Ayrımcılık ve Nefret Söylemi | İnsanlar Neden Birbirinden Nefret Eder?

Hasan Meriç, Betügül Öngen ve Selim Badur’un Açık Radyo için  “Önce Sağlık” adlı programda  hazırlayıp sunduğu toplumsal yaşamın her alanında karşı karşıya olduğumuz önyargı, nefret söylemi, ırkçılık ve ayrımcılığın ülkedeki durumunu ve  toplumsal karşılığını  ele alıyor.
Nefret Suçları Yasa Kampanyası Platformu’ndan ve Sosyal Değişim Derneği’nden Murat Köylü ve Pozitif Yaşam Derneği’nden Sevgi ile nefret suçlarının sağlıkla ilgili boyutu elealıyor.
Ayrıca Nefret Suçları Yasa Kampanyası’nın hedefini konuşuyor. Nefret Suçları Yasa Kampanyası Platformu, toplumdaki tüm kimliklerin haklarını korumak ve güvence altına almak için acil olarak yasal düzenleme talep ediyor. Söz konusu programı aşağıdan dinleyebilirsiniz. 

Devamı…Ayrımcılık ve Nefret Söylemi | İnsanlar Neden Birbirinden Nefret Eder?

“1921’de Atatürk; Etnik vurgu taşımayan devlet, farklılıkların ifade edileceği özerkliği istiyordu”

Ankara Üni., SBF Öğretim Üyesi Murat Sevinç, geçtiğimiz hafta Radikal iki’de yayınlanan  ve iki önemli belgeye dayanan  “Anayasal geleneğimizde özerklikbaşlıklı  yazısında:Kürt sorunu öyle bir mesele ki, anayasal tahlili 1920’lerden başlamadan yapmak çok güç. Sorunun oluşumunda ve içinde; kuruculuk, vaatler, dışlanmışlık, yok sayılma gibi savlar var.” diyor. Sevinç, tüm bunların adresi olarak Kurtuluş Savaşı yıllarını gösteriyor. “1921 Anayasası’nı bugün çok önemli hale getiren, metnin yarısından fazlasının yerel özerkliklerle ilgili oluşu”na dikkat çekerken “Mustafa Kemâl’in Anayasa Taslağı” inanılması güç bir kararlılıkla görmezden gelindiğine” anlamadığını ifade ediyor.  Söz konusu yazıyı aşağıdan okuyabilirsiniz.

Devamı…“1921’de Atatürk; Etnik vurgu taşımayan devlet, farklılıkların ifade edileceği özerkliği istiyordu”

Oğuz Atay’ın Anlatılarında Ben, Öteki ve Benlik – Veysel Şahin

On dokuzuncu ve yirminci yüzyılda meydana gelen teknik – bilimsel ve toplumsal değişimler sonucunda anlatılan, taklit edilen dış dünya eski anlamını yitirmiş, giz olmaktan çıkmıştır. Sanatçılar da dış dünyanın taklit anlatımından uzaklaşarak bireyi ve iç dünyasını anlatmaya yönelmiştir. İnsanının bireysel ve sosyal ortamda metalarca kuşatılmışlığı, zaman ve uzam aralığına sıkışan bireyin kendini şeyler dünyasında yitirmesine sebep olmuştur. Sanatçılar da bireyin içine düştüğü bu durumu insani bir refleksle ve aydın bir bilinçle eserlerde ele almıştır. Aynı zamanda, değişen dünya ve yapılan savaşlar, toplumu ve bireyi derinden sarsmış ve sarsılan değerler, sanatçıların eserlerinde gerçek yerine, gerçeklerin oyun hâlinde, gizlenerek çok katmanlı bir şekilde işlenmesine sebep olmuştur. Ecevit bu durumu, “Yazar çeşitli tekniklerle anlamı/ gerçeği böler/ çoğaltır/ gizler” (Ecevit 2004: 48) şeklinde ifade eder. Nitekim gelişen dünya ve yenilikler insanlığın bütün değerlerini altüst etmiş ve sanatçılar da bu değişimden etkilenip, gerçeğin öyküsünü bireyin parçalanmış dünyasına yönelerek ortaya koymuşlardır.

Devamı…Oğuz Atay’ın Anlatılarında Ben, Öteki ve Benlik – Veysel Şahin

Farklı olmanın cezası sabitti… | Boyalı Kuş – Jerzy Kozinski

Önde koşmak arkada kalmak kadar tehlikeliydi. Her yanlış adım hareketi yavaşlatır, her düşen öz kardeşlerinin ayakları altında ezilirdi…

Oysa hepimiz yalnız olduğumuzu, Gavrilaların, Mitkaların ve öteki dostların, yaşantımızdan gelip geçtiğini bilmeli, anlamalıydık. İnsanlar anlaşamadıklarına göre dilsizliğin de bir önemi yoktu. Birbiriyle takışır, birbirlerinden hoşlanır, öpüşür ya da tepişirdi. Ama herkes yine kendisini düşünürdü.”

İlk olarak 1965’te yayımlanan Boyalı Kuş, Jerzy Kosinski’yi edebiyat dünyasının aranan simalarından biri yaptı. Los Angeles Times’ın “son on yılın en etkileyici romanlarından biri” saydığı eser otuzdan fazla dile çevrildi. II. Dünya Savaşı sırasında Doğu Avrupa(muhtemelen Polonya)’da dolaşan bir çocuğun hikâyesini anlatmaktadır. Roman, şiddet unsurları barındırmak ile beraber, otobiyografik özellikler taşımaktadır. Bu yüzyılın en önemli ve en özgün yazarlarından Kosinski’nin ilk ve en ünlü eseridir.

Devamı…Farklı olmanın cezası sabitti… | Boyalı Kuş – Jerzy Kozinski

Türk aydınının işlevi ve iktidar karşısındaki konumu | Aydınlar ve resmi ideoloji – Doç. Dr. F. Başkaya

Osmanlı dönemi kültürü inkâr edilince, geriye halk edebiyatı dışında pek bir şey kalmıyordu. Ortaya çıkan kültür boşluğu da Batı’ya daha çok yaslanarak, ve oradan daha çok “ithalât” yapılarak doldurulmaya çalışıldı! İthal edilen de pozitivist burjuva kültürüydü. Bu tutucu ve seçkinci ideolojinin ithali yönetici aydın elitin çıkarlarına uygun düşüyordu. Üstelik bu alanda bir sürü tutarsızlıklar, çelişik yaklaşımlar da sergileniyordu. Mustafa Kemal, Nutuk’ta; “Osmanoğulları zorla, Türk Milletinin hakimiyet ve saltanatına el koymuşlardı. Bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdi, şimdi de Türk Milleti bu mütecavizlerin hadlerini bildirerek, hakimiyet ve saltanatı isyan ederek bilfiil eline almış bulunuyor“[16] diyor. Bu durumda İstanbul’un fetih yıldönümlerinde ve daha başka bir şiirli yıl dönümlerde yapılan törenleri anlamak zorlaşır! Diğer yandan da yok sayılan veya inkâr edilen şeylerle övünülüyor. Örneğin Türklerin tarih boyunca kurdukları en büyük devletin Osmanlı Devleti olduğu söyleniyor!

Devamı…Türk aydınının işlevi ve iktidar karşısındaki konumu | Aydınlar ve resmi ideoloji – Doç. Dr. F. Başkaya

Milliyetçilik Sendromu | Türkün Lisanla İmtihanı – Necati Sönmez

Babil Kulesi’nin yıkılıp dünya dillerinin ayrışmasının üzerinden kaç bin yıl geçtikten sonra, Türkiye’de anadilini kullanmanın bir hak olup olmadığını tartışıyoruz. Buna da şükür, demek lazım. Çünkü aslına bakarsanız, Türklerin başka dillerle arası pek iyi değil. Western filmlerindeki kasaba şerifi ağzıyla söylersek: “Biz burada yabancı dilleri sevmeyiz, ahbap!”
Gerçekten de, toplum olarak bize ‘yabancı’ olan dillerle ilişkimiz patolojik bir vaka olarak incelenmeye değer. Bir kere ‘küreselleşen’ bir dünyada, yabancı dil bilmeyen Başbakanlara, Cumhurbaşkanlarına sahip bir ülkede yaşıyoruz. “Tek din, tek bayrak” hamasetinin hezeyanı içinde “tek dil”e sahip olmayı da marifet saymış, bunu slogan haline getirmiş siyasi önderlerin ülkesindeyiz. (Hatta tek dilin bile bize fazla geldiği söylenebilir. Bu slogana en çok sarılanların, sahip olduğu o biricik dili ne kadar hor kullandığını hatırlatmaya gerek bile yok; internet ortamında gramer kurallarını katleden, “de, da, ki” eklerinin hatalı yazımından geçilmeyen fevri milliyetçi mesajlara bakmak yeterli).

Devamı…Milliyetçilik Sendromu | Türkün Lisanla İmtihanı – Necati Sönmez

Korkuyla beslenen Avrupa ırkçılığı | İnsan maskeli barbarlar çağı – Slavoj Zizek

Komünizm sonrası siyaset, çoğunluğun yapay bir korkuyla manipülasyonuna dayanıyor. Göçmen karşıtlığının merkeze oturmasının nedeni bu. İlerici liberaller de ötekileri ‘kabul ediyor’ ama araya mesafe koyuyor. ‘Kafeinsiz öteki’ vizyonu, doğrudan barbarlıktan insani barbarlığa açık bir geçiş

Romanların veya Çingenelerin son dönemde Fransa’dan sınırdışı edilmesi Avrupa’nın dört bir tarafında protestolara yol açtı; sadece solda olanlar değil, liberal medyadan tanınmış siyasetçilere kadar birçok çevre tepki gösterdi. Fakat sınırdışı etmeler sürdü ve bu, Avrupa siyasetinin çok daha büyük buzdağının sadece görünen ucu.

Devamı…Korkuyla beslenen Avrupa ırkçılığı | İnsan maskeli barbarlar çağı – Slavoj Zizek

Biri Türk – Sünni diğeri Kürt – Alevi olarak yetişen iki kardeş’in hikayesi ve “NEFES” kesen asimilasyon

Ailesi Dersim Katliam’ında katledilen 3 yaşında Ahmet adında bir çocuk abisiyle beraber Dersim’den Afyon’a sürgün edilerek   Yurda verilir. Burada bir aile tarafından evlatlık alınır. Türk ve sünni olarak yetiştirilir. Bir gün okul çıkışında yolunu kesen biri ona gerçek hikâyesini anlatarak evine götürmeye geldiğini söyler. Karşısındaki genç, yıllar önce Afyon Çocuk Yurdu’ndan kaçan ve memleketine dönen ağabeyidir.
O andan itibaren hayatı değişen Ahmet’in bugün herkes tarafından bilinen iki çocuğu var. Biri: Vatan gazetesinin eski genel yayın yönetmeni, şimdilerde gazeteport internet sitesinin yayın yönetmeni, ekonomi yazarı Yavuz Semerci. Diğeri ise “Biz kahramanların ne zor şartlar altında terörle mücadele ettiğini anlattık” diyen, ancak neden ve niçin şavaştıkları konusunda zere kadar bir şey söyleyemeyen “NEFES: Vatan Sağolsun”  adlı filmin yönetmeni Levent Semerci.

Devamı…Biri Türk – Sünni diğeri Kürt – Alevi olarak yetişen iki kardeş’in hikayesi ve “NEFES” kesen asimilasyon

Ankara Barosu 4. Kısa Film Yarışması’nın bu yılki konusu: “Ötekileştirme”

Bu yıl dördüncüsü düzenlenen Ankara Barosu kısa film yarışmasının amacı, sanat, hukuk ve toplumsal mücadele yakınlaşmasına hizmet etmek ve bu birlikteliği toplumsal belleği güçlendirmenin sanatsal yollarından sinema ile gerçekleştirme olarak belirtilirken  “ÖTEKİLEŞTİRME” bu yılki yarışmanın konusu olarak seçildi.
Ben, Sen, O ya da Biz, Siz Onlar; bu kelimeler sadece kişi zamiri mi yoksa siyah, beyaz, kadın, erkek, müslüman, gayri müslüman, türk, ermeni, rum, kürt vb. anlamlarına da geliyor mu? Hayata, insana, canlı yaşamına nereden balkıyoruz? Tüm canlılar eşit midir yoksa bazıları daha mı eşittir diyoruz. Ötekileştiriyor muyuz? Ötekileştiriliyor muyuz? gibi sorulara yanıt arayan film yarışmasına 01 EKİM (CUMA) 2010 gününe kadar başvurular kabul ediliyor.

Devamı…Ankara Barosu 4. Kısa Film Yarışması’nın bu yılki konusu: “Ötekileştirme”

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org