Dostoyevski’nin kendi dünyasını kurduğu romanı ‘Suç ve Ceza’ | Radyo tiyatrosu

İnsan birşeyi elde etmek için çabalar. Onu elde edince de bir kenara atar. Gerçek değerini ise onu kaybedince anlar.
Raskolnikov şapkasını alıp kapıya doğru yürüdü, ama kapıya ulaşamadı.Kendine geldiğinde bir sandalyede oturmakta olduğunu gördü; sağından birisi kendini tutuyor, solunda da yine bir adam elinde sarı bir suyla dolu bir bardakla duruyordu; Nikodim Fomiç de gözlerini üzerine dikmiş, tam karşısında duruyordu. Raskolnikov sandalyesinden kalktı.  “Ne o, yoksa hasta mısınız?” diye sordu Nikodim Fomilç, sesi oldukça sertti.Yerine oturarak yemden kağıtlarıyla uğraşmaya başlayan sekreter: “Senedi imzalarken kalemi güçlükle tutuyordu” dedi.İlya Petroviç de odanın en ucundaki masasından bağırdı. “Çoktan beri mi hastasınız?”
Delikanlı baygınken o da koşup bakmış, ama ayılır ayılmaz hemen masasına geçmişti.
“Dünden beri diye mırıldandı” Raskolnikov cevap yerine.
“Dün evinizden çıktınız mı?”
“Çıktım.”
“Hasta hasta mı?” .
“Evet, hasta hasta.”
“Hangi saatte?”
“Akşam sekize doğru.” •
“Sorabilir miyim, nereye?”
“Öylece, sokağa.”
“Daha belirgin ve açık söyleseniz…”
Raskolnikov sert ve kesik cevaplar veriyordu; yüzü bembeyazdı; çakmak çakmak yanan  simsiyah gözlerini İlya Petroviç’e dikmişti.  Nikodim Fomiç: “Delikanlı güçlükle ayakta duruyor, sense kalkmış…” diyecek oldu.


Sonraki bölüme geçmek için >| şbölüm seçmek için [>] işaretine basınız.

Yoksul düşmüş bir öğrenci olan Raskolnikov, toplumun yararına olacaksa kuralların, kanunların çiğnenebileceği düşüncesinden haraketle bir cinayet işlemekte; yaşaması için hiçbir neden göremediği tefeci kadını öldürmektir. Bu cinayet çerçevesi içinde “Suç” ve “Ceza” kavramları derinlemesine tartışılmaya başlanır. Raskolnikov ve yaşamları en az Raskolnikov’unki kadar ikilemeler, iç çatışmalar üzerine kurulmuş diğer karakterler aracılığıyla toplumsal, ahlaki, dini değerler de derinlemesine irdelenir…

İlya Petroviç anlamlı anlamlı. “Yok bir şey…”dedi.
Nikodim Fomiç bir şeyler daha söyleyecek gibi oldu, ama sekreterin gözlerini kendisine dikmiş baktığını görünce sustu. Birden herkes susmuştu. Tuhaf bir hava esiyordu odada.
İlya Petroviç:
“Gidebilirsiniz, sizi alıkoymuyoruz diyerek konuşmaya son verdi.”
Raskolnikov çıktı. Çıkar çıkmaz da içerde ateşli bir konuşmanın başladığını duydu, en çok Nikodim Fomiç’in sorgu dolu sesi geliyordu kulağına. Sokağa çıkınca iyice kendine geldiğini duydu.
Hızlı hızlı evine doğru yürürken, bir yandan da “Arayacaklardır, hemen şimdi bir arama yapacaklardır”, diye seyleniyordu. “Namussuzlar, şüphelendiler!” Deminki korku yine bir karabasan gibi üşüşmüştü üstüne.
“Ya aramayı yapmışlarsa bile? Ya şimdi gidip de onları odamda bulursam?”
Ama işte odası. Kimsecikler yok. Kimsecikler uğramamış… Nastasya bile hiçbir şeye el sürmemiş. Aman Tanrım! Nasıl, nasıl bırakabilmişti her şeyi o deliğin üstünde?
Hemen köşeye atıldı, elini duvar kağıdının arkasına sokup koyduğu her şeyi bir bir çıkarmaya ve ceplerine doldurmaya başladı. Zaten hepsi sekiz paraydı: içlerinde küpe ya da benzeri bir şey bulunan iki küçük kutu -doğru dürüst bakmadığı için tam bilmiyordu ne olduğunu- sonra yine dört tane maroken kaplı küçük kutu… Doğrudan doğruya gazete kağıdına sarılmış birzincir, bir de, yine gazete kağıdına sarılmış, madalyaya benzer bir şey…
Belli olmamalarına dikkat ederek hepsini paltosunun cepleriyle, pantolonunun sağlam kalan sağ cebine yerleştirdi. Para çantasını da alıp odadan çıktı. Bu kez çıkarken kapıyı ardından açık bıraktı.
Kararlı adımlarla, hızlı hızlı yürüyordu, bütün vücudu kırılıyorcasına bitkindi, ama bilinci yerindeydi. İzleneceğinden korkuyordu; yarım saat, belki de çeyrek saat sonra bir kovuşturma emri çıkarılmasından korkuyordu. Ne pahasına olursa olsun delilleri ortadan kaldırmalı, hazır gücünü, bilincini tümüyle yitirmemişken bu işin üstesinden gelmeliydi… Nereye gidecekti?
Çoktan kararlaştırmıştı bunu: “Hepsini kanala atarım, ne delil kalır ortada, ne bir şey.” Gece, sayıklamalar arasında kararlaştırmıştı bunu, hatta kararını hatırladıkça yekinip kalkmak istiyor ve “Çabuk, bir an önce gidip atmalıyım” diyordu.
Ama anlaşılan pek kolay olmayacaktı üzerindekileri kanala atması.
İşte yarım saattir -belki daha bile fazla olmuştu- Katerina kanalı boyunca dolaşıp duruyordu, ama kanala inen her merdiveni birkaç kez gözden geçirmesine rağmen, bir türlü kararını uygulayamıyordu: çünkü iniş merdivenlerine birtakım kayıklar, sallar bağlanmıştı ve bunların üzerinde çamaşır yıkayan kadınlar vardı. öte yandan çevreden gelip geçenler de hiç az sayılmazdı. Her yerden gerebilirlerdi kendisini. Adamın birinin durup dururken merdivenlerden inmesi, aşağıda biraz oyalandıktan sonra da suya bir şeyler atması çok kuşku uyandıracak bir olaydı. Hele bir de kutular batmaz da suyun üstünde kalırsa?.. Ve bu herhalde böyle olurdu. O zaman herkes görürdü. Zaten başka işleri kalmamış gibi yoldan gelip geçenler de kendisine bakıp durmuyorlar mıydı? “Acaba neden bakıyorlar?” diye düşündü. “Yoksa bana mı öyle geliyor?”
Sonunda götürüp Neva’ya atmasının daha uygun olabileceği düşüncesi geldi aklına. Kalabalık da olmazdı orada, insanın fazla göze batmayacağı bir yerdi. Her bakımdan buradan daha uygun bir yerdi Neva: en önemlisi de buralardan uzaktı. Böylesine kederli ve korkmuş bir yüzle, böylesine tehlikeli yerlerde yarım saatten fazla bir süredir nasıl olup da aylak aylak dolaşabildiğine ve Neva’yı daha önce akıl edemediğine şaşıp kaldı. Uyurken, üstelik de sayıklamalar arasında verdiği aptalca bir karar yüzünden yarım saatini çarçur etmişti! Son derece dalgın ve unutkan olmuştu ve bunu kendisi de biliyordu. Elini çabuk tutması gerekiyordu, hem de çok çabuk.
Neva’ya “V” caddesini izleyerek gitti. Yolda birden “Neden Neva’ya gidiyorum ki?” diye düşündü. “Ve neden ille de suya atacağım? Çok uzaklara, örneğin adalara gidip, ormanda bir ağacın altına, çalıların arasına geçsem, sonra da ağacı işaretlesem daha iyi olmaz mı?”
Sağlıklı düşünebilecek bir durumda olmadığını bilmesine rağmen bu düşüncesi ona oldukça doğru göründü.
Ama adalara gitmesi de kısmet olmadı, iş başka türlü sonuçlandı: “V…” caddesinden meydana çıkarken birden sol yanında bir avlu kapısı gördü: avlu boydan boya yüksek duvarlarla çevriliydi. Kapıdan girince hemen sağda, yandaki dört katlı apartmanın sıvasız, penceresiz yüksekçe duvarı avlunun derinliğine doğru uzanıyordu. Solda, kapıdan başlayarak ve sağdaki duvara paralel olarak avlunun yirmi adım kadar derinliğine uzanan, sonra yine sola kıvrılan bir tahta perde vardı. Tahta perdeyle çevrilmiş ve içinde birtakım araç-gereçler bulunan boş bir yerdi burası. Daha ilerde, avlunun dibine doğru, tahta perdenin ardından isten kararmış, alçak, taş bir yapının köşesi görünüyordu. Burası bir araba yapımevine, tesviye işliğine, ya da bu türden başka bir yapıya ait bir bölüme benziyordu. Her yer, nerdeyse daha kapıdan başlayarak kömür tozuyla simsiyahtı. Raskolnikov birden “İşte tam yeri, buraya atıp savuşayım” diye düşündü. Avluda kimsenin bulunmadığını görünce içeri girdi, hemen kapının yanında, fabrika ve işlik olarak kullanılan bu tür yapıların hemen hepsinde sıkça rastlandığı gibi, çitlere dayalı bir su oluğu vardı. Tahta perdenin oluğun hemen üzerine gelen bölümünde böylesi yerlerde hep görülen bilgece bir yazı gördü. Tebeşirle yazılmıştı yazı: “Burada durmak yasaktır”. Demek ki onun burada bulunmasından kimse kuşkulanmayacaktı.
“Hepsini çabucak bir köşeye atar kaçarım!” diye düşündü.

Çevresine bir kez daha bakınıp tam elini cebine soktuğu sırada, birden avlu kapısı ile oluk arasında, sokağa bakan taş duvara yaslanmış duran, aşağı yukarı yirmi beş kilo ağırlığında büyük bir taş gördü. Duvarın ötesinde sokak, kaldırım, sokakta yürüyen insanlar vardı. Ama içeri girmedikçe kimse kendisini göremezdi. Elini çabuk tutmalıydı, her an biri içeri girebilirdi.
Taşın üstüne eğildi, yukardan iki eliyle sıkıca kavrayıp olanca gücüyle dayanarak bir yana yıktı; tasın altında küçük bir çukur oluşmuştu. Ceplerinde ne varsa buraya koymaya başladı; para çantası en üste gelmişti. Çukur, cebindeki her şeyi almış, hatta daha yer bile kalmıştı.
İşini bitirdikten sonra taşa yeniden yapıştı, bir hareketle eski yerine getirdi. Tam yerine oturmuştu taş. Yalnız eskisinden biraz daha yüksekçe duruyordu, Ayağının ucuyla biraz toprak kazıp taşın sağına soluna bastırdı. Artık hiçbir şey belli değildi.
İşini bitirdikten sonra avludan çıktı, alana doğru yürüdü. Bir anda içini tıpkı az önce karakolda duyduğuna benzer büyük bir sevinç dalgası kaplamıştı. “Bütün deliller yok oldu.
Kimin, kimin aklına gelir bu taşın altını aramak? Belki binanın yapıldığı günden beri burada bu taş ve belki bir o kadar zaman daha burada kalacaktır. Diyelim, buldular: kim kuşkulanabilir ki benden? Bu is burada bitti, hiçbir ipucu kalmadı ortada.” Gülümsedi.
Sonraları, o gün sinirli sinirli, kesik kesik, sessiz sessiz, uzun uzun güldüğünü, gülüşünün, alanı geçene dek sürdüğünü hatırlayacaktı. Ama gülüşü, üç gün önce o kızla karşılaştığı “K…” bulvarına varınca birdenbire kesildi. Bambaşka düşünceler geçmeye başladı kafasından. Kız gittikten sonra oturup düşünceye daldığı sıranın yanından geçmek, kendisine yirmi köpek verdiği o palabıyıkla karşılaşmak, birden dayanılmayacak kadar ağır ve tiksindirici geldi.
“Allah belasını versin!” diye söylendi.
Çevresine dalgın, ama öfkeyle bakarak yürüyordu. Zihni, düşüncesi bir ana nokta çevresinde toplanmaya başlamıştı; bunun gerçekten bir ana nokta olduğunu kendisi de duyumsuyordu;
ve bu ana noktayla ilk kez -hatta belki de iki aydan beri ilk kez- basbaşa kaldığını görüyordu.
İçinde müthiş bir öfke dalgası yükseliyordu. “Allah belasını versin, bütün bunların, her şeyin Allah belasını versin!” diye düşündü. “Madem ki başladık, öyleyse yapacak bir şey yok demektir; ama bu başlayan yeni hayatın da Allah belasını versin! Tanrım! Nasıl da aptalca her şey!.. Nasıl yalanlar söyledim, nasıl da alçaldım bugün! İlya Petroviç denilen iğrenç herifin karşısında ne yaltaklıklar yaptım, ne numaralar çektim!.. Ne saçma! Herkesin, hatta kendi yaptığım yaltaklıkların, dalkavuklukların… her şeyin içine tükürmüşüm! Sorun bunlar değil, hem de hiç değil..” .
Birden durdu, yeni, hiç beklenmedik, son derece yalın bir soru bir arıda düşüncelerini darmadağın etti, acı bir şaşkınlık verdi:
“Eğer bütün bu işleri aptallıkla değil de bilinçle yaptıysan, eğer gerçekten de belirli, sarsılmaz bir amacın var idiyse, niçin şu ana kadar daha para çantasının içine bile bakmadın ve bunca acı, bunca alçalma uğruna eline geçenin ne olduğunu bile öğrenmedin? Böylesine iğrenç ve alçakça bir işi bilinçli olarak niçin yaptığını hala bilmiyorsun? Daha az önce para çantasını da, yüzünü bile görmediğin bütün öteki şeyleri de suya atmak istiyordun… Nedir bütün bunların anlamı?”
Evet, bu böyle; bu hep böyle. Aslında o bunun böyleliğini eskiden de biliyordu ve soru onun için hiç de yeni değildi. Geceleyin suya atma kararını verirken, ille de böyle olması gerekirmiş, başka türlü olamazmış gibi, hiç ikirciklenmeden, karşı koymadan onaylamıştı kararını… O, bütün bunları biliyor ve hatırlıyordu; hatta bütün bunlar öyle dün kararlaştırılıvermiş şeyler de değildi, daha kocakarının evinde, sandığın içindekileri ceplerine doldururken verilmiş bir karardı bu. Evet, böyleydi!..
Sonunda can sıkıntısıyla, “Çok hastayım da, ondan böyle oluyor” diye düşündü. “Kendi kendimi yiyip bitiriyorum, acı çektiriyorum kendime. Üstelik ne yaptığımın da farkında değilim… Dün de, önceki gün de, ondan önce de hep kendi kendime işkence ettim.
İyileşeceğim… ve artık kendime acı çektirmeyeceğim… Ama ya bir de iyileşemezsem?
Tanrım! Bütün bunlardan öylesine bıktım ki!..”
Durmaksızın yürüyordu. Nasıl olursa olsun açılmak, kendine gelmek, kendini toparlamak için karşı konulmaz bir istek duyuyordu içinde. Ama ne yapması gerektiğini bilemiyordu. Geçen her dakikayla birlikte, yeni, belirlenemez bir duygu sarıyordu bütün benliğini: bu, çevresindeki her şeye, karşılaştığı herkese karşı duyduğu sonsuz bir tiksinmeydi; kinle dolu,bitmez tükenmez, nerdeyse fiziksel bir tiksinme… Yolda rastladığı herkes tiksinti veriyordu ona; herkesin yüzü, yürüyüşü, hareketleri tiksinç geliyordu. Birisi kendisiyle konuşmaya kalksa, herhalde doğruca yüzüne tükürür, ya da belki de ısırırdı…
Vasilyev adasında, köprünün yanında Küçük Neva rıhtımına gelince durdu. “İşte ö bu evde oturuyor…” diye düşündü. “İyi ama nasıl geldim ben buraya? Razumihin’e kendiliğinden gelmiş olamam… Yine o günkü hikaye… Çok ilginç buraya kendiliğimden mi geldim, yoksa yolum öylece buraya mı çıkıverdi? Her neyse, farketmez… O zaman da niyetlenmiştim ya… üç gün önce, o günün hemen ertesi günü… Razumihin’e gitmeye kalkmıştım… Ben de şimdi
uğrarım… Uğrayamaz mıyım yani şimdi?..” Razumihin’in oturduğu beşinci kata çıktı.
Odasındaydı Razumihin, yazı yazıyordu, kapıyı kendisi açtı. Dört aydır görüşmemişlerdi.
Sırtında çok eski bir robdösembr, çıplak ayaklarında terlik vardı: yıkanmamış, tıraş olmamıştı, saçları karmakarışıktı. Yüzünde şaşkınlık okunuyordu. İçeri giren arkadaşını tepeden tırnağa süzerek:
“Sen ha?” diye bağırdı, sonra sustu, bir ıslık çaldı: Raskolnikov’un üstündeki paçavraları farketmişti: “Demek bu kadar kötüledin ha? Şıklıkta beni bile geride bırakmışsın. Otursana, yorulmuşsundur!”
Raskolnikov, kendisininkinden de kötü durumda olan muşamba kaplı sedire uzanınca,
Razumihin birden arkadaşının hasta olduğunu farketti:
“Sen oldukça hastasın yahu, biliyor muydun bunu?” Elini uzatıp Raskolnikov’un nabzını dinlemeye başladı. Raskolnikov elini çekti:
“Gerek yok… Ben buraya niçin geldim, biliyor musun: hiç öğrencim yok bu sıralar… Biraz ders verebilseydim… Ama hayır, benim ders falan istediğim yok…”
Razumihin onu dikkatle süzüyordu:
“Sen sayıklıyorsun yahu!”
“Hayır, sayıkladığım falan yok…”
Raskolnikov sedirden kalktı. Yukarı çıkarken Razumihin’i evde bulacağını, onunla yüzyüze gelmek zorunda kalacağını hiç düşünmemişti. Şu anda ise, kendi deneyimiyle anlamıştı ki, dünyada kiminle olursa olsun yüzyüze gelmek, onun en son isteyebileceği bir şeydi. Bütün öfkesi kabarmıştı. Daha Razumihin’in eşiğinden adımını atarken kendine duyduğu öfkeden boğulacak gibi olmuştu,
Birden:
“Hoşçakal!” dedi ve kapıya doğru yürüdü.
“Dursana yahu! Amma tuhaf adamsın be!”
“Yok!” dedi Raskolnikov, yeniden elini çekerek.
“Madem gidecektin, ne halt etmeye geldin!? Deli misin, nesin? Beni aşağılıyorsun bu davranışınla, izin veremem buna!”
“Madem öyle, dinle: Senden başka bana yardım edebilecek kimseyi tanımadığım için sana geldim… Çünkü sen ötekilerin hepsinden daha iyisin, yani daha akıllısın, doğru karar
verebilirsin… Ama şu anda hiç kimseye, hiçbir şeye ihtiyacım olmadığını anlıyorum… Anlıyor musun? Hiçbir şeye..: Kimsenin, hiç kimsenin ne yardımına, ne ilgisine ihtiyacım var… Ben…
yapayalnızım… Neyse, yeter artık! Beni rahat bırakın!”
“Dursana be dilenci kılıklı, dursana be adam! İyice keçileri kaçırmış! Bana göre hava hoş,ama dur da bir dinle: benim de özel derslerim yok bu sıralar, zaten tükürmüşüm özel dersinin içine. Ama Bitpazarı’nda Heruvimov adında bir kitapçı var, bu adam da kendine özgü bir tür özel derstir. Ve ben onu beş özel derse bile değişmem. Doğal bilimlerle ilgili birtakım broşürler basıyor bu Heruvimov, öyle broşürler ki, peynir ekmek gibi satılıyor hepsi de…
Bunların adları bile bir alem! Sen hep benim aptal olduğumu söylerdin, ama inan azizim, .benden de ahmak olanlar varmış! Adam cahil mi cahil, ama günün modasına iyi uyuyor, ben de bu konuda kendisini kışkırtıyorum. İşte şurada iki formayı geçen Almanca bir metin var, bana sorarsan şarlatanlık ki o kadar olur! Özetle, kadın insan mıdır, değil midir, onuinceliyor. Ve tabii görkemli bir biçimde insan olduğunu kanıtlıyor. Heruvimov bu broşürü kadın sorunu ile ilgili olarak yayınlayacak*. Ben de çevirisini yapıyorum. Adam bu iki formayı şişire şişire altı formaya çıkaracak. Sayfanın yarısını kaplayan gösterişli bir de ad bulacağız ve elli köpekten satacağız tanesini! İyi satacaktır! Çeviri için bana forma başına altı ruble verecek, demek ki tümü on beş ruble tutacak. Altı rublesini avans olarak aldım… Bunu bitireyim balinalar üzerine bir çeviri yapacağım. Daha sonra da Cenfessions’un ikinci bölümünden sıkıcı birtakım dedikoduları çevirmeyi kararlaştırdık: kimden duymuşsa duymuş, Heruvimov, Russo’nun da kendine özgü bir Radisçev olduğunu söylüyor. Ben de tabii bir şey söylemedim, canları cehenneme! Ne dersin, “Kadın İnsan mıdır?” broşürünün ikinci formasını versem çevirir misin? Eğer kabul ediyorsan iste metin, işte kağıt kalem -kağıt kalem bedava- ve işte üç ruble… Ben iki forma için altı ruble avans aldığıma göre, çevireceğin bir forma için bu altı rubleden senin payına üç ruble düşer. Çeviriyi bitirince üç ruble daha alırsın. Bir şey daha var: lütfen bütün bunları benim yönümden bir yardımmış gibi niteleme.
Hatta, tersine, sen daha kapıdan girerken, acaba Raskolnikov’un bana nasıl bir yardımı dokunabilir, diye düşünüyordum. Bir kez benim imlam çok kötü, ikincisi Almanca’da bazan öyle tökezliyorum ki, kimi yerleri olduğu gibi kafadan atıyorum. Yalnız bir şey var: benim uydurmalarım aslından daha güzel oluyor; zaten beni avutan da bu… Ama kimbilir, belki de daha kötü oluyordur..? Her neyse, kabul ediyor musun çeviriyi?”
Raskolnikov hiçbir şey söylemeden Almanca metni ve üç rubleyi aldı, çıkıp gitti.

Suç ve Ceza’dan bir bölüm

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Süreç AKP’yi bitirecek… Erdoğan’cıymış gibi görünenlerin de bu kadar bağırmaları bundan”

Benim yazılarıma başladığımdan beri yazdığım Erdoğan – Gülen tartışması son seçimden sonra artık iyice su yüzüne çıktı. Bitakım Libre-el-al yazarlarla...

Kapat