Yaşamı yitirilmiş bir savaş olarak gören Franz Kafka’nın kısaca hayatı, aşkları ve kitapları

Kafka: En çok seni seviyorum diyorum ama gerçek sevgi bu değil sanırım, sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum.
.

Kafka, kısa yaşamında iki kez aynı kızla olmak üzere üç kere nişanlanmış olsa bile hiç evlenmedi. Aşkı yaşamının son yıllarında beraber olduğu  Dora Dymant’ta buldu. 1923 yılında Baltık kıyılarında bir sayfiye merkezinde tanıştığı Dora’yla  veremden ölümüne kadar  iki yıl birlikte olabildi.  Yukarıda okuduğunuz satırları yazdığı kişi olan Milena ise evli olduğundan Kafka ile sadece umutsuz  ve uzak bir aşk yaşadı. Fakat yine de  Kafka  öldüğü zaman  Milena mezarı başında günlerce bekledi.

3 Temmuz 1883 yılında doğan Franz Kafka, Praglı bir yahudiydi. Yahudi olduğu için Almanlar tarafından sevilmiyor ve Almanca konuştuğu içinse Çek’ler tarafından hor görülüyordu. İriyarı ve sağlıklı babası Hermann Kafka içinse, Kafka ancak bir böcekti. Tüm çocukluğu boyunca kendisini “hiçbirşey” gibi hisseden Kafka, bir yetişkin oldugu zamanda bu düşüncesinden vazgeçmedi. Babasıyla başlayan otorite fobisi onun hemen hemen tüm kitaplarına sızmıştır. Otorite karşısında, zaten zayıf olan bedeninin iyice küçülmeye, yok olmaya başladığına inanır. Bu düşünce Kafka’yı ömür boyu bırakmadı.

Albert Camus’nün taş olmak istemesi gibi Kafka da, kara saplanmış yararsız bir odun parçası olmak ister. Ona göre “ne kadar küçük ve basit bir yaşamı olursa o kadar mutlu ve sorunsuz olacaktır.” Çünkü bir insan olarak yaşamak ve doğru yolda ilerlemek hemen hemen imkansızdır. Şöyle gerekçelendirir bu durumu; “Doğru yol yerden bir karış yüksekte bulunan gergin bir ip gibidir. Fakat bu ip, üstünde yürümek için değil de insanın ayağının takılıp tökezlenmesi için vardır ancak..

Kendi aşağılık kompleksleriyle yoğurduğu bir iç dünyası vardır Kafka’nın. Kendi bedeninden değil hoşnut olmak, tiksinmektedir nerdeyse. Bir başyapıt sayılan Değişim’in efsanevi ilk cümlesi şöyledir: “Gregor Samsa bir sabah korkulu bir düşten uyanınca, yatağının içinde kendini korkunç bir hamamböceği olarak buldu…

Böcek Samsa bir süre utanç dolu ve anlamsız bir yaşam sürdükten sonra pis ve yalnız bir şekilde ölür. Kafka bu tür bir ölümün kendisi için de olası bir son olduğuna inanır. Hayvanların ağzından anlattığı birçok öyküde kendi komplekslerini ve korkularını yansıtır. İnsan olmanın korkutucu yönlerini anlatır. Bir Akademi İçin Rapor’ adlı öykü bir maymunun ağzından anlatılır. Maymun nasıl insan olduğundan bahsederken bunun hiç de zor olmadığını söyler ve hayvanat bahçesindeki kafesinden insanları izlerken şöyle düşündüğünü anlatır; “Demek bu adam ya da adamlar serbestçe hareket etmekteydiler. Hiç kimse, eğer kendileri gibi olursam demir parmaklıkların açılacağına ilişkin söz vemıiyordu bana.. ama… insanları taklit etınek ne kadar kolaydı! Daha ilk günlerde tükürmesini öğrenmişti…

Üstünde katlanılmaz bir ağırlığı olan babasından uzaklaşmak ve kendi başına varolabilmek adına evlenmek ve bir aile sahibi olmak istedi Kafka. Fakat onun gibi kompleksler içinde yüzen bir adamın altından kalkabileceği bir iş değildi bu. Kadınlarla mektuplaşmaktan başka birşey yapamadı. Bu yolla  ilişki kurmak imkansız olduğu için hiçbir zaman çocuk sahibi olmadı.

İlk büyük aşkı Felice Bauer’di(1887-1960). Hayatı boyunca onunla iki kere nişanlandı. Ve beklendiği gibi mektuplaşmak öte pek bir ilişkileri olmadı. Mektuplaştığı dört kadın arasında en ciddi ve önemli olanın Milena Jesenska’ydı. Milena’yla mektuplaşmaları önce bir arkadaşlık gibi başladı, daha sonra tutkulu bir aşka dönüştü. Fakat Milena evli olduğundan bu mutsuz ve imkansız aşk Kafka’yı derin acılara sürükledi.

Mektuplaştıkları üç yıl boyunca sadece iki üç kez görüşebildiler ve bu görüşmeler Kafka’yı üzmekten başka bir işe yaramadı, yine de onun yaratıcılığını olumlu yönde etkilediği rahatlıkla söylenebilir. Daha sonraları edebiyat tarihinin güzide eserlerinden biri sayılacak olan “Milena’ya Mektupları”da Kafka şöyle dile getirir durumunu; “En çok seni seviyorum diyorum ama gerçek sevgi bu değil sanırım, sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki…”

Franz Kafka’yı  şöyle tanımlıyordu Milena:


“Hayır, hayır anlayamaz dünyayı, yabancısıdır yaşamın… Franz yaşayamaz, yaşama gücü olmadığından yaşayamaz. Esenliğe kavuşamayacaktır Franz, çok sürmez ölür… Sığınacak, başvuracak hiçbir aracı yok elinde. Bizim korunabileceğimiz şeyler onda olmadığından hırpalanıyor ya böylesine. Giyinik insanların arasında çırılçıplak dolaşan biridir o”

Milena bu mektupları 1939 yılında yayınlaması için yakın arkadaşı Willy Haas’a verdi ve kendisi 17 Mayıs 1944’te Almanya’da toplama kampında öldü.

Kafka’nın yitik sevgilisi Dora Dymant
“Yapıtları öldükten sonra yayımlanan ve dünya edebiyatının klasiklerinden biri olan Kafka, kısa yaşamında üç kez nişanlanmış ama hiç evlenmemişti. Aşkı ise ancak yaşamının son yıllarında beraber olduğu Polonya Musevisi Dora Dymant’ta buldu. 1923 yılında Baltık kıyılarında bir sayfiye merkezinde tanışan çift, Kafka’nın veremden ölümüne kadar ancak iki yıl birlikte olabildi. Tutucu
bir Musevi aileden gelen Dora, gençlik yıllarında ailesini terk edip Avrupa’yı gezmeye başlamıştı. Yalnızlığı ve umutsuzluğu iyi tanıyan bir kadın olarak Kafka’ya aradığı dostluğu ve iyi bildiği Musevi geleneğini verdi. Dostlarının ve ailesinin anlattığına göre, yoksulluğa rağmen Kafka, yaşamının en mutlu dönemini de Dora’yla geçirdi. Hastalığı sırasında Kafka’nın yanından ayrılmayan Dora, büyük bir aşkla bağlandığı sevgilisini asla unutmadı. Öldüğünde öylesine fakirdi ki bir mezar taşı bile dikilemedi. Ölümünden 47 yıl sonra İsrail’de yaşayan akrabaları Dora’nın mezarını bulup, edebiyat tarihinin bu yitik karakterini, ‘Dora’yı tanıyan aşkın ne olduğunu bilir’ yazan bir taşla ölümsüzleştirdi” (The Guardian)

Milena’ya Mektuplar;

Kafka Prag’da hukuk öğrenimi gördükten sonra işçi Kaza Sigortasında memur olarak çalışmaya başladı. Artık “Doktor Kafka”ydı ve hep istedigi gibi sıkıcı fakat güvenli bir hayata kavuşmuştu. Gündüzleri sıradan bir memur gibi işine gidiyor, geceleri ise ölümden bile derin bir uykuya benzettigi yazma işinde yoğunlaşıyordu. Avrupa’nın çalkantılı hali onun öykülerini gittikçe karanlıklaştırdı. İnsanın kurtuluşuna olan inancı azaldıkça daha çok yazmaya başladı. “Şato”, “Dava”, “Amerika” hep bir arayışın romanı oldular. Arayışın fakat bulamamanın desek daha doğru olur herhalde, zira bitmeyen romanlar konusunda Kafka külliyatı oldukça zengin.

Tüm karamsarlığına rağmen Kafka’nın romanlarında her zaman bir ümit ışığı görmek mümkündür. “Dava”nın yüzlerce sayfa boyunca suçunu öğrenmek için çırpınıp duran zavallı kahramanı sonunda idam edilir. Fakat infaz sırasında karşı binanın penceresinden ışıklar içerisinden bir adam çıkar ve K.’ya doğru kollarını uzatır. Elle tutulur bir yararı olmayan, zayıf bir umuttur ama, bir umuttur işte ve insanın sahip olduğu biricik şeyde budur aslında…

Kafka az olan arkadaşları arasında en çok .Max Brod’u severdi. Bir gün çömez yazar Gustav Jarmouch yanına gelip ”Bugün ışıl ışılsınız Herr Kafka” dediğinde verdiği cevap şöyle oldu; ”Dün Max ve karısıyla yemekteydim. Dostlarının gözlerindeki ışık üstüme sinmiş olmalı…”

Katka dostu Max’ten, ölümünden sonra yazdıgı her şeyi yakmasını istedi. Yazdıklarının gereğinden fazla kişisel ve değersiz olduğunu düşünüyordu. Tabii Max onunla aynı fikirde değildi ve Kafka’nın ölümünden sonra, karışık halde bulunan binlerce sayfa metni toplayıp düzenleyerek yayınladı. (Yani bir Kafka yazısı yazarken Max Brod’u da saygıyla anmak gerekir.)

1917 Ağustosu’nda başlayan kanlı öksürükler Franz Kafka’yı yedi yıl sonra Viyana yakınlarında bir sanatoryumda öldürdü. Ölürken tuhaf bir huzur içindeydi. Belki de yanında kendisinden oldukça küçük bir kadın olan Dora Diamant olduğu içindi bu, öyle ya ilk defa mektup yazmadan konuşabileceği bir kadına sahipti ama ne acı ki ölmek üzere olan bir adam için bunun fazla bir değeri yoktu.

Yemek yeme acı veriyordu ve o da taslaklarını yazdığı “Açlık Cambazı” öyküsünün kahramanı gibi aç kalmayı dolayısıyla ölmeyi seçti. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çok ünlenen Kafka, yazın tarihi içinde karanlık, derin ve görkemli bir yer edindi.

Çek asıllı yazar Franz Kafka 1883 yılında Prag’da doğdu. Ana dili Almanca olduğu için tüm yazılarını Almanca yazıyordu. Milena’da Kafka’nın yazılarını Çekçe’ye çeviriyordu. Tanışmaları bu sayede oldu. İlk başlarda arkadaşça mektuplaşmaya başladılar ama bu arkadaşlık zamanla büyük bir aşka dönüştü. 2 âşık sadece 2 ya da 3 kez görüşebildiler.
Bu kitapta Kafka’nın Milena’ya yazdıkları mektuplara yer verildi. Çünkü Milena’nın Kafka’ya yazdığı mektuplar hiç ele geçmedi ve ne oldukları da asla bilinemedi.

Ottla’ya Ve Ailesine Mektuplar;

Kafka, kız kardeşi Ottla’ya (ve diğer aile bireylerine) yazdığı bu mektuplarda sevecen, yardımsever, şakacı bir ağabey ve bulunmaz bir arkadaştır. Hartmund Binder’le Klaus Wagenbach tarafından baskıya hazırlanan bu kitapta; Kafka’nın alçakgönüllülükle gururu, fedakarlıkla bağımsızlığı, ürkeklikle cesareti şaşmaz bir denge içinde kendisinde barındıran saf, dürüst ve tutarlı bir insan olarak gördüğü kız kardeşi Ottla’ya 25 yıl boyunca yazdığı mektuplar ve kartlar yer almaktadır.
Kafka, zaman zaman kaçıp sığındığı, sırdaşı olan ve yaşamı Auschwitz Toplama Kampı’nda sona eren kızkardeşi Ottla’ya yazdığı bu mektuplarda sıcak ve sevgi dolu bir ilişkinin, dostluğun örneğini vererek biraz daha yaklaşıyor bize

Sevgili Felice’ye Mektuplar;

“O kadının kim olduğunu fazla merak etmiyordum, onu hemen olduğu gibi kabul etmiştim. Kemikli ve anlamsız yüzü, anlamsızlığını hemen ortaya koyuyordu. Boynu çıplaktı. Bir bluzu öylesine giyivermişti. Çok evcimen görünüyordu…” Bu, Kafka’nın, arkadaşı Max Brod’un Prag’daki evinde, 13 Ağustos 1912 yılında Felice Bauer’i ilk gördüğünde edindiği izlenimdi. İlgi duymamış olmasına rağmen, güncesini ilgi çekici bir notla tamamlıyordu: “Ona ilk kez dikkatli olarak otururken baktım, oturduğumda ise sarsılmaz bir fikre sahip olmuştum.”
Idris PARRY

İki kez nişanlandığı Felice Bauer, Kafka’ya Duruşma adlı romanını yazmasında ilham kaynağı olmuştur. İlginçtir ki, Kafka aşk ateşiyle yanarken edebi kimliğinin en üst noktasına ulaşmış ve bu gücü kaybedeceğinden korktuğu için de çoğu zaman ilişkisini bir evliliğe götürmemek için çeşitli ‘gerçek bahaneler’ ortaya koymuştur. Kafka’nın edebi kimliği, ancak günceleriyle ve mektuplarıyla tam anlamıyla kavranabilir.

Açlık Sanatçısı;

Bir trapez sanatçısı -çok iyi bilinir ki; çalışmaları büyük varyete tiyatrolarına ait kubbelerin yükseklerinde yapılan bu sanat, insanoğlu tarafından en zor kazanılan sanatlardandır- trapeze her çıkışında aynı cesareti gösterebilmek için, önce mükemmellik adına bir çaba, sonraları ise zorba bir alışkanlık olarak, hayatını bütün gün ve gece boyunca trapez üzerinde kalabilecek şekilde düzenlemişti. Zaten son derece ikincil olan bütün ihtiyaçları da onu aşağıdan seyrederek nöbetleşe çalışan ve gerekli olan her şeyi yukarıya gönderip almak için yapılmış özel bir kutu kullanan yardımcılar tarafından karşılanırdı.

Aforizmalar;

Bu kitapta “Günah, ıstırap, umut ve doğru yol üzerine aforizmalar” ve “O: 1920 günlüğünden aforizmalar” başlıklarıyla iki ayrı bölümde yayınlanan aforizmaları Franz Kafka, Ekim 1917 ile Şubat 1920 arasında, kısa süre iki yaratıcılık döneminde yazmıştır. O tarihlerde Kafka’nın iç dünyası büyük yıkımlarla karşı karşıyaydı: vereme yakalandığını daha yeni öğrenmiş; uzatmalı nişanlısı Felice Bauer’den ayrılmış; 1908’den 1922’ye kadar çalıştığı İşçi Kaza Sigortası Şirketi’nden hastalandığından ötürü uzun süreli bir izin almış ve ‘tek oğullarının’ ailesine ne evliliğini ne de ünlü bir yazar olarak kabul edildiğini görme mutluluğunu tattıramayacağını artık kabullenmişti.

Akbaba;

Kafka’daki yüceltim, yaratısından daha az hayranlık uyandırıcıdır. Yapıtlarında tek bir insan türü vardır: Homo Domesticus. Hem Yahudi hem de Alman olan bu insan, ne kadar alçakgönüllü de olsa, herhangi bir dizgide yer almaya can atar; evrende, bir bakanlıkta, bir tımarhaneden ya da bir hapishane. Yalnızca amaç ve doğal çevre vazgeçilmezdir; ne masalın yüceltileri ne de ruhbilimsel irdeleme. Bu nedenle öyküleri romanlarından üstündür; bu nedenle, elimizdeki öykü seçkisinin, bu esişiz yazarın değerini tam olarak kavramamızı sağladığını söylemek doğru olur.

Amerika;

Varoluşu, doğuştan yitirilmiş bir savaşım olarak gören Franz Kafka için yazma eylemi, kutsal bir börev, bir tür tapınma gibidir. İktidarın her türüyle çatışmayı yapıtlarının eksenine oturtan yazar, kendi varlığını ona kabul ettirmeyi de yansılar yapıtlarında. Rüyalar, simgeler, bilinçaltının işleyişi, ustalığının ortaya çıktığı ruh bilimsel alanlardır; yalnızlık, suçluluk duygusu, kişilik kaybı gibi haller, onun oluşturmaya çalıştığı bir tür İnsanlık Komedyasının bileşenleridir. Kayıp (Amerika) adlı anlatısı bu örgelerin uygulaması, bir tür “keşif” olarak da görülebilir.

Babama Mektuplar;

Çok sevgili babacığım! Bana son günlerde bir ara, senden korktuğum gibi bir savı hangi nedenle ileri sürdüğümü sormuştun. Her zamanki gibi bir yanıt bulup verememiş, bu da işte biraz yine senden korkmamdan, biraz senden korkmamın nedeninin pek çok ayrıntıyı içermesinden, dolayısıyla bunları yarı buçuk da olsa sözle belirtemeyeceğimden kaynaklanmıştı. Şimdi sana yazıyla yanıt vermeye kalkıyorsam, bu yanıtta da yine pek çok boşluk kalacak, çünkü söz konusu nedeni kaleme alırken, senden duyduğum korku ve bunun yol açacağı sonuçlar sana karşı özgür davranmaktan beni alıkoyacak, konunun büyüklüğü belleğimle zekâ gücümü enikonu aşacaktır.

Bir Köpeğin Araştırmaları;

Uzun süre insanların etkisi altında kaldığı için gerçek köpeklere nerdeyse yabancılaşmış bir köpeğin gözünden anlatılır.

Bir Köy Hekimi;

Yeni bir avukatımız var: Dr. Bucephalus. Uzaktan bakıldığında Makedonyalı İskender’e yardım etmiş bir savaş atını andıracak tek özelliği yok. Fakat bu adı bilenler, avukatın görünüşünde kimi özellikler bulabilir yine de. Örneğin, geçen gün adliye sarayının dışındaki merdivenlerde akıldan yana şansı olmamış bir mübaşir gördüm: Dr. Bucaphelus, ayaklarını alışılmıştan yukarı kaldırıp mermerde çın çın öten adımlarla basamakları tırmanırken, mübaşir, at yarışlarını kaçırmayan bir küçük uzmana has bakışlarla, hayranlıkla onu izliyordu.

Ceza Sömürgesi;

Kafka külliyatından seçilen biri kısa dört öykü, okuru, yazarın metaforlarla döşeli labirentler dünyasında heyecanlı ve alışılmadık bir okuma serüvenine davet ediyor. Okur, gerçek hayat ile Kafka öykülerindeki metaforların, imgelerin arasında yayılmış geniş bir derin uçurumda, her iki yanı birbirine bağlayıp bir anlam kurmaya çalıştıkça okumanın da bir ’emek’ işi olduğunu fark ediyor. Ödülü büyük bir emek işi.

Dava;

Gerçekdışı niteliğiyle Kafka’nın şaşırtıcı yapıtları arasında çok önemli bir yeri olan Dava, tamamlanmamış bölümleriyle birlikte yazarın ölümünden iki yıl sonra, 1926’da yayımlanmıştır.
Bir sabah ansızın tutuklandığını, ama normal yaşamına devam edebileceğini öğrenen Josef K. neyle suçlandığı bildirilmediği için önce bunu bir şaka sansa da, kısa sürede durumun ciddiyetini kavrar. Ancak ne mahkemeye çıkarılır ne de savcılarla görüşebilir. Çalıştığı bankada, kaldığı pansiyonda, gittiği yerlerde herkes, anlaşılmaz bir biçimde bu davadan haberdardır.”Yitirmişliğin yazarı Kafka; var oluşun kendisini alaycı bir umutsuzlukla, yenilgiyi baştan kabullenerek karşılar; çünkü o, yitmişlik ve yitirmişliğin yazgı ortağıdır da; Hıristiyan diyarında yaşayan bir Yahudi’dir, sanat sevmez bir aileden geliyordur; ana dilini konuşamadığı bir ülkede yaşıyordur…
Yazarın Dava adlı bu yapıtı da bir yitirilmişliğe ayna tutarak, gücü ellerinde bulunduranların bir yaşamı sessiz ve rahatça ortadan nasıl kaldırıldığını yansılar: Keskin alaycı, umutsuz.

Dönüşüm (Değişim);

Yaşamın sorgulama gereği duyulmayan kemikleşmiş kurallarına, insan ilişkilerindeki kalıpsallığa bir başkaldırının öyküsü Değişim. Gregor Samsa’nın, bilincini yitirmeden, sadece görünüşte bir böceğe dönüşmesi, fakat hala kendisi olduğunu bir türlü ailesine ve çevresine anlatamamasının tragedyası. Eleştirmeyen, teslimiyetçi birey kimliğine açık bir başkaldırı. Değişim, 37 yaşında ölen Kafka’nın yaşarken birçoğunu yaktığı, ölürken de dostu Max Brod’a kalanların yayınlanmamasını vasiyet ettiği kitapları yanında güvenle yayınladığı, dünya klasikleri arasında tereddütsüz yerini alan dev eseri.

Duruşma;

Bu zorlayıcı ve isabetli roman, modern bürokrasinin anlamsızlığını ve gelmekte olan totalitarizmi anlatıyor.

— Mordecai Richler-

‘Birisi Joseph K. ile ilgili olarak yanlış bir suçlamada bulunmuş olmalıydı, çünkü yanlış bir şey yapmamasına rağmen bir sabah tutuklandı.’ Bu ilk cümleden itibaren, terörü diğerlerinden daha iyi algılayan bir romanda, K. var olma hakkı için yargılanmaktadır. Bu romanın İngilizce çevirisini yapan İdris Parry, yazdığı giriş bölümünde Duruşma ile Kafka’nın Felice Bauer’le bozulan nişanı arasındaki ilişkiyi işaret etmektedir.

“Bu eserin kaderi ve belki de büyüklüğü, her şeyi sunması, ama hiçbir şeyi teyit etmemesinde yatmaktadır.” Albert Camus

Günceler;

Kafka’nın günceleri 1910–1923 (40 yaşında öldüğü tarihten bir yıl öncesi) tarihleri arasını kapsamaktadır. Günceler, bize yaşamış olduğu olağanüstü iç dünyasını yansıtırlar. Belki de ondan yarattıkları acıdan kurtulmak amacıyla burada, korkularını, yalnızlığını, düş kırıklıklarını, suçluluk duygularını, dışlanmışlık duyumsamalarını açıklamıştır. Aralarda gerçek yaşama atılan kısa bakışlar, taptığı babası ile ilgili anılar ve evlenemediği kadınlar yer alır. Ve bu kişisel yaşam kaydıyla, Kafka; bir yazar olarak, gerçek ifade biçimini aramakta ve deneylemektedir.
Belki de çağının en ilginç yazarıydı.
Garip ve insanı şaşırtan bir dahiydi!

Mavi Oktav Defteri;

Her insan içinde bir oda taşır. Bunu işitme duyusuyla bile kanıtlamak mümkündür. Diyelim ki gecedir, dört bir yanda sessizlik hüküm sürerken biri seri adımlarla ilerlemektedir; bir kulak kabartan çıkarsa, duvara tam tutturulmamış bir aynanın takırdamasını işitebilir örneğin.

Metamorfoz;

Franz Kafka, en kişisel engellemelerini, kaygılarını ve fantezilerini, zamanın çok ötesinde yaratıcı hikâyeleri romanlarına taşıyarak, şaşkın ve korkmuş yirminci yüzyıl insanlarının evrensel sözcüsü olmuştur.
O, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun bir sömürge karakolu olan Prag’da yaşayan biri, Bohem dili konuşulan Prag’da Almanca konuşan topluluğun bir üyesi, Almanca konuşanlar arasında bir Yahudi, Yahudiler arasında da tam bir bireyciydi. Ama kendisi dâhil olduğu bütün azınlıkların konumunun üstündeydi. Bu kitaptaki beş hikaye, Kafka’nın dorukta olduğu dönemde yazılmıştır; hepsi o hayattayken güvenilir versiyonlarla yayınlanmıştır. Bu hikâyelerin her biri, onun düşüncesinin birçok yönünün, başlıca konularının ve tarzlarının, sürekli saplantılarının tam anlamıyla birer örneğidir.

Şarkıcı Josefine Yada Fare Ulusu;

Yaşamının ve yapıtının ortak yanı, Camus’nün dediği gibi “her şeyi sunmak ve hiçbir şeyi doğrulamamak”… Biraz da yaşamayı, bir savaş, ama önceden yitirilmiş bir savaş olarak görmek… Yazılarının büyük bir bölümünü yarım bırakması bunun bir göstergesi olabilir mi? Peki, kendi açık isteğine rağmen yapıtlarının tanınması ve bunca sevilmesine ne demeli?
Franz Kafka’dan içinizdeki donmuş denizin buzlarını kırıp parçalayacak 28 öykü…

Şato;
Egemenliğin kurumsallaşmış alanı olan bürokratik düzeneğin dişlilerine takılıp kalmayı, ileriye doğru bir adım bile atamamayı görünürleştiriyor Şato ile Franz Kafka; sınırlarının genişliği kestirilmeyen bir yerleşimde, “Yeryazımcı” kahramanıyla, statükoyu kırmayı, iktidarın nerelere kadar yayılıp örgütlenebileceğine ilişkin bir taslak çıkarmak deniyor; olanca mutsuzluklarına rağmen, özgürleşemeyen, belki de özgürleşmek istemeyen köylüleri o bildik, acılı alaylı biçemiyle okurun bilincine kazıyor.

Taşrada Düğün Hazırlıkları;
Antreden gelip büyük kapı boşluğuna ayak atan Eduard Raban baktı ki, yağmur yağıyor. Ufak ufak serpiştiren bir yağmur.

Hemen önündeki yaya kaldırımdan değişik adımlarla pek çok insan geçiyordu. Bazen aradan biri çıkıyor, yoldan vurup karşıya seğirtiyordu. Küçük bir kız, yorgun bir köpekçik taşıyordu ileriye doğru uzanmış ellerinde.

Kafka’nın eserlerinin hepsinde görülen yabancılaşma olgusu, onun kendi yaşamında da belirgin bir biçimde izlenir. Ailesiyle ve babasıyla olan ilişkileri onun için bir korku kaynağı olmuştur. Genelde, gerçekliğin değişemeyeceğine, değişse de daha farklı olmayacağına inandığı için, siyasi gerçekler karşısında direniş göstermemiştir.

Ona göre ne kadar küçük ve basit bir yaşamı olursa o kadar mutlu ve sorunsuz olacaktır. Çünkü bir insan olarak yaşamak ve doğru yolda ilerlemek hemen hemen olanaksızdır. Şöyle söyler :

“Doğru yol yerden bir karış yüksekte bulunan gergin bir ip gibidir. Fakat bu ip, üstünde yürümek için değil de insanın ayağının takılıp tökezlenmesi için vardır ancak..”

Kendi aşağılık kompleksleriyle yoğurduğu bir iç dünyası vardır Kafka’nın. Kendi bedeninden değil hoşnut olmak, tiksinmektedir nerdeyse.

Kafka dostu Max Brod’tan, ölümünden sonra yazdığı her şeyi yakmasını istedi. Yazdıklarının gereğinden fazla kişisel ve değersiz olduğunu düşünüyordu. Tabii Max onunla aynı fikirde değildi ve Kafka’nın ölümünden sonra, karışık halde bulunan binlerce sayfa metni toplayıp düzenleyerek yayınladı.

1917 Ağustosunda verem hastalığına yakalanarak başlayan kanlı öksürükler sonucu Franz Kafka Viyana yakınlarında altı ay tedavi altığı bir sanatoryumda 1924 yılında 41 yaşında  öldü.

Kitapları :

Bir Savaşın Tasviri (1909)
Yargı (1913)
Gözlem (1913)
Değişim (1915)
Ceza Sömürgesi (1919)
Bir Açlık Şampiyonu (1922)
Şarkıcı Jozefin ya da Fareler Ulusu (1924)
Dava (1925)
Şato (1926)
Amerika (1927)
Çin Seddi (1931)
Babaya Mektup

1 YORUM

  1. Bir çok yazar, şair, ressam gibi ağrılı, acılı bir yaşam.. Genç yaşta ölüm..Ve…Yazma serivenin ilham kaynağı aşkları.. Bir çoğuna göre abartılmış acılarla dolu bir yaşam..Genel kabül gören normlarda yaşamak bir çoğuna göre sorunsuz bir yaşamdır.Oysa yazma eylemi normal bir yaşam yada düşünce ötesi bir yaşam gerektirir. Milena’nın Kafka için söyledikleri aslında kendi bencilliği ile ilgilidir. Aşk bedel ödemeyi gerektirir. Yazmak illegal yaşamların ürünüdür. Keyif alarak okudum kafka’nın yaşamını.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here