O. Atay: Kelimeleri, daha önce, öyle kötü yerlerde kullanmış oluyoruz ki, kirletir diye korkuyoruz…

oguz-ataySüleyman Kargı’ya; yumuşak ve anlayışlı bir insandan bahseder gibi anlatmış beni. Dünya değişiyor çevrende oğlum Turgut. Ayak uyduramazsan kayboldun demektir. Dünyada “Büyük ve güzel şeyler de var” demişti bir gün. O sırada ben ne yapıyordum? Hiçbir güzelliğin içime girmesine izin vermiyordum. Öyle miydim? Hatırlamıyorum. Turgut sarhoş gibiydi; ne yaptığını bilmeden kayıp gidiyordu sokaklarda.Anlatılmaz bir duyguydu bu. Neye benziyorum acaba?
Beni kötü yetiştirdiler dostum! Güzeli ifade gücünden yoksun bıraktılar beni. Tıpkı filmlerdeki gibi diyebiliyorum ancak. Ne acıklı değil mi?
Turgut eve girince bir koltuğa yavaşça yığıldı. İnsan, iki gün falan böyle hissetse kendini, Dostoyevski’yi kıskandıracak eserler yazar. Değil mi Selim? Turgut, münasebetsizlik etme. Ederim Selim. Ben artık dünya çapında büyük bir adam oldum. Bir bilseler… Allahtan bilmiyorlar. Bir de bilselerdi…

Konuşturdun beni… yoruldum işte. Dehamı kaybettim.Hepinizi mahkemeye vereceğim. Süründüreceğim sizi, kendim de sürüneceğim. Daha beter olacağım.Gördünüz mü, iki gün sürmez demiştim size. İki saat bile sürmedi.
Gene de tatlı bir yorgunluktu bu. Süleyman Kargı sessizce yemek hazırladı mutfakta. Turgut da dalgın; bir şey düşünemeden oturdu. Düzenli bir ev. Rendeli kalaslardan yapılmış kütüphane; sararmış, ciltsiz kitaplarla dolu. Mobilya olarak, bir iki tahta kenarlı koltuk, bir orta sehpası ve sarı cilalı bir yazı masası… daktilo, kâğıtlar, kâğıtlar. “Bir kitapla uğraşıyorum,” diye seslendi mutfaktan. Elinde bir tabak, kapıda göründü: “Bütün hayatımca uğraştığım bir kitap. Değiştirip duruyorum. O kadar uzun sürüyor ki yazması; bu arada sistemler eskiyip gidiyor.” Yavaşça yerine döndü. Bu odada oturdular; konuştular, konuştular… kitaplardan…
Süleyman Kargı’nın sesini duydu uzaktan: “Okur musunuz Turgut?” Çok isterim. “Pek değil!” diye seslendi mutfağa doğru. “Selim anlatmadı mı?” “Efendim?” “Selim anlatmadı mı acıklı durumumu, dedim.” Sofra örtüsü ve tabaklarlageldi. “Bilmem. Oblomov’u nasıl okuduğunuzdan bahsetmişti.
Heyecanlanmıştım. Öyle bir anlatmışsınız ki kitabı ona…
Onun okumaya ihtiyacı yok, derdi.” Turgut, yorgun bir gülümsemeyle: “Cahil Turgut’u gizlemesini iyi bilirim.
Kimse anlayamaz,” dedi. “Bütün dünyayı kandırabilirim gibigeliyor bana.” Ayağa kalktı, yazı masasını süzdü. “Ne yazık ki bu meziyetimle çok övünürüm. Kendimi ele veririm.”
Süleyman Kargı güldü; “Bir kadın olsaydı şimdi,‘İnanmıyorum,’ derdi size.” Turgut başını kaldırdı: “Bakın bunu anlamam için, kitap okumama lüzum yok.” “Selim de bunu ifade etmek istedi işte.”
Omlet ve patlıcan kızartmasından ibaret yemek güzeldi.
Yemekte konuşmadılar. Sonra, Süleyman Kargı, sofrayı itinayla topladı; hemen bulaşıkları yıkadı. Turgut’un kurulamasına izin verdi. Odaya döndükleri zaman: “Yemek ve bulaşık işlerinde titizimdir,” dedi. “Bunları bir zevk haline getirmezseniz, çok çabuk bıkarsınız.” “Bu öğütü nasıl kullanacağımı pek bilemiyorum,” dedi Turgut elini uzatarak.
“Yüzüğü görmüştüm. Heraclitus, her şeyin her an değiştiğini söylüyor dünyada.” “Bunu uygun bir yerde kullanırım Heraclitus’u tanıyormuş gibi yaparak. İnşallah bana yalan söylememişsinizdir.” İki erkeğin anlaşması başkadır işte.
Birbirlerini beğendiklerini başka türlü ifade ederler. Yani, bazı erkekler… Dikkat et oğlum Turgut; düşünmeye, yargılara varmaya başlıyorsun. Meselenin ağırlığını omuzlarında taşıyacaksın bu gidişle. Kahvelerini içerken gene bir sessizlik çöktü üzerlerine. Sigara dumanları arasında birbirlerini unuttular. Bir süre sonra Turgut kalkması gerektiğini düşündü. Patronun işi…
diye gevşek gevşek düşündü. Kendini, iyileşmeye başlayan bir hasta gibi hissediyordu. Yerinden kalkmak için davrandı.
Süleyman Kargı: “Oturun,” dedi. Turgut, o gün yapması gereken işlerden bahsetti, inandırıcı olmayan bir sesle. Süleyman Kargı, elini havada yana doğru sallayarak Turgut’un günlük iş endişelerini geriye itti. Turgut da, elinde olmayan bir hareketle omuzlarını silkti. Sigara içmeye yeni başlayan bir ortaokul öğrencisi gibi hissediyordu kendini SüleymanKargı’nın yanında; bunun dışında hiçbir şeyin önemi olmadığını bilen insan taklidi yapıyordu. Omuz silkiyordu. Bu iş takibi de ne oluyordu canım! Yeni sigara içen çocuk gibi boğazının yandığını, gözüne duman kaçtığını gizlemeye çalışıyordu.
Bizim hayatımız… işte… böyle acılar ve… her zaman…
Buna oyun denemezdi. Sonunda sigaraya alışırdı insan.
Süleyman Kargı da, sanki, ondaki bu değişikliğin gelişip bir yere varmasını bekler gibi susuyordu. Turgut’u ürkütmemeye çalışıyordu sanki. Turgut’a böyle geliyordu belki de. İşte birdenbire uzak bir konudan söz açmıştı: “Kadınlarla aranız nasıl, Turgut?” Yolculukta tanışan erkekler de kısa bir süre sonra birbirlerine bunu sorarlar. Süleyman Kargı, onu yanıltmak mı istiyordu? Konuşmadan önce denemek mi istiyordu? Selim sevmezdi böyle soruları. Nasıl bilmezdi bunu? “Evliyim,” dedi, çekingenlikle ve gene omuz silkti farketmeden. Bir omzuma sahip olamıyorum.
Bu omuz bana pahalıya mal olacak. “Benim biraz düşkünlüğüm var da,” dedi Süleyman Kargı. “Yoksa bu soruyu yarın mı sorsaydım, ne dersiniz?” Bu adamın yanında, büyümüş hissediyordu kendini Turgut. “Her şey konuşulabilir,”
dedi, tanımadığı bir sesle. “Bunu nerede okumuş olmalıyım size göre?” Süleyman Kargı güldü beyaz dişlerini göstererek.
“Güldürmeyi iyi biliyorsunuz,” dedi; “Selim gibi.” Selim’in seninle neden rahat olduğunu anlamaya başlıyorum, Süleyman Kargı. “Bazı ortak metotlarımız vardı,” dedi. “Birkaç basit esasa dayanır. Biraz dikkat edilirse, hepsinin aynı kökten çıktığı görülür.”

Süleyman Kargı ayağa kalktı; hızlı adımlarla, odanın içinde  dolaşmaya başladı. Turgut’un önünde durdu.  “Piyano çalmayı çok isterdim,” dedi donuk bir sesle. “Şimdi piyanoya  oturur, kelimelerle ifade etmekte güçlük çektiğim bütün  duygularımı, acılarımı tuşlara dökerdim. Bazen şiddetli, bazen  yavaş basardım onlara. Kim bilir ne ince ayrıntıları vardır  o dokunuşların? Kelimeleri, daha önce, öyle kötü yerlerde  kullanmış oluyoruz ki, kirletir diye korkuyoruz duygularımıza  dokunursa. Seslerin başka türlü bir dokunulmazlığı  var.” “Ben de sayfalarınızı çevirebilecek kadar notadan  anlamak isterdim,” dedi Turgut aynı donuk sesle. Sonra hemen ekledi: “Beni durdurmazsanız pişman olursunuz.
Bir yerde bana dur demek gerekir.” Süleyman Kargı başını  salladı. “Selim’i de durdurmazdım.” Gülümsedi. “Sizleri  durdurmak mümkün değildir. İçinizden devam edersiniz  sonra.” Turgut: “Bizim metotu Selim size öğretmiş galiba,”  dedi. “Üstelik, bizim gibi ipin ucunu kaçırıp halının üstünde  yatmıyorsunuz sonunda.” “Gelin bir anlaşma yapalım  Turgut: siz demeyi bırakalım karşılıklı. Böylece ben de kadınlardan  bahsetme fırsatını bulurum belki.” Turgut: “Öğretmiş,  öğretmiş,” dedi. “Sana da öğretmiş.” “Selim bir şey  bildiğini sansın da, onu başkasına öğretmesin. İmkân var mı buna?” “Hafızasını da bu yüzden kuvvetli sanırlardı,”
dedi Turgut aceleyle. Süleyman Kargı kitaplara baktı: “Ne  kadar çok şeyi birden aklında tutardı gerçekten. Ona, gereksiz  bir sürü şey bildiğini söylerdim. ‘Bir yerde lazım olur,’ derdi. ‘Biz, harp çocuğuyuz. Hiçbir şeyi atamayız kolayca.
Ona da bir müşteri çıkar.’” Birden Turgut’a döndü:  “Onun öldüğüne gerçekten inanıyor musun?” Turgut yerinde  sarsıldığını hissetti. “Bu sözünü hiç unutmayacağım,”dedi.
Selim’in ölümü gene odayı kapladı. Güneş tutulması gibi  bir şey. Kelimelerin dağıtamadığı bir ağırlık. Ona anlatmalıyım,  diye düşündü Turgut. Sonra bu zamanı konuşmadan  geçirdiğim için pişman olacağım. Buradan ayrılınca, her şey  eski karanlığına gömülecek. Bu anlayışı arayacağım boş yere.
“Büyük bir karanlık hissediyorum,” dedi. “Tanıdığım Selim’i göremiyorum bu karanlık içinde. Benimle konuşmuyor.
Sorularıma cevap vermiyor. Beni suçluyor. Kendimi suçluyorum.” Sustu. Beni yanlış anlayacak; sonra hiç konuşmayacak.
Aceleden şaşırıyorum. Beklemesini bilmiyorum.
Masanın yanındaki aynaya takıldı gözü. Orada zavallılığını  gördü, “büyük ve güzel” şeylerin yokluğunu gördü  yüzünde. Yıllarca yanıbaşında yaşayan Selim’in, bu yüzü  güzelleştirmesine nasıl izin vermediğini, sunulan zenginlikleri  nasıl kör bir inatla geri ittiğini gördü. “Bir dostun varlığı  güzel bir şeydir; fakat bir dosta ihtiyaç duymadan yaşayabilmektir  önemli olan” sözünü söyleyen Turgut’un fakir  suratını gördü. Aynalarla arası iyi değildi bugünlerde. Yanımda  dururken, ona elimi uzatmak mesele değilken… farkında  olmadığım bir varlığı sadece elimden kaçırdım diye  peşinden… “Başka çare göremedi demek kendini anlatmak  için,” dedi Süleyman Kargı. “İnanmıyorlar ki. Elle tutulur deliller istiyorlar. Yok canım, o kadar değil, diyorlar her zaman.
Ölmezsin, diyorlar. Bu da geçer… Olaylar haklı çıkarıyor  onları çoğu zaman. Milyonda bir de olsa yanılma, ağır  ve elim yanılma sessizce belirince… Milyonda bir için hayatı  zehir etmeye değer mi? diyorlar onlar. Onlar, biz, hepimiz…”  Turgut ümitsizlikle başını salladı: “Başka bir yol olmalıydı,” dedi. “Bir yol bulunmalıydı. İnsana bir fırsat verilmeliydi.
Bana, sana hiç olmazsa… Bu çaresizliğe dayanamıyorum.
Bir defaya mahsus olmak üzere bir istisna yapılmalıydı.
Kâğıtlarınızda bir noksanlık var, bir imza eksik diye  geri çevrilmeliydi Selim. Özür dileriz, kabul edemeyiz;  bazı noktaları unutmuşsunuz denemez miydi?…

Oğuz Atay
Tutunamayanlar

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Anlatılmayan bir tarih: Osmanlı’da kölecilik – Doğan Barış Abbasoğlu

Tarihe özel bir ilgi duyan insanların dışında Osmanlı döneminde kölecilik konusunda bilgi sahibi olanların sayısı oldukça azdır. Osmanlı'ya nazaran çok...

Kapat