Savaş ve Ressam: Bir boğa heykeli ve unutulmuş bir ressam – Sunay Akın

İstanbul’un, öyküsü en garip olan hayvan heykeli Kadıköy’dedir. Bu heykelde kızgın bir boğa göze çarpar. Zavallı hayvanı böylesine öfkelendiren ne olabilir; yağmurlu havalarda yanından geçen ve bir matadorun elindeki pelerine benzettiği kırmızı renkli şemsiyeler mi, yoksa, “Bu boğa heykelinin burada ne işi var?” diye düşünmeyen insanlar mı?.. Eğer şemsiyelere kızıyorsa, şikâyetini II. Mahmut’a iletmelidir. Çünkü, kırmızı şemsiye kullanmak yalnızca padişaha özgüyken, II. Mahmut bu yasağı kaldırır.

Alman Kralı II. Wilhelm’in İstanbul’u ziyareti sırasında II. Abdülhamit’e armağan olarak getirilen boğa heykeli Yıldız Sarayı’nın bahçesine konulur ilk önce. O yıllarda hayvan heykelleri bahçelerin, parkların süsü olarak tasarlanmaktadır. Boğa heykeli zaman içinde yer değiştirerek, Lütfi Kırdar Spor Salonu’nun önüne taşınır. Oradan da, Asya yakasına getirilir ve eski Kadıköy İskelesi’nin karşısına konulur. O bu yolculuğunu yaparken, İstanbul giderek kalabalıklaşmakta, yeşil alanlar yok edilmektedir. Tüm bu olup bitenlerin, İstanbul’un nasıl da bir beton tarlasına dönüştüğünün farkındadır boğa heykeli. Sonunda Altıyol’daki, birkaç çiçeğin ekildiği ve bir tutam otun yeşerdiği çemberin içine hapsedilir. Öfkeli duruşuyla da, duyarlı insanların kenti kirleten politikacılara karşı olan tavırlarını ifade etmektedir.

Boğa heykeli Almanların eline, Fransızlarla 1871’de yaptıkları bir savaş sonrasında ganimet olarak geçmiştir. Biz de Dolmabahçe Sarayı’nın bahçesindeki, kuğu heykellerinin süslediği havuzun yanından geçerek, Sadrazam Odası’nın duvarına asılı bir savaş tablosunun karşısında duralım. İtalyan ressam Zonaro’nun imzasını taşıyan bu resimde, hücuma geçen Türk askerlerinin önünde vurulmuş Yunan askerlerinin olduğunu görürüz. Komşu ülkeyi tedirgin etmemek ve barış amacıyla, ölü Yunan askerlerinin üstü Cumhuriyet’in ilanından sonra boyayla kapatılır. 1961 yılına gelindiğinde Amerikan emperyalizmi elinde birer kukla olan Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs Adası sorun olmaya başlar. Kore Savaşı’na katılan Türkiye, Cumhuriyet’i kuran düşüncenin barışçı politikasının çok uzağındadır. Zonaro’nun tablosundaki boya kaldırılır ve ölü Yunan askerleri gözler önüne serilir. 1923 devrimini gerçekleştirenlerin bir tabloda bile görmeye tahammül edemedikleri savaş sahneleri, 1974 yılında ne yazık ki Kıbrıs’ta gerçek olacaktır!

Fotoğraf makinesi kullanımının yaygın olmadığı yıllarda, savaş ressamları gezinirdi cephelerde. Bu insanların görevi, savaş sırasında gördüklerini resmetmek ve muhabiri olarak görevlendirildiği gazeteye ulaştırmaktı. 27 Nisan 1877’de, Rusya’nın Osmanlı’ya savaş ilan etmesiyle “93 Harbi” denilen, tarihimizdeki en büyük seferberlik süreçlerinden biri başlar. İşte bu savaşı izlemek üzere İtalya’dan gelen bir gazete ressamını koruma görevi Hasan Rıza’ya verilir. 19 yaşındaki Hasan Rıza askeri okul öğrencisidir. O da, birçok arkadaşı gibi okuldan ayrılıp, gönüllü olarak gelmiştir cepheye. Ressam, etrafında patlayan bombalara, dikenli tellere ve çamur tarlalarına aldırmadan resimler çizerken, Hasan Rıza da yanından ayrılmamaktadır.

İtalyan ressam bir gün küçükdilini yutar şaşkınlıktan; koruması olarak yanında gezinen genç adamın uzattığı kâğıtta kurşunkalemle çizilmiş bir portresi vardır! Böylelikle bir dostluk başlar, okul yıllarında da resme karşı ilgili olan Hasan Rıza ile İtalyan ressam arasında. Bir ressamla savaş alanında tanışan Hasan Rıza, onun gösterdiği yoldan yürümek üzere İtalya’ya gider. Roma, Floransa ve Napoli gibi kentlerde birçok atölyede ve müzede çalışan Hasan Rıza, bir süre Mısır’da kaldıktan sonra geri döner. Ülkeden ayrılışı üzerinden tam on iki yıl geçmiştir!

Edirne’ye yerleşen Hasan Rıza, Karaağaç’taki atölyesinde çalışmaya başlar. Aynı zamanda Edirne Sanat Okulu’nda ve Edirne Hastanesi’nde müdürlük yapmaktadır. Bulgar ordusu, 26 Mart 1913 günü, Edirne’ye saldırdığında, Hasan Rıza resimlerini savaştan kurtarmanın derdine düşer. O sırada, hastanede tedavi görmekte olan asker ressamlarımızdan Sami Yetik şöyle anlatır Hasan Rıza’yı: “Sükûtun ilk gecesi müdürü bulunduğu hastaneden ayrılmamasını dostları ısrarla söyledikleri halde Hasan Rıza bu teklifi bir türlü kabul etmemiş, Karaağaç’taki atölyesine gitmişti. Belki gayri şuuri bir hareket farz edilen bu gidişi, bence eserlerini kurtarma kaygusundan ileri gelen bir ruh isyanından başka bir şey değildir. Senelerden beri göz nuru dökerek plüm taramasıyla yaptığı tarihi resimlerin düşman çizmeleri altında ezildiğini, çiğnendiğini düşünmek onu feveran ettirmiş, kimseyi dinlememiş, ölümü düşünmemiştir.”

Meriç Nehri’nin batı kıyısında bulunan Karaağaç’a doğru koşan, savaş alanında tanıdığı bir ressam sayesinde resim sanatına yönelen Hasan Rıza’nın bir tek amacı vardır: savaştan resimlerini kurtarmak!..

Atölyesinin yağmalanmasına engel olamayan Hasan Rıza, tren istasyonu yakınlarında bulunan bir değirmenin arkasındaki tarlaya götürülür. Bir Ermeni kadının tanıklığına göre ressam, tüfeklerine süngü takmış beş askerin arasında yere yıkılır…
Edirne’ye yolunuz düşerse bir gün, Karaağaç’a gidin mutlaka. Bilin ki, Yunanistan’dan savaş tazminatı olarak alınan bu topraklar, Meriç Nehri’nin batı kıyısından Türkiye’ye pasaportsuz olarak bakacağınız tek yerdir. Nehrin karşı kıyısına geçtiğiniz köprünün yakınında bulunan Şehitlik’te, üstünde bir ressam paletinin resmi bulunan mezar taşında şunlar yazılıdır: “Hasan Rıza Bey – 28. 3. 1913 Cuma; evini yağmaya giren Bulgar askerleri tarafından öldürülür.”

Bu mezar taşı, ressamı hiç anlamadığımızın bir kanıtıdır. O taşı oraya koyanlar için amaç, “yağmaya giren Bulgar askerleri”ni unutturmamaktır. Sanata değer vermeyen bu ilkel bakış sayesinde ressamı anımsayan kimse kalmamış, unutulan Hasan Rıza olmuştur. Oysa Hasan Rıza’nın mezar taşına, “Resimlerini savaştan kurtarmak isterken öldürüldü” diye yazılmalıdır.
Kimi güçler bizi barbar, soykırımcı, sanata değer vermeyen bir toplum olarak göstermeye çalışırlarken Avrupa sınırımızda (ne yazık ki, aramızda bu anlayışa çanak tutanlar az değildir!), resimlerini savaştan kurtarmak isterken can veren bir ressamımızın mezarı vardır. Bu konum barış adına değerlendirilir ve tüm dünyaya dostluk mesajlarının gönderileceği sanat etkinlikleri düzenlenirse, Hasan Rıza’nın çabası amacına ulaşacak, savaşın yıkımından insanları, kentleri, sanat eserlerini kurtarma şansı doğacaktır. Sınırında, resimlerini savaştan kurtarmak isterken ölen bir ressamın mezarı olan kaç ülke vardır?
Hasan Rıza resimleri en çok tanınan ressamdır aslında! Resim tarihimizde önemli bir yer tutan asker kökenli ressamlarımız gibi tuvaline savaş sahnelerini taşımıştır genellikle. Askeri Müze’de sergilenen “Yanıkkale Muharebesi”, “Belgrad Meydan Muharebesi” gibi resimlerinin yanında, en çok tanınan tablosu “Fatih Sultan Mehmet’in Topkapı’dan İstanbul’a Girişi”dir. Ders kitaplarına giren bu resimde Fatih Sultan Mehmet beyaz bir at üstünde görülür. Atın ayağa kalkan sağ ayağının hemen yanındaki eli tüfekli yeniçeri ise Hasan Rıza’dan başkası değildir.

Cephede portresini yaptığı ressamın ilgisiyle resim sanatına yönelen Hasan Rıza, kendisini fetih sonrasında Fatih Sultan Mehmet’in “mutlu askerleri” arasında çizerken, savaş alanında öldürüleceğini bilemezdi elbette!

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
O Erkek Bu Erkek- Asıl Erkek Anaları – Sevgi Soysal

Kapat