YAŞAR KEMAL: KÜRTLERİN BİZDEN İSTEDİĞİ “BİR ÇAKIL TAŞI, BİR AVUÇ TOPRAK” DEĞİL, DİLLERİ VE KÜLTÜRLERİ

14

Türkiyenin Üstündeki Kara Gökyüzü

Türkiyeye ırkçılık 1900’lerde girdi. Bu ırkçılığın ideolojisini de yaratan bir Kürttü: Ziya Gökalp. Bu Ziya Gökalpın yarattığı ya da Almanlardan, Fransızlardan öğrendiği ırkçılık, Kürt ırkçılığı değil, Türk ırkçılığıydı. Türkiyede bu Türk ırkçılığı, bugüne kadar, bütün dünyanın insanileşmesine, demokratikleşmesine karşın azıttıkça azıttı. 1940’larda ırkçılık sancağımızdı. Her ırkın üstünde Türk ırkı, dergilerin kapağında, devletin bütün kademelerinde, yönetimindeydi. Bu 1900’lerde başlayan ırkçı yönetim, doğası gereği dünyanın en korkunç baskı rejimlerinden birini yarattı. Daha da bu baskı düzeni, bütün azgınlığı, zulmü, işkencesi, sömürüsü, kendi insanını, daha da çok çalışan insanını aşağılamasıyla, kan içindeki elleriyle dünyanın ortasında dimdik duruyor. Bu ırkçı baskı düzeninin işlediği korkunç suçlar, insan tarihinin en kara lekesi olarak kalacaktır. Bir tek örnek vereceğim ki, insanlığın parmağı ağzında kalacak. Cumhuriyet kurulduğundan 1946 yılına kadar Türkiyede jandarma, polis dayağı yememiş hiçbir köylü yoktur. Bu bir sav değil, bütün Türk ulusunun yaşadığı bir gerçektir. İşkence, bu baskı düzeninin işi olmuştur. İşkenceden geçirilmiş, işkencede can vermiş binlerce insanın öyküsü anlatılabilir. Anadoludaki başkaldırmalarda da toplukıyımlar gırla gitmiştir.

Cumhuriyetin tarihinde inanılmaz kara yerler vardır. Ve uygar dünyada Türkiye halklarının karanlığı, zulümler altında insanlığından çıkarılması daha da sürüyor. Uygar ülkelerin hiçbirinde yetmiş yıl sürmüş hiçbir baskı düzeni yoktur. İspanyadaki Franko faşizmi bile, onun ölümüyle bitmiştir. Türkiyede, demokrat kisvesi, perdesi altında, önünde arkasında daha bütün haşmetiyle, soykırımı, işkencesi, köy yakmaları, orman yakmaları, sürgünleriyle sürüyor. Ve bu ülkenin yöneticileri 1789 Fransız Devrimi Bildirgesinin adını belki duymuşlardır. Magna Carta belki kulaklarına çalınmıştır. Ama bu yöneticiler Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesine imza atmışlardır. Sonra Avrupa Konseyi, sonra da AGIK, sonra da Helsinki… Bugünlerde Türkiyede tarihin en büyük trajedilerinden biri yaşanıyor. Kimse de çıkıp bir iki ikircikli sesten başka, ey arkadaş, ey Türkiye yönetimi, sen ne yapıyorsun, ortalığı kırıp geçiriyorsun, bütün attığın imzaların, verdiğin sözlerin üstünden, geçtiğin yerde ot bitirmeyecek topraklar bırakarak, “binmişsin bir alamete, gidiyorsun kıyamete” demiyor. Bunun sonu neye varacak, demiyor. Bunlar, tarihin büyük suçluları Batılılardır. Demokrasiyi, bütün dünya güzelliklerini kendileri için istiyorlar. Ben, onlar ne yaparlarsa yapsınlar bize ne, diyemiyorum. Birkaç yerde söyledim ya, yine de yazmakta fayda var. Bir İnsan Hakları toplantısında bir Avrupa Konseyi üyesi milletvekiliyle tanışmıştım Pariste. O zaman askeriye günleriydi. Kenan Evren, geçtiği yerlerde ot bitirmiyordu. On binlerce kişi gözaltına alınıyor, işkence görüyor, sakatlanıyor, öldürüyordu. On yedi yaşında çocuklar asılıyor, asmaların sonu gelmiyordu. Kürt dilini yasaklayan yasa çıkarılmış, askeriye Kürtlerin üstünden, bir ölüm rüzgarı olmuş, esiyordu. Avrupa Konseyi üyesi milletvekili de bunların hepsini biliyordu. Bu konuları konuşurken üye arkadaş, “Biz size çok iyilik yaptık” dedi. “Ne yaptınız?” diye sordum. “Biz,” dedi, “sizi o kadar düşündük ki, Türkiyeyi Avrupa Konseyinden atmadık.” Ben buna çok şaşırdım, şaşkınlığım yüzümden belli olmuş ki, adam, “Memnun olmadınız mı?” diye sordu. “Biz Türkiyeyi Avrupa Konseyinden atsaydık onlar daha çok işkence ederler, daha çok insan asarlar, binlerce kişiyi de hapsederlerdi.” Arkadaşa sordum: “Siz Türkiyeyi Avrupa Konseyinden bizim yüzümüzden atmazken, bize, siz bu işe razı mısınız, diye sordunuz mu?” Adam, bu sözlerime daha da çok şaşırdı, sustu. Ben de dedim ki: “Bakın sayın milletvekili, siz demokratik ilkelerinizden bizim işkencemiz uğruna, hapisliğimiz, ölümümüz uğruna vazgeçmeseydiniz Türkiye halklarına, insanlığa daha büyük yardım ederdiniz.”

Ve işte şimdi dünya, Türkiye halklarına gereken yardımı etmiyor:

1- Türkiye yönetimleri, balığı tutmak için suyu kurutmak, bir de topyekün savaş kararını aldı. Su nasıl kurutulup, balık nasıl tutulacaktı, bunu tez bir zamanda gördük, öğrendik. Bütün dünya da gördü öğrendi. Yalnız Türk asıllı halkın bundan pek haberi olmadı. Çünkü gazetelerin, suyun kurumasını yazması yasak edilmişti. Ya da, sansürsüz basınımız, hamiyeti vatan uğruna, çok milliyetçi olarak, dünyanın olup bitenleri duymayacağını, bilmeyeceğini, görmeyeceğini sanarak su haberlerini yazmıyorlardı. Su öylesine korkunç bir biçimde kurutuluyordu ki, suyun dumanı göğün yedi kat üstüne kadar ağıyordu. Ama bizim basınımız için dünyayı kandırmak, halkımızı kandırmak, daha doğrusu kandırdığını sanmak, onlar için en büyük yurtseverlik, ulusalcılıktı. İnsanlık suçu işlediklerinin farkında bile değillerdi. Gözleri kanlanmış, ağızları köpürmüş, bağırıyorlardı hep bir ağızdan: “Bir çakıl taşı, bir avuç toprak vermeyiz de vermeyiz.” “Amanallah!” sesleri ayyuka çıkıyordu.

“Eeeeeeey, sevgili büyük yurtsever arkadaşlar, kimse bizden ne bir tek çakıl taşı, ne bir avuç toprak istemiyor. Kürt yurttaşlarımız dillerini istiyorlar, öldürülmekte olan dillerini, kültürlerini istiyorlar. Bunları onlar istemeseler de, insan olarak yönetimlerin vermeleri zorunludur. Ama haklarına kavuşabilmek için Kürt kardeşlerimiz şimdi savaştalar. O Kürt kardeşlerimiz ki, tasada ve hem de sevinçte, hep birlikte olduk. Kurtuluş Savaşında omuz omuza birlikte çarpıştık. Bu devleti birlikte kurduk. Adam, kardeşinin dilini keser mi!” Bağırtıları dünyayı öylesine dolduruyordu ki, ne söylesen duymuyorlardı. Suyu kurutmak da kurutmak. Çakıl taşı da çakıl taşı… Bir delilik humması, bir kan tutması, bir çılgınlık… Sonunda bütün insan değerlerinin dışına düşmek, insanoğlunun yüzüne bakamayacak bir duruma inmek. Bir bağırtı daha, bunu daha alçak sesle bağırıyorlar ya, yine de başka kimseyi dinlemek istemiyorlar: Yağma mı var, biz bütün İnsan Haklarını Kürtlere bağışlayalım, İnsan Hakları babalarının mallarıymış gibi, onlar da gitsinler bağımsız oluversinler. Eeeeey, arkadaş, senin imza attığın bildirgelerden hiçbirisinde ben halkıma İnsan Haklarını verirsem, onlar “bağımsızlıklarını” isterler mi? Böyle bir şerh koydun mu? O imza ettiğin bildirgelerdeki, her ulus, her etnik topluluk, kendi kaderini kendi tayin eder, sözleri yazılı değil miydi?

2- Su kurutulmaya başladı. İki bine yakın köyün evleri yakıldı. Evlerin içinde insanlarla birlikte birçok hayvan da yakıldı. Bunu, bizim çok ulusalcı gazetelerimizden başka bütün dünya basını da yazdı. Bizim devekuşlarının başları hala kuma gömülü. Ülkede kan gövdeyi götürüyor, bizim şanlı medyamız başını nasıl kumdan çıkarsın.

Doğu Anadolunun her yerinden iki buçuk milyon insan Türkiyenin başka yerlerine sürüldü. Bu iki buçuk milyon insan dünyanın en korkunç yoksulluğu, açlığı içinde, büyük şehirlerin varoşlarında evsiz barksız, aç susuz, aşağılanarak sürünüyor, hastalıklardan birer ikişer ölüyorlar. Bu kış da toplu ölümler olacağı besbelli. Şimdiden Türkiyenin kimi bölgelerinde kolera salgını var. İki buçuk milyon, köyler yakıldıkça, daha çoğalıyor. Yakında üç, dört milyonu da bulabilir. Bu aç, devletin gadrine uğramış insancıklara Kızılay, Kızılhaç bile yardım etmiyor, edemiyor.

3- Suyun kuruması Türkiyeye, insanlığa çoğa mal oldu. Daha da olacağa benziyor. Şimdiye kadar 1700’den daha çok insanın faili meçhul cinayete kurban gittiği yazılıyor, söyleniyor, biliniyor. Batının kimi aydın topluluklarında yeni bir soykırım tartışılmaya başlandı. “Bir ulusun, bir etniğin yüzlerce, dahası da binlerce seçkin kişisini öldürmek de soykırımdır” deniyor. Artık Türkiyenin soykırım suçu da işlediği yazılıyor. Bir de bütün bu İnsan Hakları suçlarının tartışılışından başka, bir de Türkiye yöneticileri için İnsan Hakları Mahkemesi kurulacağı konuşuluyor. Bir de Türkiyeye ekonomik boykot uygulanması… Güzelliklerden güzellik beğen Türkiye için!

4- İşin en korkuncu, topyekun savaş, birkaç balığı tutmak için suyu kurutmak ne zor, ne insanlık dışı işmiş meğer. Doğu Anadolunun aşağı yukarı bütün ormanlarını yaktılar; içlerinde gerilla saklanıyormuş diye. Zaten bütün Türkiyenin ormanları uzun yıllardır yanıyor. Türkiyede orman denecek orman kalmadı ya, olanı da balıkları yakalamak için elimizle yakıyoruz … Geçenlerde Gaziantepin valisi, on bir gerillanın öldüğü İslahiye ilçesinin ormanlarına gidiyor. Orada gazetelere konuşuyor. Ne yapalım, diyor, ormanı yaktıksa. Ormanı yaktık ya, içinde de on bir gerilla yaktık. Büyük utkularla, başı altın taçlarla donatılmış büyük komutan. Yaktın ya ormanları, vatan sana minnettardır. Ormanlarla, faili meçhul soykırımlarıyla, iki buçuk milyon sürgün, köyleri yakılmış, yerlerinden yurtlarından edilip, sersefil, aç çıplak yollara dökülmüş insanlarla birlikte Türkiye de toptan yakılıyor, kimsenin kılı kıpırdamıyor. Herkesin, her yaratığın kendince bir yurdu var; insanların da üstüne titrediği… Yalnız kurdun mekanı olmazmış; insanlık böyle diyor. Aman, dikkat edelim, insanlığın kurdu düzeyine düşmeyelim! Düşmek üzereyiz!

5- Türkiye yöneticileri işi o kadar azıttılar ki, kurulduğundan bu yana düşünce suçu en ağır suçlardan biri sayıldı ve insanlar bu yüzden hapislerde süründü, öldürüldü, sürüldü.

Bu kadar korkunç suçlar karşısında, düşünce suçu da suç mudur, diyenler çıkacak. Bugün iki yüzden fazla düşünce suçundan ceza giymiş kişi yatıyor hapishanelerde. Yüzlercesi de yargılanıyor. Bu düşünce suçlularının içinde üniversite öğretim üyeleri, gazeteciler, yazarlar, sendika liderleri var. Bu mahpuslar içinde bir tanesi var ki, evlere şenlik değil, Türkiyeye şenlik değil, trajedilere şenlik: İsmail Beşikçi, şimdi içeride yatıyor, daha beş ömür de yaşasa içeride kalacak. Bir de ona o kadar para cezası yüklemişler ki, babası Karun olsa bu parayı yine ödeyemez. Ya hapishanelerdeki insanlık dışı koşullar. Bir ülkeyi utancından, bir dünyayı utancından yere geçirecek kadar korkunçtur. Ben hep söyledim: Birinci Dünya Savaşından sonraki insan, önceki insan değildir, diye. Duyarsız olmuş, kanı, işkenceyi, zulmü, açlıktan ölenleri göre göre her şeyi kanıksamış. İkinci Dünya Savaşından sonraki insan da önceki insan değildir. O daha çok çürümüştür. Hele soğuk savaş, insanlığın belini kırmış, kanını kurutmuştur. Yoksa insan soyu Ruandaya, Somaliye, Bosna-Herseke, Doğu Anadoluya nasıl dayanırdı.

Türkiyenin başındaki bela, insanlığın başındaki belalardan kat kat daha beter. Irkçı, baskıcı yönetim yetmezmiş gibi, yetmiş yılda üç askeri darbe oldu. Ve tüy dikti. Her darbe biraz daha yozlaştırdı, biraz daha yıktı Türkiyenin halklarını. Kökünden çürüttü. Kültürüyle, insanlığıyla, diliyle çürütüyor ha çürütüyor. Doğu Anadoludaki insanlık dışı savaşın hiç mi hiç bir sebebi yok. Yineliyorum:

Kürtler, İnsan Haklarından başka hiçbir şey istemiyorlar. Türk halkına verildiği kadar dilini kullanma, kimliğine kavuşma, kültürünü geliştirme hakkı istiyorlar. Sanki bütün bu haklar, Türk halkına verilmiş gibi, diyeceksiniz. Bu böyle giderse çok az bir süre sonra Türk halkından da dalga dalga gelen dirençlerle karşı karşıya geleceğiz. Bu yetmiş yıl bütün Anadoludaki halkların üstünden silindir gibi geçmiş, geçtiği yerlerde de ot bitirmemiştir. Şimdilik biz, bütün Anadolu halklarının bütün insanca haklarına kavuşmaları dileğinde bulunabiliriz ancak. Öyle zalim bir ejderha, Anadolu halkının ümüğüne, Batılı ortaklarıyla birlikte, soluk aldırmamacasına sarılmış ki, kurtuluş ancak dişle tırnakla gerçekleşebilecek.

Bütün şu yukarda saydıklarım bir şeyin yüzünden, Anadolu halklarının özgürlüğünün gasbedilmesi yüzündendir. Anadoluluların sömürülmesi, aşağılanması, aç bırakılması için baskıcı yönetim her şeyi yapmıştır. Şu yetmiş yıldır bu yönetimin elinden Anadoluluların çekmediği kalmamıştır. Bunca yele karşı bu kadar dayanabildiyse, bu Anadolu toprağının büyük kültür toprağı olması yüzündendir. Bu kadar zulüm, yoksulluk, bir halkı insanlığından çıkarır, çürütür.

Şu dünya, batmış dillerin, kültürlerin mezarlığıdır. Daha adını sanını duymadığımız ne kültürler gelip geçmiştir bu dünyadan. Anadolu kültürleri bir kültürler mozayiği olduğu için çağımız kültürlerine kaynaklık etmiştir. Türk halkının dilinden başka diller, başka kültürler yasak edilip öldürülmeye kalkılmasaydı, dünya kültürüne Anadolunun yine büyük katkıları olurdu. Biz de yeryüzünde böyle bir ulus olarak kalmazdık; yarı aç yarı tok, yaratıcı gücünü yitirmekte olan bir ülke olarak…

On yıldır süren kanlı savaş, Türkiyeye çoğa mal oldu, daha da olacak. Biliyor musunuz, kuşaklarımız, insanlık ne kadar yozlaşırsa yozlaşsın, bu on yılda yapılanları unutmayacaktır. Bu savaşın yüzlerce romanı yazılacak, yüzlerce filmi yapılacaktır. Bu savaşın ağıtları, türküleri daha şimdiden ortalığı sarmaya başladı. İnsanlık bağışlamıyor; ne kadar bağışlıyor gözükse de… Almanyayı ele alalım, Hitler ve Hitlerciler tarihin en büyük suçlarını işlediler. İnsanlık daha o yüzden vicdanını arıtamadı, belini doğrultamadı, hastalandı. İnsanlık eski insanlık değil. Salt İkinci Dünya Savaşından dolayı insanlığın yaratıcılık gücü yara aldı. Almanya, öldürülen milyonlarca Hitler’e karşı koyan işçi, kitabı yakılan yazarlar, sanatçılar, bilginler olmasaydı, insanlığın lanetinden kurtulamazdı. Bugün Alman halkı biraz rahatsa, azıcık insanlığın yüzüne bakabiliyorsa Hitler’e canları pahasına karşı koymuş işçileri, aydınları, bilginleri, sanatçıları yüzündendir. Hitler’e karşı savaşan Thomas Mann, Heinrich Mann, Stefan Zweig, Brecht, Erich Maria Remarque v.b. olmasaydı, bugün Almanlar böyle başları dik insanlık içinde dolaşamazlardı. Yine de derinlerde, yüreklerinin bir köşesinde bir utanç duygusunu taşımamalarının olanağı yok.

Yine söylüyorum. Bin kez daha söyleyeceğim. Ömrüm oldukça da söyleyeceğim: Türk-Kürt savaşının hiçbir anlamı yok. Sebebi de yok. Bu savaşın bir tek sebebi var, o da insanlığın kanseri olan ırkçılık. Yoksa yıllarca sağcı, ırkçı dergiler kapaklarını, gazeteler sayfalarını, “Her ırkın üstünde Türk ırkı” sözleriyle süsleyebilirler miydi? Her ırkın üstünde Türk ırkı sözlerinin kardeşi de, “Ne mutlu Türküm diyene” sözleridir. Ben ilk olarak 1951 yılında gittim Doğu Anadoluya, dağa taşa, önlerine hangi yamaç çıkarsa, koskocaman harflerle, üç beş, on kilometreden gözükür, “Ne mutlu Türküm diyene” yazmışlardı. Ağrı Dağının yamaçlarını bir iyice döşemişlerdi. Bütün Ağrı Dağı ne mutlu Türküm olmuştu. Bir de, her gün sabilere ilkokulda “Türküm, doğruyum, çalışkanım” dedirtiyorlardı her sabah… Şimdi bütün bunlarla, bu söylediklerim devede kulak bile kalmaz. Ya Altaydan atıp da Alp Dağlarının karnını delip geçen oklarımız. Allah hiç kimsenin başına böyle bir belayı vermesin! Ya!..

İşte bu zihniyet ki, Türkiyeyi bugün içinden çıkılmaz bu hale getirdi. Ülkemizin elini kana buladı. Dünya karşısında bizi onursuz kıldı. Bizim onurumuzu kurtaracak Alman işçileri gibi bilinçli işçilerimiz de yok. Bizim, bu başımızdaki demokrasi adı altındaki zulüm, işkence, insanlığı aşağılayan düzene karşı savaşacak Thomas Mann’ımız da yok. Bizim bir Freud’umuz, bir Frank’ımız, Dr. Nissen’imiz, Einstein’ımız da yok. Bizim insanlık karşısında onurumuzu, kültürümüzü kurtaracak hiçbir şeyimiz, yok demeye dilim varmıyor ya, yok.

Üç bin yıldır, kesintisiz “Nevruz” bayramını kutlayan Kürtler, şimdi de kutluyor, diye seksen kişiyi çoluk çocuk, genç kız, hasta sakat, yaşlı demeden öldürenleri, ona izin veren ülke insanlarını dünya kıyamete kadar bağışlar mı sanıyoruz? Bizden sonra gelecek Anadolulu kuşaklar bizim bu barbarlığımızı bağışlayacak mı?

Daha neler oluyor Türkiyede, daha neler! İki buçuk milyon kişinin sürgününden sonra bir de Doğu Anadoluya yiyecek ambargosu kondu. Karakoldan ihtiyaç belgesi almayanlara yiyecek yok. Çünkü köylüler, yiyeceklerinin bir kısmını gerillalara veriyorlarmış. Koruculuğu değil de sürgünü kabul eden köylülerin ekinleri, fıstık ağaçları, meyve ağaçları ormanlarıyla birlikte yakılıyor, hayvanları öldürülüyor. Köyler niçin yakılıp yıkılıyor, gerilla barınmasın, yiyecekleri yemesin, diye. İstanbula kadar kulağımıza gelenlere göre, gerillalar da devletin büyük yardımcıları “korucu”lardan gideriyorlarmış gereksinmelerini. Birkaç gün önce gazeteler yazdı, gerillalar korucuların yedi yüz koyununu alıp götürmüşler. Doğu Anadoluda maaşlı elli bin korucu var. Bütün Doğu Anadolu bunların kölesi, bunların uşağı. Doğu Anadoluda devlet de bunlar, her şey de bunlar. Bunlar asar keser, kırar döker, yakar öldürür. Hiçbir insan kuralı, hiçbir yasa tanımazlar.

Doğu Anadolunun yakılmış, yıkılmış nüfusu 25 binken 5 bine indirilmiş bir kasabasına askerler, korucular, Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanını bile sokmuyorlar. Haydi Başbakan kadındır diye erkekliklerine yediremeyip sokmuyorlar, diyelim, erkek bakanları niçin sokmuyorlar? İster soksunlar, ister sokmasınlar, Doğu Anadolunun sahibi belli. Şimdilik Doğu Anadolunun sahibi ne Kürtler, ne de Türkiye Cumhuriyeti. Doğuda Türkiye Cumhuriyetinin gölgesi olsa, bu kırım, yağma, yakma olur mu? Koca bir il; Şırnak, ilçeler: Cizre, Nusaybin, Lice böylesine top ateşine tutulup cehenneme çevrilir mi? Türkiye Cumhuriyeti askerleri Bosnaya yürüyen Sırplar değil ya.

Daha neler oluyor Türkiyede, daha neler! “Köylerimizi askerler yaktı” diyen Ovacık ilçesi köy muhtarlarının birkaç gün sonra köylerinin yakınlarındaki yanmış ormanlarda ölüleri bulundu. “Köyleri askerler yakıyor” diyen Bakan Köylüoğlu, bu sözlerinden birkaç gün sonra döndü:

“Köyleri hiç asker yakar mı, köyleri PKK yakıyor” dedi. Bütün bunları da, nasıl olduysa, “ülkemizin özgür gazeteleri” yazabildi.

Daha neler oluyor Türkiyede, daha neler! Vallahi billahi bunu da gazeteler yazdı. Hangi dağda kurt öldü, diye küçük dilimi yuttum. Bakın, Vanın bir ilçesinde, bir sabah kalkmışlar bakmışlar ki, kasaba kırmızı çarpı işaretleriyle donatılmış. Bunu nasıl yazmasın gazetelerimiz; SS’ler de tıpkısını yapmıştı.

Bir de dağlarda çoban kalmadı. Büyük çobanları öldürdüler. Çocuktur, dokunmazlar, diye bu sefer çocukları çobanlığa gönderiyor nasılsa köylerinde kalanlar; küçücük çobanların ölü bedenlerini birkaç gün sonra dağlardan topluyorlar.

Daha neler oluyor Türkiyede, aman Allah kahretsin, insan insanlığından utanıyor. Bunu da yazayım da… Bir sabah bir gazeteci arkadaşım telefon etti. Ben roman yazdığım sürece hiçbir işe karışmam, telefona da çıkmam. Arkadaşımın adını duyunca telefona gittim. Arkadaşım, uzun yıllar birlikte gazetecilik yapmıştık, “Aman abi, neler oluyor neler” dedi. “Neler oluyor?” diye sordum. “Abi,” dedi, “Özgür Gündem gazetesinin bütün çalışanlarını polisler aldılar götürdüler.” Hemen Özgür Gündeme gittim. Baktım yöreyi polis almış. Gazeteye girmek istedim. Polisler içeriye sokmadılar. Gazetede, gazeteyi çıkaracak kimse kalmamıştı. Yüz yirmi, tam yüz yirmi çalışanın hepsini almış götürmüşler, deliğe tıkmışlardı polislerimiz. Zavallı, kahve ocağındaki çaycıyı bile götürmüşlerdi. Yaz olsaydı, gazetedeki sinekleri götürmek emrini de alırlardı herhalde.

Yeter artık, Türkiye Cumhuriyetinin tarihi marifetini, insanların yüzlerini kızartacak icraatlarını, ülkemiz insanlarını insanlık karşısında kıyamete kadar rezil edecek korucularını, kendi kendini, arkadaşlarını ihbar edeni ödüllendiren yüzkarası yasalarını; daha fazla söylemeye dilim varmıyor, yüreğim de bu korkunç işlere dayanmıyor, yeter artık. İnsanlık karşısında ülkemiz insanlığını bu kadar küçülten, onursuz kılan bu yönetime karşı bir şeyler yapmak için hiçbirimizin elinden hiçbir şey gelmiyor. Çünkü bugün Türkiyede zulme karşı savaşım vermek her babayiğidin harcı değil. İsmail Beşikçi gibi üç, beş, on ömür boyu hapislik var. İşkence var. Aç bırakılmak var. Türkiye Cumhuriyetinin, muhaliflerini “Zilli Kurt” yapmak büyük geleneğidir. Bir de, bir de, bir de bugünkü devlete karşı çıkmak kelle pahasınadır. Türk-Kürt savaşına karşı çıkmanın pahası ağırdır. Yaaaa, pahası çok ağırdır. Bunu her gün yaşıyoruz. Pısmayalım da ne yapalım? İnsan dünyaya bir kez gelir! Öyle değil mi?

12 Eylül darbesi yalnız aydınları sindirmedi. Yalnız yüz binleri hapislere doldurup işkence etmedi. Bütün ülkeyi sindirdi, yozlaştırdı, insanlığından uzaklaştırdı. Sayın muhbir vatandaşı, her biri kanlı kurt ağızlı itirafçıları yaratan darbeciler, evrensel insan ahlakını sıfırlamışlardır ülkemizde. Bir ülke evrensel ahlakının dumura uğramasından dolayı her zaman insanlık içinde komaya girmiş hastadır.

Askeri darbe başkanı Evren Paşa, “Asmayalım da hapislerde mi besleyelim” demiş, hukuk mukuk, ne varsa ayaklarının altına almış, dünyanın ortasına bir zulüm, acımazlık, kan içici bir vampir heykeli gibi dikilmiştir. Onun silahların, süngülerin gölgesinde çıkardığı anayasa, ki onun Anayasasını ulusun % 90 çoğunluğu onaylamıştır. İşte tam on iki yıldır Türkiye bu Anayasanın doğrultusunda yönetiliyor. Önüme gelen hukukçuya, ülkemin profesörüne, avukatına, savcısına, yargıcına sordum, böyle bir Anayasa uygar dünyanın, demokratik bir düzenle yönetilen herhangi bir ülkesinde olabilir mi, diye. Yalnız Türkiyeden değil, dünyadan birçok uzman hukukçuya da sordum. Özellikle yabancılar Türkiyenin böyle bir Anayasayla yönetildiğini benden duyunca, Türkiyenin Avrupa Konseyi üyesi olup olmadığını sordular. Düpedüz alay ediyorlardı. Gülünç hale düşmek işkence görmekten daha kötüdür. Hele bütün insanlığın önünde gülünç hale düşmek, hele demokrasi sözcüğünü bile bütün insanlık önünde rezil kepaze etmek bir yönetim için bağışlanmaz suçtur. Hele gelecek kuşaklarınca o ülkenin… Evet, Türkiyenin parlamentosu var, milletvekillerini kedi yavrusu gibi Meclisin kapısında boyunlarından tutup hapse götürseler bile. Anayasa Mahkemesi bile var. O Anayasa Mahkemesi ki Askeriye Anayasasına göre yasaların uygulanmasına ya da uygulanmamasına karar veren. Anayasayı ilga, iptal ve iğfal eden, bundan dolayı da ödüllendiren, bu ülkeyi kuran, hem de bütün parasını Türk Dil Kurumuna, Türk Tarih Kurumuna bırakan yasaları ortadan kaldırarak 17 yaşında bir çocuğu ipe çeken Kenan Evreni bütün bu eylemlerinden ötürü cumhurbaşkanı seçen belki de dünyada tek ülke Türkiyedir. Bağışlayın, Asyanın kimi geri kalmış ülkelerini bilmiyorum. Afrikadaki kabilelerden öyle çok haberim yok. Belki oralardan bir Kenan Evren Paşa çıkabilir.

Birtakım insanlarımızın ödleri kopuyor, yine askerler darbe yapacaklar, diye. Darbe yapsalar da, yapmasalar da ne değişiyor ki… Belki bir tek şey değişiyor, yürürlükteki Anayasayı ilga ve iptal ediyorlar, o kadar. Yeni bir darbenin, şimdi yürürlükte olan Kenan Paşa Anayasasını ilga ve iptal edeceğini hiç sanmıyorum. Hiç kimse üzülmesin; darbe olmayacak. Hiç kimse korkmasın; benden yürek garantisi onlara. Çünkü hiç gereği yok darbenin. Niçin yapsınlar. Ne işlerine yarayacak; salt yük altına, sorumluluk altına girecekler. Ya Cumhurbaşkanlığı, o da olmasın canım.

Kimi dostlarım, gazeteci eski arkadaşlarım, sevgi duyduğum, hiçbir yerde burnumun kanamasını istemeyen arkadaşlarım, benim için kaygılanıyorlar. Bir de, kimileri, sen taraf tutuyorsun, diyorlar.

Benim taraf tutmam kadar doğal ne var ki…

Kendimi bildim bileli Türkiyenin halklarının yanındayım.

Kendimi bildim bileli zulüm görenlerle, hakkı yenenlerle, sömürülenlerle, acı çekenlerle, yoksullarla birlikteyim.

Alevi kökenli bir aileden değilim. Tarihimizde en çok zulüm görenler, aşağılananlar Alevilerdir. Alevilerle de birlik oldum.

Yezidi dininden de değilim. Yezidiler Ortadoğuda 52 kez soykırıma uğramışlar, her soykırım sonu da, kalanlar, Sincar Dağlarına sığınmışlar, çoğalınca da Laliş Koyağına geri inmişler. Benim kitaplarımda bu soykırımları da epeyce yer tutar.

Türkçenin, yazdığım dilin de yanındayım. Türkçenin daha zenginleşmesi, güzelleşmesi için elimden geleni de, gelmeyeni de yapmak zorunda olduğumu duyumsuyorum. Kenan Paşaya en büyük kızgınlığım da Türk Dil Kurumunu kapatmasıdır.

Elbette yan tutuyorum. Benim için dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir. Bütün kültürler tarih boyunca birbirlerini beslemişler, aşılamışlar, böylece dünyamız zenginleşmiş, güzelleşmiş. Bir kültürün dünyadan yok olması, bir rengin, ayrı bir ışığın, ayrı bir kaynağın dünyadan yok olmasıdır. Ben kültürümün yanında olduğum kadar, bu bin çiçekli kültür bahçesinin her çiçeğinin de yanındayım. Anadolu dünyayı güzel kültür çiçekleriyle, güzel ışıklarla doldurmuş bir çiçekler mozaiği olmuştur her zaman. Bugün de öyle olsun istiyorum. Toprağımızın kültürü üstüne titremeliyiz. Bugünkü mozaik yine dünyaya güzel ışıklar salarak, dünyamızı güzel çiçeklerle zenginleştirebilir. İşte ben bundan yanayım. Anlayan anlar, anlamayanlara da Allah selamet versin. Sonunda utku insanlığındır: İnsanın büyük macerasına karşı çıkanlar da insanlığın kahrı gazabına uğrayacaklardır.

Bir ülke insanları insanca yaşamayı, mutluluğu, güzelliği seçecekse, bu önce Evrensel İnsan Haklarından, sonra da evrensel, sınırsız düşünce özgürlüğünden geçer. Buna karşı çıkmış ülkelerin insanları da 21. yüzyıla onurunu yitirmiş, insanlığın yüzüne bakamayacak durumlara düşmüş insanlar olarak girerler.

Ülkemizin onurunu, ekmeğini, toprağının kültür zenginliğini kurtarmak elimizde. Ya gerçek bir demokrasi ya da … hiç!

Düşünce Özgürlüğü ve Türkiye, Can Yayınları, 1995

Yaşar Kemal
Binbir Çiçekli Bahçe
Yazılar – Konuşmalar, YKY

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz