“Yapılacak ilk iş çığlık atmak olmalı…” Garcia Lorca Şiirinin Kökleri – Erdal Alova

“Çünkü, baştan sona sefalet ve haksızlıklarla dolu bir dünyada her sabah uyanır uyanmaz yapılacak ilk iş çığlık atmak olmalı:
Karşı çıkıyorum!
Karşı çıkıyorum!
Karşı çıkıyorum!”

***

“Bu dünya’da her daim hiç bir şeyi olmayanların yanında olacağım; Kendilerinden o hiç bir şeye sahip olmamanın huzuru bile esirgenen insanların yanında.” F. G. Lorca

1922 yılında, besteci Manuel de Falla ile birlikte Cante Jondo şenliği düzenleyen Federico García Lorca, adsız halk şairleri için şöyle diyordu: “üçdört dizede insan yaşamındaki en yüksek duygusal anların karmaşıklığını özetleyiverir. Bunlar lirik duyguyu pek az şairce ulaşılabilen bir noktaya vardıran copla’lardır.

Ay kuşatıldı
sevgilim öldü.

Bu iki halk dizesinde M.Maeterlinck’in oyunlarından daha çok giz vardır. Yalın, gerçek, temiz bir giz.”
Lorca şiirinin temel sütunlarından biri olan copla 19. yüzyılın başına değin, İspanyol halkının düğünlerde, şenliklerde, dans eşliğinde belirli bir ezgiyle okuduğu üç-dört dizelik şiirciklerdi. Copla söylendiğinde lavta ya da gitar susar, dans sürerdi. Ayrıca, Akdeniz’in pagan ayinlerinde, bahar şenliklerinde, aşk serenatlarında copla’nın köklerini bulmak mümkündür.
Hem doğaçtan söylenebilme özellikleri, hem de kolay hatırlanabilmeleri, copla’ların İspanyol halk şiirinin hiçbir türünde görülmediği ölçüde yaygınlaşmasına yol açtı. Köylülerin, zanaatkârların, dadıların, özellikle katır sürücülerinin yaydığı copla’lar ağızdan ağza dolaştı. Yaygınlaşmasıyla birlikte copla’nın konu alanı da genişledi. Aşk copla’larının mecaz ve simgelerle örülüdür:

Aydınlanıyor kilise
sen girince içeri
ve çiçeklerle doluyor
sen oturunca
(Seguidilla)
Gözlerinle gözlerim
birbirine karıştı
çitlerdeki
böğürtlenler gibi
(Seguidilla)
Gittim sur dibine
dalgaları seyretmeye
ve denizin suları
kumlara döndü
(Cuarteta)

Genellikle kederi ve yalnızlığı anlatan solea’lar üç dizeden oluşur:

Yaklaş bana sevdiğim
minik kertenkeleler
nasıl yaklaşırsa duvara

Bildiriyor bıldırcın
şafağın söktüğünü
elveda, hayatımın sevinci

Çok eski bir çingene havası olan şu siguiriya örneğinde ise bir genç kız eğretileme yoluyla nane çiçeğiyle karşılaştırılır:

Kökleri
beslenmeye başlamadan
zor açar
nane çiçekleri

Aşağıdaki iki copla ise, bu türün belirgin özelliklerinden olan simge ve anıştırmanın çarpıcı bir biçimde kullanılması açısından ilginçtir:

Bir bitki ölünce
acısı sapına varır
kan ağlar kökleri
çiçeği yasa bürünür
Sönüyor kandil
yağ kalmamış şişede
git demiyorum sana
kal demiyorum sana

Copla’nın bir kökü Akdeniz kültüründeyse, bir kökü de, hem biçimsel özellikleri hem de söyleyiş üslubu bakımından aralarında büyük benzerlik bulunan harca’ya (ya da merkez) kadar uzatılabilir. Harca İspanyol-Arap ve İspanyol-İbrani şairlerinin klasik Arapça ya da İbranice’yle yazdıkları muvaşşah olarak bilinen şiir türünün son bölümüne verilen addır. üç ya da dört dizeden oluşan harcala’rın özelliği halkın konuştuğu Arapça ya da Roman diliyle yazılmış olmalarıydı. Genellikle bir genç kızın ağzından okunan harca muvaşşah’ın bütün özünü ve doruğunu oluşturan en çarpıcı bölümüydü. Bilinen ilk muvaşşah şairi 900 dolaylarında Kordoba yakınlarındaki Kabra’da yaşayan Mokadam’dır. İbn Bassam’a göre Mokadam klasik Arapça ya da İbranice’yle yazılan muvaşşah’lara halkın konuştuğu Arapça’dan ya da Roman dilinden aldığı deyimleri ve söz kalıplarını ekleyerek onlara harca adını vermişti.

Lorca’nın 1920’lerin başında yazdığı ama 1931’de yayımlattığı Poema del Cante Jondo (Cante Jondo-Derin Türkü-Şiiri) adlı kitabının ana bölüm başlıkları, birer copla biçimi olan, “Siguiriya Gitana”, “Solea”, “Saeta” yine bir çingene havası olan “Petenera” adını taşır. Lorca’nın copla ruhuna uyarak olağanüstü bir sözcük ekonomisiyle yazdığı şiirler Endülüs Cante Jondosu’nun yoğun ve dokunaklı söyleyişini yansıtır. Cante Jondo Şiiri bir halkın yüzlerce yıllık birikimiyle, modernizmi özümlemiş, son derecek yetenekli bir şairin buluşmasının yetkin bir örneğidir. Lorca’ya göre Cante Jondo’ ya asıl kimliğini kazandıran, toplum dışına atılmış çingenelerdir. Onların türküleri acının ve kederin sınırsız dalgalanmalarına olanak tanırlar.
Bu türkülerin ortak temaları aşk ve ölümdür. Hepsinin kökünde hiçbir karşılığın bulunmadığı bir sorgulama gizlidir. Hiçbir zaman orta tonda söylenmeyen, her zaman uçlarda gezinen bu türküler, ya çözümü olmayan duygusal bir sorunu ortaya atarlar ya da onu ölümle çözerler. Her zaman, şafağı olmayan bir gecede söylenirler. Bu türkülerde kadın her yerdedir.
Cante Jondo’da kadına acı denir. Coplas populares’de ya da Cante Jondo türkülerinde keder ete dönüşerek insani bir biçime bürünür.

II
20. yüzyılın başında İspanyol yazarlarını yönlendiren iki eğilim vardı. Birincisi, 1898 İspanyol-Amerikan savaşından İspanya’nın ağır yenilgiyle çıkmasının yol açtığı sorunlar. ikincisi, Nikaragualı şair Ruben Dario’nun başını çektiği modernismo hareketi.

İspanya’nın son sömürgesini kaybetmesiyle sonuçlanan yenilgi İspanyol toplumunun içinde bulunduğu apati’den silkinmesini sağlamış, bir bölük İspanyol edebiyatçısı ve aydınının İspanyol kimliğini ve ruhunu derinlemesine araştırmasını gündeme getirmişti. Parnasçılar’ın ve Simgeciler’in etkisinde kalan Dario ise modernismo’yu, İspanyolca konuşulan ülkelere yayarak, uluslararası bir şiirsel üslup oluşturmaya çalışıyordu. Tam yenilgi yılında İspanya’ya gelerek, Antonio Machado ve Juan Ramon Jimenez gibi önde gelen şairlere modernizmin kapılarını açtı.
Öte yandan, ulusal kimlik arayışının getirdiği heyecan İspanyol gelenekçiliğinin canlanmasını sağladı. Machado Kastilya’nın şairi olurken, Gongora’dan beri uykuya dalmış olan Endülüs şiiri Juan Ramon Jimenez ile uyanmaya başladı. Ama bu şiirin asıl ayağa kalkışı, 1927 kuşağının en parlak temsilcisi Federico Garcia Lorca ile oldu. Jimenez Endülüs bahçelerini anlatırken, Lorca şiirinin kökleri Endülüs toprağının derinliklerine uzanıyordu. Şairler yüzlerce yıldır süregelen sözlü ve yazılı geleneği yeniden gözden geçirdiler. Gongora, Lope de Vega gibi ustalar yeni baştan değerlendirildi. “Eski türkülerini ortaya çıkarmakla Endülüs ruhunu bulmaya çalıyoruz,” diyordu Lorca. Ve ona göre bu ruhu, en kusursuz biçimde, çingeneler temsil ediyordu.

Cante Jondo Şiiri’nde siguiriya, petenera, solea, saeta gibi çingene havalarına kişisel ses tonunu veren, onlara 20. yüzyılın duyarlığıyla yeni biçimler giydiren Lorca, 1928’de yayımlattığı Romancero Gitano’da (Çingene Romansları) ana tema olarak yine çingeneleri seçti. Kökleri 14. yüzyıla uzanan romanslar, değişmeyen vezin yapılarına karşılık, yüzyıllar boyunca yetenekli şairlerin elinde zenginleşmiş, son derece esnek biçimleriyle, halk türkülerinden, en incelikli baroğa ve saray müziğinin zarif ölçülerine kadar uygulanabilen, epik-lirik nitelikte bir türdü. Klasik romansların belirgin özelliği, şiiri baştan sona sürükleyen yarım kafiyeydi. Öykülemeden çok, dramatik gerilimin ön plana çıktığı romanslar, doğaüstü öğelerin ender olarak yer aldığı, gerçekçi şiirlerdir.

Lorca, Çingene Romansları’nda klasik sekiz hece ölçüsünü kullanırken, eski romanslardaki birbiri peşi sıra gelen dizelerin monoton düzenini kaldırarak çift dizelerde yarım kafiyenin egemen olduğu, hem tonda hem görüntüde sürekli biçimde değişen copla’lardan oluşan yeni bir romans geliştirdi. Edwin Honig’in de belirttiği gibi, “kişisel algılama diliyle, toplumsal duyarlığın dili arasında bir birleşme” sağlayarak, hem alışılmış, hem yeni denebilecek bir hava yarattı. 19. yüzyılda Galicialı Rosalio Castro’nun popüler bir copla’yla başlayarak lirik romansa geçtiğini, Antonio Machado’nun ortaçağ romanslarının epik görkemine kendi özgün üslubu ve çağdaş diliyle yeni bir boyut getirdiğini biliyoruz. Ama Romanslar’ı yazarken Lorca’nın asıl esin kaynağı, halk şiiri ritimleriyle yüksek bir edebi üslubu birleştiren Gongora oldu. 17. yüzyılın bu büyük şairi, Latince sözdiziminin etkisiyle, incelikli ve stilize bir dil kurarak, halkın yaşamından aldığı lirik temaları, her türlü eğretilemeye ve söz sanatına başvurarak, barok ve yapay bir doku içinde yeniden yarattı. Latince’yi bir yana bırakırsak, Lorca’nın Romanslar’ı yazarken izlediği yöntem Gongora’nınkine çok benzer.

Lorca’nın Poeta en Nueva York’a (Şair New York’ta) kadar süren şiir serüveni, bir toplumun zengin edebi geleneği içinde yoğrulan modern bir şairin, hem aydınlar, hem de geniş halk yığınları tarafından sevilebilen özgün bir şiiri yaratmasına tanıklık eder.

Önsöz
Erdal Alova, 1994
Kaynak: Federıco Garcia Lorca – Ne Garip Federico Adında Olmak

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Dünya sevmek için çok küçük” Furuğ Ferruhzad’ın yaşamındaki erkekler

Kapat