21
Oca
A » + | -

“Benim ağrıma giden insanların yalan söylemesi değil bir süre sonra söyledikleri yalanlara  inanmasıdır.”
Bir an unuttum ve bu yüzden de utanıyorum. Ama… ama…  böyle konuştuğum için bana gücenemezsiniz! çünkü içtenliğimden böyle konuşuyorum, yoksa… şeyden değil… Hım!… Zaten çok alçakça olurdu böylesi! Tek kelime ile ben size… Hım!.. Neyse, bunun nedenini söylemeyeceğim, cesaret edemem! Bugün daha Rodya’nın odasına girdiği anda o adamın bizim dünyamızdan biri olmadığını hepimiz anlamıştık. Ama saçlarını berberde maşalattığı, ya da bize ne kadar bilgili olduğunu göstermeye kalkıştığı için değil, hayır, bir casus, bir vurguncu olduğu için! Pozcunun, gösterişçinin, soytarının biri olduğu için! Apaçık görülen şeylerdi bunlar onda. Yoksa siz onu akıllı mı sanıyorsunuz?
Hayır, ahmağın biri o! Ahmak! Ve siz onu denginiz mi sayıyorsunuz? Allah göstermesin! Ve hanımlar, biliyor musunuz ki.” Pansiyonun merdivenlerinden çıkarken birden duraklamıştı: “Gerçi şu anda evimde bulunan konukların hepsi sarhoş, ama hepsi de namuslu insanlardır.
Sonra biz, yalan da söyleriz, çünkü ben de söylerim, ama böylece önünde sonunda gerçeğe ulaşacağız; çünkü yürüdüğümüz yol, doğru bir yol. Pyotr Petroviç’e gelince… Onun yolunun doğru olduğunu söyleyemeyiz. Gerçi ben az önce konuklarıma sövüp saydım, ama yine de onların hepsine saygı duyarım. Hatta su Zamyotov’a bile, evet saygı duymam ama, severim, çünkü daha çok toy.


Sonraki bölüme geçmek için >| şarkı seçmek için [>] işaretine basınız.

Evet, evet, o hayvan herifi, o Zamyotov denen hayvanı bile severim, çünkü dürüsttür ve işini iyi bilir… Yeter artık! Her şeyi söyledim ve bağışlandım! Bağışlandım mı? Bağışlandım, öyle değil mi? Hadi, gidelim!
Ben bu koridoru bilirim, daha önce de gelmiştim; şurada, üç numaralı odada bir rezalet çıkmıştı… Sizin odanız hangisi, kaç numara? Sekiz mi? Tamam, kapınızı kilitleyin ve kimseye açmayın! çeyrek saat sonra size Rodya’dan haber getireceğim, yarım saat sonra ise Zosimov’la birlikte geleceğim. Görürsünüz! Haydi hoşçakalın! Ben hemen gidiyorum.”
Pulheriya Aleksandrovna kızına dönerek telaş ve korku içinde:
“Aman Yarabbi, Duneçka!” dedi. “Nedir bütün bu başımıza gelenler?”
Duneçka şapkasını ve şalını çıkartırken:
“Sakin olun anneciğim”, dedi, “bu adamı bize Allah gönderdi. Gerçi doğruca bir içki sofrasından kalkıp geliyor, ama ona güvenebiliriz, inanın bana. Hele kardeşim için yaptığı onca şeyden sonra…”
“Ah Dunyacığım. Tanrı bilir artık gelip gelmeyeceğini! Nasıl bırakabildim Rodya’yı! Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi onu böyle bulacağım! Nasıl da sertti? Sanki gelişimiz onu hiç sevindirmedi…”
Pulheriya Aleksandrovna’nın gözlerinde yaşlar parladı.
“Anneciğim, yanılıyorsunuz. Sürekli ağladığınız için iyi göremediniz. Geçirdiği hastalık onu iyice sarsmış, bütün neden bu.”
“Ah şu hastalık! Bir şeyler olacak, bir şeyler olacak!” Pulheriya Aleksandrovna kızının gözlerine ürkek ürkek bakıyor, onun kafasından geçenleri okumaya çalışıyordu. Dünya’nın ağabeysini savunmasından onu bağışladığı sonucunu çıkarmış ve bu onu oldukça avutmuştu.
Kızının düşüncelerini okumakta devam ederek: “Ve seninle ne biçim konuştu Dünya!” diye ekledi. “Ama ben yarına onun bu düşüncelerini değiştireceğine inanıyorum.”
“Bense”, dedi Avdotya Romanovna annesinin sözünü keserek, “onun… bu konu üzerinde yarın da aynı şeyleri söyleyeceğinden eminim.”
Hiç kuskusuz konu oldukça nazikti. Üstelik Pulheriya Aleksandrovna’nm şu anda konuşmaktan çekindiği bir nokta vardı burada. Dünya uzanıp annesini öptü. Pulheriya Aleksandrovna da hiçbir şey söylemeden kızını sımsıkı kucakladı. Sonra oturdu ve üzüntülü bir merakla Razumihin’in dönüşünü beklemeye başladı. Bir yandan da ürkek ürkek kızını izliyordu. Dünya ellerini çaprazlama olarak göğsünde kavuşturmuş düşünerek odanın içinde bir aşağı bir yukarı dolaşıyor ve o da Razumihin1! bekliyordu. Düşünürken odanın içinde turlamak Avdotya Ro-manovna’nın eski bir alışkanlığı idi. Annesi böyle anlarda onun bu dalgın halini bozmaktan çekinirdi.
Razumihin’in içkili kafayla Avdotya Romanovna’ya karşı birdenbire alevleniveren tutkuları hiç kuşkusuz gülünçtü. Ama genç kızı özellikle de şu anda, kollarını göğsünde kavuşturmuş, düşünceli, üzüntülü, odanın içinde dolaşırken gören pek çok insan herhalde delikanlıyı sarhoşluk hali hesaba katılmasa bile hoş görürdü. Son derece güzel bir kızdı. Avdotya Romanovna; uzun boylu, endamlı ve gürbüzdü. Her halinden, her hareketinden kendine güveni belli olurdu; ama onun bu kendine güveni, davranışlarındaki yumuşaklığı ve inceliği hiç bozmuyordu. Yüzü ağabeyinin yüzüne benzerdi, ama bu yüzün güzelliği çok daha kusursuzdu. Koyu kumral saçları ağabeyininkilerden biraz daha açıktı. Karaya çalan gözleri ışıl ısıldı; bu gözlerde gurur ve zaman zaman da sonsuz iyilik pırıltıları görülürdü. Benzi soluktu, ama hastalıklı bir solukluk değildi bu. Yüzünden körpelik ve sağlık fışkırıyordu. Ağzı biraz küçüktü, kırmızı, diri alt dudağı, çenesiyle birlikte hafifçe öne doğru çıkıktı. Bu çok güzel yüzün belki biricik kusuru da buydu. Ama kızın yüzüne ilginç bir özellik, sanki bir tür kibirlilik katıyordu bu durum. Yüzünün anlatımı neşeli olmaktan çok ciddi ve düşünceli idi.
Oysa gülümseme bu yüze öyle yakışıyordu ki!.. Neşeli, genç, kaygısız bir gülümseme bu yüze öyle bir hava veriyordu ki!.. Ömründe böyle bir yaratık görmemiş, ateşli, içten, açık yürekli, biraz saf ama bir pehlivan gibi güçlü ve sarhoş Razumihin’in onu daha ilk görüşte kendini kaybedivermesi çok doğaldı. Üstelik de rastlantılar Dunya’yı, ağabeysiyle karşılaşmasının yarattığı o güzel sevgi ve sevinç anında karşısına çıkarmıştı. Daha sonra da ağabeysinin son derece kaba ve sert emirleri karşısında kızcağızın alt dudağının öfkeden nasıl titrediğini görmüş ve artık dayanamamıştı.
Aslında az önce merdivenlerde Raskolnikov’un eksantrik ev sahibesi Praskovya Pavlovna’nın, onu yalnızca Avdotya Romanovna’dan değil, Pulheriya Aleksandrovna’dan bile kıskanabileceğim söylerken, doğru söylüyordu. Pulheriya Aleksandrovna kırk üç yaşındaydı, ama yüzü hala eski güzelliğinin izlerini taşıyor; içinin duruluğunu, izlenimlerinin tazeliğini, yüreğinin onurlu ve temiz ateşini koruyabilmiş hemen bütün kadınlar gibi yaşından çok daha genç gösteriyordu. Burada bir ayraç açıp sunu belirtelim ki, gençlikteki güzellik için gereklilikleri tartışılmaz olan bu özellikleri koruyabilmiş olma, yaşlıyken de güzel kalmanın biricik yoludur. Saçları ağarmaya ve seyrekleşmeye başlamış, gözlerinin çevresinde çoktan ışıksı birtakım çizgicikler halinde kırışıklıklar oluşmuştu: yanakları üzüntüden ve acıdan çökmüştü. Ama yine de bu yüz-olağanüstü güzeldi. Alt dudak özelliği bir yana bırakılırsa bu yüz Avdotya Romanovna’nın yirmi yıl sonraki portresi idi. Duygulu bir kadındı Pulheriya Aleksandrovna, ama sahteliğe varmayan bir duygululuktu bu. Belli ölçüde sıkılgan ve uysaldı:
inançlarına ters düşen konularda bile uzlaşabilir, uysalca boyun eğebilirdi. Ama öyle bir dürüstlük çizgisi, öyle katı birtakım kuralları ve inançları vardı ki, hiçbir zorlama onu bunların ötesine geçirtemezdi.
Razumihin’in gidişi üzerinden tam yirmi dakika geçmişti ki, kapı hafifçe ama çabuk çabuk iki kez vuruldu. Razumihin dönmüştü. Hemen kapıyı açtılar.
“Hayır, girmeyeceğim”, dedi Razumihin çabuk çabuk, “Raskolnikov son derece sakin, derin bir uykuda. İnşallah böylece on saat falan uyur! Nastasya var şu anda yanında; ben dönene kadar yanından ayrılmayacak. Şimdi de gidip Zosimov’u getireceğim, o size durumu daha ayrıntılarıyla açıklar. Sonra siz de yatarsınız, yorgunluktan perişan durumdasınız!”
Razumihin sözlerini bitirir bitirmez geri döndü ve koşarcasına uzaklaştı.
Pulheriya Aleksandrovna çok sevinmişti:
“Ne becerikli… ne sadık bir çocuk!..” dedi.
Odada yeniden bir aşağı bir yukarı dolaşmaya başlayan Avdotya Romanovna:
“Evet, iyi bir insana benziyor”, dedi.
Yarım saat kadar sonra koridorda yeniden ayak sesleri duyuldu, yeniden kapı çaldı. İki kadın da bu kez Razumihin’in verdiği sözü yerine getireceğine inanarak bekliyorlardı. Gerçekten de Zosimov’u getirmeyi başarmıştı Razumihin. Zosimov şölen sofrasını bırakmayı ve gidip Raskolnikov’u görmeyi ikiletmeden kabul etmişti. Ama sarhoş Razumihin’e güvenemediği için kadınların yanına biraz kuşkulu, biraz istemeye istemeye gelmişti. Kadınların, kendisini bir önbiliciyi bekler gibi beklediklerini görünce hemen yatışmış, hatta onuru okşanmış, özsaygısı artmıştı. Anneyle kızın yanında on dakika kalmış ve bu süre içinde Pulheriya Aleksandrovna’yı yatıştırmayı başarmıştı. Büyük bir ilgiyle, ama kendini tutarak, hatta zorlama bir ciddilikle, önemli bir konsültasyona çağrılmış yirmi yedi yaşındaki bir hekim gibi konuşmuş, tek kelimeyle olsun konudan ayrılmadığı gibi, kadınlardan her ikisiyle de daha kişisel ya da özel bir ilişkiye girmek isteği de göstermemişti. Daha odaya girdiği anda Avdotya Romanovna’nın güzelliğiyle gözleri kamaşmış, bütün ziyareti boyunca ona hiç dikkat etmemeye çalışarak ve yalnız Pulheriya Aleksandrovna’ya bakarak konuşmuştu. Bütün bunlar ona büyük bir gönül hoşnutluğu veriyordu. Hasta konusunda söylediği ise, şu anda sevinç verici bir durumda bulunduğuydu. Gözlemlerine göre hastalığın, delikanlının şu son aylarda geçirdiği maddi sıkıntıların yanısıra, ruhsal bazı nedenleri de vardı; “yani maddi, manevi pek çok karmaşık etkenlerin, birtakım düşüncelerden kaynaklanan korku, kaygı ve üzüntülerin… ve daha başka bazı şeylerin ürünü bir hastalıktı bu. Avdotya Romanovna’nın kendisini büyük bir dikkatle dinlediğini görünce Zosimov konu üzerine biraz daha ayrıntılı açıklamalara girişti. Pulheriya Aleksandrovna’nın çekine çekine sorduğu “Rodya’nın delirmesiyle ilgili kuşkuları bulunup bulunmadığı” sorusuna, içten bir gülümseme ile, sözlerinin abartıldığı karşılığını verdi. Gerçi hastada sabit bir fikre saplanıp kalmış olma, yani ınonomaniye benzer -ki tıp biliminin bu yeni alanı kendisinin son derece ilgisini çekiyordu,- bir durum görülmüyor değildi, ama hastanın kaç gündür sayıklamak bir durumda bulunduğunu da unutmamak gerekirdi. Öte yandan annesiyle kız kardeşinin gelişi hiç kuskusuz hastanın toparlanmasına, güçlenmesine yardım edecek, iyileşmesi yönünde olumlu etkilerde bulunacaktı; ama unutmamak gerekirdi ki,’böyle bir şey, “ancak hastayı sarsacak yeni, olağanüstü birtakım heyecanlardan kaçınmak koşuluyla” mümkündü. Zosimov bu son sözleri oldukça anlamlı bir tavırla söylemişti. Sonra kalktı, ağırbaşlı, içten, hanımları selamladı; kutsamalarla, hayır dualarla, içten teşekkürlerle, hatta hiç ummamasına karsın sıkması için uzanan Avdotya Romanovna’nın küçücük eliyle uğurlanarak, ziyaretinden, ama bundan da çok kendinden son derece hoşnut bir durumda dışarı çıktı.
Razumihin, Zosimov’un ardısıra çıkarken:
“Yarın görüşürüz”, dedi, “simdi ne yapıp edip yatmanız gerekiyor. Yarın olabildiğince erkenden gelip size raporumu veririm.”
.Dışarı çıktıklarında Zosimov nerdeyse dudaklarını yalayarak:
“Gözkamaştırıcı bir kız!” dedi. “Hayran oldum şu Avdotya Romanovna’ya!..”
Razumihin birden onun gırtlağına sarıldı ve ulurcasına:
“Gözkamaştırıcı mı? Hayran mı oldun?” diye bağırdı. “Eğer böyle bir şeye cesaret edersen…
Anlıyor musun? Anlıyor musun?” Zosimov’u duvara dayamış, yakasından tutarak sarsıyordu:
“Anlıyor musun?”
Zosimov kendini savunmaya çalışarak:
“Bırak beni sarhoş şeytan!” diye bağırdı, sonra Razumihin kendisini bırakınca gözlerini dikip uzun uzun arkadaşının yüzüne baktı ve birden katıla katıla- gülmeye başladı. Razumihin kolları sarkık, üzgün, karamsar öylece duruyordu karsısında.
“Eşeğin biriyim ben” dedi sonunda yine öyle üzgün, “ama sen… sen de öylesin!”
“Hayır dostum, ben hiç de öyle değilim! çünkü ben senin gibi öyle aptalca şeyler düşlemiyorum.”
Konuşmadan, sessizce yürüdüler. Ancak, Raskolnikov’un jevine yaklaştıklarında Razumihin daldığı derin düşüncelerden sıyrılarak sessizliği bozdu:
“Dinle”, dedi Zosimov’a, “iyi bir çocuksun, ama başka pek çok J rezillikler inin yanısıra, bir de zamparasın. Bunu biliyorum, hem de pis bir zamparasın! Sinirli, sünepe bir adamsın! Kendini hiçbir şeyden yoksun bırakamıyorsun. Ben böylesi şeylere pis diyorum, çünkü bunlar insanı doğruca j pisliğe götüren şeylerdir. Kendini öyle şımarttın, öyle nazik bir şey yaptın ki, nasıl olup da iyi, hatta özverili bir hekim olabildiğine doğrusu bir türlü aklım ermiyor. Kuştüyü yataklarda yatarsın (tabi, ne de olsa doktor!) sonra da kalkıp hastaya gidersin! Üç yıla kalmaz, artık hastaların için yatağından da kalkamaz olursun! Neyse, boş ver bunları! Sorun şu: geceyi ev sahibi kadının evinde geçireceksin (kadını güç bela kandırabildim!)., [ben de mutfakta yatacağım. İşte size küçük bir tanışma fırsatı! j Ama iş sandığın gibi değil. Aklından geçen şeyin gölgesi bile yok bu işte!”
“Ben de aklımdan birşey geçirmiyorum zaten.” “Burada, azizim, bir yandan utangaçlık, suskunluk, aşırı bir erdemlilik, bir yandan da iççekmeler, mum gibi erimeler, sararıp solmalar vardır. Dünyadaki bütün şeytanlar adına sana yalvarıyorum: kurtar beni bu kadından! çok sevimli, hoş bir yaratıktır! Yap bana bu iyiliği ömrüm boyunca kulun kölen olayım!” Zosimov deminkinden daha şiddetli bir kahkaha attı: “Amma korkutmuş kadın gözünü! İyi ama ne yapayım ben l onu?”
“İnan bana ‘fazla bir şey yapacak değilsin! Yanma oturup, ne j kadar saçma olursa olsun,aklına eseni anlat; yeter! Kaldı ki bir doktorsun sen, birtakım hastalıklar bul ve tedavi et onu.
Yemin ederim pişman olmayacaksın. Sonra, bir orgu var kadının; bilirsin, ben biraz şarkı mırıldanabilirim, hani bir Rus halk şarkısı vardır: “Yakıcı gözyaşları döküyorum…” diye. İşte bu şarkıyı söylemiştim kendisine… Böyle şarkıları sever, aramızdaki ilişki de zaten şarkı ile başladı… Oysa sen piyanoda bir virtüöz, bir üstatsın; bir Rubinstein! İnan bana, pişman olmayacaksın!”
“Yoksa sen kadına sçz mü verdin? Ya da senet falan?.. Belki de evlenme konusunda bir söz verdin…”
“Hayır, hayır, hiç öyle bir şey yok! Sonra o öyle bir kadın değil. Öebarov bir gün kendisine…”
“Madem öyle vazgeç gitsin kadından!”
“Olur mu öyle durup dururken?”
“Neden olmasın?”
“Neden mi? Olmaz da onun için! Azizim, biliyor musun, bu işin çekici bir başlangıcı var…”
“Demek kadının aklını çeldin?”
“Hayır, hiç de aklını çelmedim, hatta belki de tersine, aptallığım yüzünden o benim aklımı çeldi. Yanında ben olmuşum, ya da sen olmuşsun, ona göre hiç farketmez; tek ki yanında biri olsun ve içeksin… Burada dostum… Bilmem ki sana nasıl anlatayım, yani, çrneğin sen matematikten anlarsın, hala matematikle uğraştığını biliyorum, işte, ona örneğin integral hesaplarından sçz et… Vallahi şaka etmiyorum, üok ciddiyim. Onun için bunun hiçbir çnemi yok. O senin yüzüne bakıp iü üekecektir. Bütün bir yıl boyunca bçyle yanyana oturup anlattıklarını dinler ve iüüeker. Tam iki gün kendisine Prusya senatosunu anlattım (ne konuşabilirdim ki onunla?), o da iki gün boyunca karşımda iü üekti durdu. Yalnız aşktan sözedeyim deme, korkunu sıkılgandır. Ondan vazgeçemiyormuşsun gibi görün, yeter. Esaslı konforlu bir evi var. Kendi evindeymişsin gibi davranabilirsin; oku, uzan, otur, yaz… Hatta dikkatli olmak koşuluyla öpebilirsin bile…”
“İyi ama, bana ne’ bu kadından?”
“Eh, sana da bir türlü laf anlatılmıyor! Biliyor musun, siz ikiniz birbiriniz için yaratılmışsınız!
Bu konuda zaten daha önce de aklıma gelmiştin sen… Hem nasılsa dönüp dolaşıp geleceğin nokta, bu! Ha biraz daha erken olmuş, ha biraz daha geç, fark eder mi senin için? Bu isin içinde kuştüyü yatak ilkesi var, kardeş. Hem yalnızca kuştüyü yatak mı? Seni buraya alınyazın çekiyor; burası senin için dünyanın sonudur, demir atacağın sakili bir liman, dünyanın göbeği, evrenin tabanıdır. Mis gibi gözlemeler, kaymaklı börekler, fokurdayan semaverlerde aksam çayları bekliyor seni burada; hemen yanı başında sessiz iü üekmeler, sıcacık kürkler, tandırlar… Bir bakıma ölmüşken yaşar gibi olacaksın, senin anlayacağın bir taşla iki kuş… Neyse, azizim, epey gevezelik ettim! Artık yatsak iyi olur! Dinle: ben geceleri arada bir kalkar, gidip kendisini yoklarım. Önemli bir şey değil, her şey yolunda! Senin de telaşlanmanı gerektirecek bir şey yok! Eğer istersen sen de çıkıp bir kez yoklayıver! Eğer bir şey fark edersen, ne bileyim, sayıklama, ateş ya da bunlara benzer bir şeyler, hemen bana haber ver! Gerçi bir şey olacağı yok ya…”
Ertesi gün sekize doğru epey kaygılı uyandı Razumihin ve birden kendini geçiremediği pek çok kuşku ve kararsızlıkların ortasında buluverdi. Bir gün gelip de bir sabah bu şekilde uyanabileceği kırk yıl dursa aklına gelmezdi. Dün olup bitenleri en küçük ayrıntılarına kadar hatırlıyor, daha öncekilere hiç benzemeyen, hiç bilmediği, yepyeni ve olağanüstü bir etkinin altında bulunduğunu anlıyordu. Anladığı bir şey daha vardı: kafasında doğan şey, gerçekleşmesi olanaksız bir düştü; o derece gerçekleşemez bir düştü ki bu, hatta delikanlı bçyle bir şeyi aklından geçirebildiği için utana duymaya başlamıştı. Bu nedenle hemen kendini “dünkü lanetli günden” miras kalan çok daha önemli birtakım kaygılara, üok daha çnemli başka konulara kaptırdı.
“Alçak ve iğrenç” bir insan durumuna düşmüş olması, dünle ilgili en korkunç anısıydı. Ama kendini böyle duyumsaması yalnızca sarhoş olması nedeniyle değildi. Kızla nişanlısı arasındaki ilişkiyi doğru dürüst bilmemesine, adamı hemen hiç tanımamasına rağmen, aptalca bir kıskançlık duygusuna kapılarak ve kızın durumundan yararlanarak nişanlısı hakkında ileri geri sözler etmesi, adama sevmesi onu bu duruma düşürmüştü. Sonra adam hakkında böylesine düşüncesizce ve alelacele yargılarda, bulunmaya hakkı var mıydı? Ve ondan düşüncesini soran olmuş muydu? Her şey bir yana Avdotya Romanovna gibi bir yaratık kendisine layık olmayan bir adama parası için varır mıydı? Demek ki adamın birtakım erdemleri vardı? Pansiyon mu? İyi ama nerden bilsindi adam bu pansiyonun o biçim bir yer olduğunu? Hem onlar için ayrıca bir ev de tutmamış mıydı?.. Tuh, nasıl da alçalmıştı! Sarhoş oluşuyla mı temize çıkaracaktı kendisini? İyi ama bu kendisini daha da alçaltan aptalca bir mazeret olmaz mıydı? İçkideydi tüm gerçek ve olanca çıplaklığıyla kendini göstermişti; “yani incelikten yoksun kıskanç bir yüreğin olanca çirkefliği ortaya çıkmıştı!” Hem böylesi bir hayale kendini kaptırmaya nasıl cesaret edebilmişti? Böyle bir kızın yanında kendisi neydi ki? Kavgacı bir sarhoş ye dünkü palavracı değil mi? “Bundan daha gülünç ve küstah bir karşılaştırma olabilir mi?” Razumihin bu düşünce ile kıpkırmızı kesildi. Tam bu sırada, sanki ulanmamış gibi, dün merdivenlerde, Raskolnikov’un evsahibesinin onu Avdotya Romanovna’dan kıskanabileceğim söylediğini hatırladı… Hayır, bu kadarı da fazlaydı artık!
Razumihin olanca gücüyle mutfaktaki ocağa bir yumruk indirdi. Öyle sert vurmuştu ki, ocağın bir tuğlası kırıldı, eli de yaralandı.
Bir dakika kadar sonra, kendini aşağılarcasına, “Hiç kuşkusuz” diye mırıldandı, “yaptığım bütün bu rezillikleri ne şimdi, ne de hiçbir zaman onlara unutturabilirim… Öyleyse bu konu üzeride düşünmem de gereksiz… Oraya sessizce gidip… görevlerimi sessizce yerine getiririm… özür falan da dilememeliyim… hiçbir şey konuşmak da yok… ve… ve tabi artık her şey de mahvoldu!”
Bununla birlikte giyinirken elbisesine her zamankinden daha büyük özen gösterdi. Başka elbisesi yoktu, ama olsaydı da herhalde giymezdi, “kasten giymezdi”. Ama böyle derbeder ve rezil bir durumda da kalamazdı: başkalarının, üstelik de kendisinin yardımına gereksinim duyan, onu yanlarına çağıran insanların duygularını hiçe saymaya hakkı yoktu. Elbisesini özenle fırçaladı. Gömleği zaten fena sayılmazdı: titizdi gömlek konusunda.
Yıkanırken de çok özenliydi. Nastasya’da sabun varmış, saçlarını, boynunu, özellikle de ellerini özenerek yıkadı. Tıraş olma konusuna gelince (Praskovya Pavlovna’nın rahmetli kocasından kalma çok güzel usturaları vardı) aşırı katı bir tavırla olumsuz karar verdi:
“Sakallı kalayım daha iyi! Yoksa benim… şey için tıraş olduğumu sanırlar… Kesinlikle öyle sanırlar! Yok, dünyada tıraş olmam!”
“Ve… en önemlisi de kaba, pis bir adam olduğunu, davranışlarının bayağı olduğunu söyleyeceklerdir. Diyelim ki… Evet, belki namuslu bir insansın, ama namuslu bir insanım diye övünülür mü hiç? Herkes namuslu olmak zorunda değil midir? Hatta temiz bir insan…
Kaldı ki, (kendin de hatırlıyorsun bunu) senin de ufak tefek bazı numaraların olmadı değil.
Gerçi bunlar alçakça işler değildi, ama olsun!.. Oysa kafandan neler geçiyordu! Bütün bunları Avdotya Romanovna ile yanyana koy bakalım! Vay anasına! Eeh, ne yapayım yani! İnadıma böyle pis, salaş bir insan olarak kalacağım, tükürmüşüm! Hatta daha da beter olacağım!”
Geceyi Praskovya Pavlovna’nın salonunda geçiren Zosimov onu böyle kendi kendine konuşurken buldu.
Doktor evine gidiyordu, yalnız daha önce hastaya bir gözatmak istemişti. Razumihin ona hastasının bir köstebek gibi uyuduğunu bildirdi. Doktor da kendiliğinden uyanıncaya dek hiç ellememelerini söyledi. Saat on bire doğru uğrayıp, kendisi de ayrıca yoklayacaktı.
“Tabii evde bulabilirsem” diye ekledi. “Allah kahretsin! Bir doktor hastasına söz geçiremezse, onu nasıl tedavi edebilir? Biliyor musun: o mu onlara gidecek, yoksa onlar mı buraya gelecekler?”
Sorunun amacını anlayan Razumihin:”Sanırım onlar buraya gelecekler”, dedi.

Suç ve Ceza – Dostoyevski

, , , , , , , , , ,

Yorum yaz

Arşivler