım.

Abidin Dino’nun çok şaşırtıcı olmasının ikinci nedeni, hiç Öğrenim görmediği, orta okul diploması bile almadığı halde, tanıdığım en bilgili insanlardan biri olmasıydı. Tek diploması, çocukken aldığı “güzel el yazısı” diplomasiydi. Gerçekten de, el yazısı elleri kadar güzeldi. Ve hiç kimsenin yazısına benzemezdi. Gelgelelim okula hiç gitmeyen diplomasız Abidin, eskiden “alammeicihan” denilen türden bir insandı. Bilmediği yoktu. Üç dört yabancı dil konuşurdu. Fransızcası, en iyi eğitilmiş bir Fransız aydının ayarındaydı. Bilgisi, sadece sanat ve edebiyat alanlarının sınırları içinde kalmazdı. Tarih bilirdi, hatta ekonomi bilirdi. Le Tiers Monde adlı ciddi bir Fransız dergisinde Anadolu’da tarım konusunu ele alan bir incelemesi yayınlanmıştı. O incelemeyi çok beğenmiştim; ama bu işlerden anlamam düşüncesiyle, iktisat profesörü bir tanıdığıma okuttum. O da çok beğendi, çok doğru buldu.

Abidin Dino’nun üçüncü şaşırtıcı yanı, bütün sanatçılar bir tek alanda uzmanlaşırken, onun her sanat dalına el atmasıydı. Abidin yağlıboya yapardı, desen yapardı, karikatür yapardı, Abidin yontu yapardı. Bunlarla da yetinmeyip, Abidin yazı yazardı, tiyatro oyunu yazardı, Fikret Muallâ’yı ele alan kitabı çok güzeldi. Sinemaya el atsaydı, çok başarılı olacağından hiç kuşkum yoktu. Nitekim, bir dünya kupası sırasında, bir maçın filmini çekmiş ve bu futbol belgeselini bir sanat yapıtına dönüştürerek, büyük ilgi uyandırmıştı. Sabahattin Eyüboğlu’nun çok esprili eşi piyanist Magdi Rüfer, “Abidin, yarın öbür-gün bir senfoni kompoze ederse, hiç şaşırmam” demişti. Ben de pek şaşırmazdım doğrusu. Çünkü Abidin, Rönesans sanatçıları gibi, her sanat dalında başarılı olabilirdi.

Abidin Dino, 19501i yılların başında Fransa’ya yerleşmeden önce, bir süre İtalya’da kalmıştı. Roma’da gazetecilik yapan bir İngiliz arkadaşımın anlattığına göre, birkaç hafta içinde herkesle tanışmış, sanat çevrelerinin baş tacı olmuştu. Abidin’in karşı konulmaz karizmasını bildiğimden, buna hiç şaşmamıştım.

Abidin ile Güzin Dino kırk yıl Paris’te oturdular ama hem orada, hem Türkiye’de yaşıyorlardı aslında. Memlekette olu bitenlerden en ince ayrıntılarına kadar haberleri vardı. Bizim gazeteleri ve radyoları sürekli izlemek bir yana, Fransa’da yolculuk eden her Türk aydını mutlaka onlara uğrardı. Her şeyi o kadar iyi biliyorlardı ki, hafif bozulmaya başladım. Artık bunları da bilecek değiller ya diye düşünerek, kim kimden ayrılmış, kim kiminle aşk yaşıyormuş gibi dedikoduları aktarmaya başladım. Gelgelelim, Abidin ile Güzin onları da bilirlerdi, hattâ o konularda benim bilmediklerimi de.

Abidin Dino’nun konuşma üslûbu, ürettiği sanat eserleri kadar renkli ve ilginçti. İyi konuşanların çoğu gibi sürekli gevezelik etmez, susmasını da bilirdi. Çok gelişmiş, çok ince bir gülmece duygusu vardı. Örneğin, iş çevrelerinden bir zat, müşterek dostumuz Şakir Eczacıbaşı’nın fotoğraf sergisini görünce, biraz hayrete düşüp, “demek hobiniz fotoğrafçılık” demiş. Abidin de, “hayır, işadamlığı hobisidir, asıl uğraşı fotoğrafçılıktır” diye yanıtlamış bu soruyu.

Sen Mutluluğun Resmini yapabilir misin Abidin? işin kolayına kaçmadan ama

Benim açımdan Abidin Dino’nun arkadaş olarak en değerli yanı yaşamı güzelleştirmesi, zenginleştirmesiydi. Ne yazık ki, çoğumuza hiç nasip olmayan bir yetenektir bu. Ne yapıp yapıp, en güzel şeyleri bile sıradan bulmanın, hattâ çirkinleştirmenin bir yolunu buluruz çoğumuz. Abidin ise bir yaşam ustasıydı. Bir kır gazinosunda yenilen kötü bir omletle söğüş domates, içilen ılık bira, onun bu yeteneği sayesinde’ görkemli bir şölene dönüşürdü. Öyle şeyler görür, öyle şeyler söylerdi ki, Karaköyden Kadıköy’e vapurla bir geçiş, Pasifik Okyanusu’nun adaları arasında bir yoculuk kadar olağanüstü bir hal alırdı.
Abidin yaşamı zenginleştirme yeteneğini kanserden ölürken bile yitirmedi. “Çok iyiyim, aslan gibiyim” dedi her zaman. Kendi can çekişirken, dostlarının yaşama sevinci duymalarını, yaşamın güzelliğini algılamalarını sağladı. Bir sanatçının başlıca işlevlerinden biri de budur bence.

Abidin Dino’nun cenazesi Paris’ten getirilip, Rumelinısar’da toprağa verilirken, bazı dostları mezarının başında Enternasyonali söylediler. Bunun üzerine, bizim solcuların bir kısmı, “böyle şeyleri karıştırmanın sırası mı şimdi?” diyerek, hop oturup hop kalktılar. Oysa Enternasyonali söylemenin tam sırasıydı bence. Çünkü bunu unutmak birçok kişinin işine gelse de, Abidin Dino komünistti ve komünistliğini hiçbir zaman yadsımadı. Keşke ben de yeterince önemli bir komünist sayılsam da, mezarımın başında bu güzel marşı söyleseler. Solcuların her töreninde, bir araya geldikleri her toplantıda, Enternasyonali söylemenin sırasıdır bana kalırsa. Sovyet devriminden umut kesmeye başlamamın nedenlerinden biri de Rusların Enternayonal’den vazgeçip “milli” bir marşı kabul etmeleridir zaten.

Mart 1994’de Selamiçeşme’deki Özgürlük Parkında, Abidin Dino’nun bir heykelinin açılış töreni vardı. Paris’ten gelemeyen Güzin, bana telefon edip temsilcisi olarak oraya gitmemi istemişti. Abidin’in yüz ifadesini çok iyi veren, beğendiğim bir heykeldi bu. Abidin oturduğu yerden güzel elini uzatmış, tuttuğu gülü sevdiği İstanbul kentine sunuyordu sanki. Heykel çocuk parkının hemen yanında olduğu için, törenden sonra, kırmızılar giymiş bir küçük kız, kaideyi tırmanıp heykelin kucağına oturunca, o çok soğuk ve rüzgârlı mart gününde, ılık bir sevinç dalgası çarptı yüreğime. Abidin bu durumu görseydi, kim bilir ne kadar hoşuna giderdi diye duşundum.

Prof.Dr. Mina Urgan
Bir Dinozorun Anıları

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Ne oldu size? Nerdesiniz?” Balyoz ve Özgürlük – Onat Kutlar

Kapat