“1921’de Atatürk; Etnik vurgu taşımayan devlet, farklılıkların ifade edileceği özerkliği istiyordu”

Ankara Üni., SBF Öğretim Üyesi Murat Sevinç, geçtiğimiz hafta Radikal iki’de yayınlanan  ve iki önemli belgeye dayanan  “Anayasal geleneğimizde özerklikbaşlıklı  yazısında:Kürt sorunu öyle bir mesele ki, anayasal tahlili 1920’lerden başlamadan yapmak çok güç. Sorunun oluşumunda ve içinde; kuruculuk, vaatler, dışlanmışlık, yok sayılma gibi savlar var.” diyor. Sevinç, tüm bunların adresi olarak Kurtuluş Savaşı yıllarını gösteriyor. “1921 Anayasası’nı bugün çok önemli hale getiren, metnin yarısından fazlasının yerel özerkliklerle ilgili oluşu”na dikkat çekerken “Mustafa Kemâl’in Anayasa Taslağı” inanılması güç bir kararlılıkla görmezden gelindiğine” anlamadığını ifade ediyor.  Söz konusu yazıyı aşağıdan okuyabilirsiniz.

Anayasal geleneğimizde özerklik

Açıkça “bir şey” söyleyen tek siyasal parti olan BDP’nin gündeme getirdiği ve henüz hak ettiği karşılığı bulmayan demokratik özerklik önerisi, bu toprakların anayasacılık geleneği içinde nerede yer bulabilir? Bir öneri üzerinde konuşabilmek için anlamlı yollardan biri, dile getirilenin tarihsel süreç içinde ele alınması olabilir. Tarihe “bakmak” ise bir yandan analiz edebilmek için gerekliyken diğer yandan, o tarihten yanlış ya da “istenilen” sonuçları çıkarma riskini de taşıyabilir. Geçmişte hikmet arama çabası, umulmadık ve yanlış sonuçlara varmaya neden olabilir. Ancak Kürt sorunu öyle bir mesele ki, anayasal tahlili 1920’lerden başlamadan yapmak da çok güç. Sorunun oluşumunda ve içinde; kuruculuk, vaatler, dışlanmışlık, yok sayılma, gibi savlar var ve bunların adresi Kurtuluş Savaşı yılları. Savaş yıllarının bir özelliği, sürekli bir hukuksallık gözetilmesi ve mevcut sorunlar açısından yoğun bir mevzuat oluşturma çabasına girişilmesi. Yerel ve ulusal kongreler, atılacak her adım için yasa çıkarılması, kurumsallaşma çabası, meclislerdeki hararetli, verimli tartışmalar, 1921 tarihli Anayasa vs. Bunlar, sorunların çözümünde “hukuksallık arama” kaygısının başlıca kanıtları. 1921 Anayasası’nı bugün çok önemli hale getiren ise, kısmen uygulanma şansı bulup uzun ömürlü olamamış metnin yarısından fazlasının “yerel özerkliklerle” ilgili oluşu.
2011 yılından bakıldığında, 10. ve 22. Maddeler arasındaki “uygulanamamış” hükümlerin pek de önemli olmadığı sonucuna varılabilir. Ancak eğer demokratik özerklik tartışmalarında gündeme geliyorsa, getiriliyorsa; “zaten çöpe gitmişti”den fazlasını düşünüp söylemek durumundayız. Üstelik 1987 ve 1998’de ortaya çıkarılan iki belge orada öylece duruyorken. Hele ki, 1998’de yayımlanan “Mustafa Kemâl’in Anayasa Taslağı” inanılması güç bir kararlılıkla görmezden geliniyorken. Hadi anayasacılar çok meşgul, anayasa yazıyorlar; tarihçiler söz konusu taslakla ve sonrasında başına gelenlerle neden ilgilenmez, anlaması güç.

Bölgeli devlet modeli
DTP’nin Ekim 2007’deki Demokratik Toplum Kongresi sonundaki bildirisi devlet modelini şöyle özetlemişti: Kürt sorunu muhtariyet (özerklik) sağlayarak çözülebilir. Federal yapı ya da etnik temelli bir yönetim yerine farklılıkların ifade edilebildiği bölgesel yapılanma olmalı. Valiler merkezi idarenin ve bölge yürütme kurulunun kararlarını uygulamalı. Bölge yönetimleri ise TBMM ile halk arasındaki ilişkiyi kolaylaştırmaya yönelik olmalı. Anayasa’ya ulus yerine Türkiye ulusu ve bütün kültürlerin kendini ifade edebilmesinin kabulü ifadelerinin eklenmesi de öneriler arasında. Özetle bölgeli devlet modelini andırıyor. Yani 2007’de dile getirilenler açıktı. Bugün de benzer görüşler söz konusu; sır yok.
Şimdi 1921 ve yukarıda söz edilen iki belgeye dönelim: 1921 Anayasası 23 madde ve bir Ek’ten oluşan, savaş koşulları nedeniyle meclis hükümeti sistemi kuran bir metin. Anayasa’nın ilk maddesi egemenliği millete verdikten sonra dayandığı ilkeyi açıklar: İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. Halk, kaderine yön verecek. Yeni bir devlet kurulması, Türk Devleti yerine etnik vurgu taşımayan Türkiye Devleti’nin tercih edilmesi önemli. Bugün tartışılan düzenlemeler ise 10. madde sonrasında: Ülke, coğrafi ve iktisadi gereklilikler nedeniyle vilayet (md. 11-14), kaza (md. 15) ve nahiyelere (md. 16-21) ayrılmış, vilayet ve nahiye şûraları oluşturulup bunlara muhtariyet verilmiş (idari alanda); bu şekilde halkın yerel düzeyde yönetime katılma hakkı geniş şekilde tanınmış. Bu, Osmanlı’daki ayrıcalıklı eyaletler ve millet sisteminden farklı bir olgu. Yerel özerkliğe sahip vilayet şûraları, yasalara bağlı kalmak kaydıyla sağlık, maarif, iktisat, tarım, medreseler ve sosyal yardımlaşma gibi konularda yetkili. Halka en yakın birim olan nahiye şûraları ise özerk. Halk tarafından seçilen şûranın ve idare heyetinin derecesi özel yasalarca saptanan iktisadi yetkileri var. Vilayetlerin yetkilerinin sınırlarını merkez yani “yasama organı” belirleyecek.

Çözüme yönelik manevra
Kurucular, tam bir özerkliğin söz konusu olmadığını ve müfettişliklerin biraz da bu yüzden kabul edildiğini açıklar. Peki bugünden bakıldığında, geniş yerel yönetim anlayışının anlamı neydi? Yazıp çizenler neredeyse hep aynı şeyleri vurguladı: Güçlü halkçılık düşüncesi, memur otokrasisiyle mücadele, Bolşeviklerin yüce Sovyet sistemine öykünmesi yani ittifak siyasetleri, yerel kongre iktidarları ve yerelci düşünceler. Hepsi de anlamlı. Ancak, eksik. Kurtuluş Savaşı ve sonrasındaki birtakım gelişmelere ve “sonradan çıkan belgelere” bakıldığında, güçlü yerel yönetim anlayışının Kürt sorununun çözümüne yönelik bir manevra olarak öngörüldüğünü düşünmek de pekâla mümkün.
İlk belge: İzmit Basın Toplantısında, gazeteci Yalman’ın sorusuna verilen yanıt. Bu toplantının, 1987’de 2000’e Doğru dergisi ortaya çıkarana dek “eksik!” yayımlandığı anlaşıldı. Kürtlerin durumu sorulduğunda Mustafa Kemal; 1921 Anayasası’nda yer alan ve yukarıda anlatılan yerel yönetim modelinin çözüm olacağı yönündeki kanısını anlatıyor. 1923’ün Ocak ayında.
İkinci belge: Mustafa Kemal’in “Anayasa Taslağı.” Çankaya’daki bir arşiv çalışması sırasında şans eseri bulundu ve 1998’de yayımlandı (Kentbank). Mustafa Kemal önce müsveddesini yazmış. İstasyon binasının alt katında toplanan Komisyon’da bakanlar ve davet edilen uzmanlar (Gökâlp, Nadi, Ağaoğlu, Akçura gibi) görev yapmış. 21 Ekim’de kendisine teslim edilmiş. Mustafa Kemal ve İnönü’nün üzerinde çalışıp değişiklik yaptıkları metin, 28 Ekim gecesi tamamlanmış. Taslağın en çarpıcı yanı Mustafa Kemal’in, 28 Ekim 1923 tarihinde yani Lozan’dan sonra ve Cumhuriyet’in ilanından saatler önce, 1921’in yerel yönetim modelini önermiş (md. 105-114 arası) olması. Oysa aylar sonra kabul edilecek 1924 Anayasası’nda bu model çöpe atıldı. Üstelik, Meclis tutanak dergisine güvenebilirsek eğer, yalnızca beş on dakikalık bir tartışma sonunda. İşte o yedi sekiz ay içinde, idari yapılanma önerisinin hangi süreç sonunda gözden çıkarıldığı belirsiz. Ulus devlet hedefi için 1921’in yerel yönetim modelinin çok da kullanışlı olmadığı bir gerçek. Ancak Mustafa Kemal’in talep ettiği bir modelin, anayasa görüşmelerinde hemen hiç konuşulmadan üzerinin çizilmesi de kolay anlaşılır değil.
Üzerinde yaşadığımız toprakların yabana atılmaması gereken bir anayasal geçmişi, geleneği var. O gelenek bizlere, muhtelif okumalara uygun çokça veri ve tartışma sağlıyor. Hâl böyleyken ve hazır bir siyasal parti de öneriler sunuyorken, söz konusu yapıları kendi geleneğimiz içinde tartışmaya değmez mi? Değer. Bu nedenle sırada; 1924, 1961 ve 1982’de yer alan yerel/özerk yapılar; bugüne sirayet eden temel tartışmalar var.

Murat Sevinç
Ankara Üni., SBF
K: Radikal İki

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
O. Atay: Kelimeleri, daha önce, öyle kötü yerlerde kullanmış oluyoruz ki, kirletir diye korkuyoruz…

Süleyman Kargı’ya; yumuşak ve anlayışlı bir insandan bahseder gibi anlatmış beni. Dünya değişiyor çevrende oğlum Turgut. Ayak uyduramazsan kayboldun demektir....

Kapat