Tarihin Büyük Sırları: Maya Uygarlığı Neden ve Nasıl Çöktü? – Paul Aron

Paul Aron“Her şey gizem, karanlık, kalın bir sis perdesi ardındaki gizemdi.”
Çok satan bir gezi kitabı yazarı, John Lloyd Stephens 1840’da, Copan’da harabelerle karşılaştıktan sonra bu satırları kaleme almıştı. Stephens, katır ve kanoyla yolculuk yapmış, sonra eski Mayaların kayıp şehirlerini bulma umuduyla, Honduras yağmur ormanlarında kendine yol açarak güç bela ilerlemişti. Güney Meksika ve Orta Amerika’da geçirdiği sonraki üç yıl boyunca, kırktan fazla farklı harabe keşfetmişti. Buralarda, ormanda üzerlerine hiyeroglif benzeri yazılar oyulmuş anıtsal taş heykellerin yanında, etrafa saçılan saray ve piramit kompleksleri gizliydi. Stephens bunların büyük bir uygarlığın izleri olduğunu açıkça görmüştü. Stephens’i izleyen arkeologlar, özellikle anıtlardaki bazı işaretleri çözmeyi başardıktan sonra, onunla aynı fikri paylaştılar. İşaretlerin sayılar olduğu ortaya çıkmıştı, anlaşılan Mayalar usta matematikçilerdi. Milyonlarca yıl geriye uzanan takvimler yapmış ve karmaşık astronomik hareketleri inceden inceye hesaplamışlardı. Önde gelen arkeologlar, bütün bunlara bakarak, Mayaların ya da en azından yöneticilerinin akıllı insanlar olduğu sonucuna ulaşmışlardı.

1946’da yazan Sylanus Morley’e ve 1954’de yazan J. Eric Thompson’a göre. Mayalar aynı zamanda eşi benzeri bulunmayan barışçı bir halktı. Bu iki önde gelen arkeolog, Maya harabeleri çevresinde görünürde hiçbir tahkimat olmadığını belirtmişlerdi. Morley ve Thompson, buraların rahipkralların evrenin matematiği üzerine, sadece kendilerine yiyecek getiren ve akıl danışan köylülerin arada sırada yaptığı ziyaretlerle kesintiye uğrayan düşüncelere daldıkları kutsal yerler olduğu sonucuna ulaşmışlardı.
Anıtlara oyulan rakamlar, Maya uygarlığının ne zaman sona erdiğini de gösteriyordu. Copan’da kaydedilen en son tarih (Maya takviminden çevrilirse) İS 820’ydi ve diğer Maya şehirleri domino taşları gibi yıkılmıştı: Naranjo 849’da, Caracol 859’da, Tikal 879’da. Ama şu soru yanıtsız kalıyordu: Maya uygarlığı neden son buldu? İspanyol fatihler tarafından ortadan kaldırılan Meksika’daki Aztekler ve Peru’daki İnkaların tersine, Mayalar şehirlerini 900’e varmadan Kolomb’un Amerika’ya yelken açmasından neredeyse 600 yıl önce terk etmişlerdi. Azteklerin savaşçı ataları gibi bir başka Yerli Amerikan uygarlığının Maya şehirlerini ortadan kaldırdığı konusunda hiçbir iz yoktu. Ayrıca şehirler arası savaşlar, en azından, arkeolojik düşünce tarzlarını Mayaların barışçılığı üzerine oturtan Morley ve Thompson’a olanaksız görünmekteydi.
Dolayısıyla, Maya uygarlığının yok oluşu, en azından son yirmi otuz yıl öncesine kadar, her yönüyle onu kuşatan orman kadar gizemli görünüyordu.

Birçok bilimci bir çevre sorunu yaşandığını öne sürdü. Örneğin Morley, Mayaların sonuçta topraksız kalıncaya kadar çiftçilik amacıyla ormanı açtıklarını varsaymıştı. Diğerleri Mayalı çiftçilerin topraksızlıktan tükenip gittiklerini düşündü. Gene diğerleri doğal bir felaket, belki bir deprem, bir hortum veya uzun süreli bir kuraklık olduğunu öne sürdüler. Ayrıca sıtma ve sarıhumma da suçlular arasında sayıldı, çünkü özellikle bu salgın hastalıklar İspanyol fetihlerinden sonra yıkıcı bir rol oynamıştı.
Bütün bu teorilerin sorunu, herhangi birini destekleyecek gerçek kanıtlar bulunmayışında yatıyor. Belki, bunların tersi de kanıtlanamaz ama Mayalarınki gibi bir uygarlığı ortadan kaldırabilecek boyutlardaki bir çevre felaketinin, arkeolojik kayıtlarda bir parça iz bırakmış olması gerekir oysa bu örnekte böyle bir ize rastlanmış değil.
Thompson’ın teorisi, orta Meksika ya da Meksika Körfezi kıyılarından gelen daha geri bir halkın, Yucatan Yarımadası’nın en kuzeyindeki Maya şehirlerine saldırıp buralardaki yöneticileri devirmiş olabileceğini varsayıyordu. Bunun askeri değil, daha çok kültürel bir istila olmakla birlikte, hem buralardaki hem de güneydeki yerleşik Maya politik ve dinsel düzenini bozduğunu düşünüyordu. Bu durum, kendi rahip seçkinlerine itirazsız boyun eğen, ancak barbar yabancılara haraç ödemeye direnen Mayalı köylülerin ayaklanmasına yol açmış olabilirdi.
Thompson, teorisine en azından bazı kanıtlar göstermişti. Onuncu yüzyıla tarihlenen Orta Meksika üslubu portakal renkli çömlekler, Yucatan Yarımadası’ndaki bazı Maya şehirlerinde bulundu. Meksika Körfezi sahili mimari üslubu orada kısa süre sonra kendini göstermeye başladı. Burada sorun, güneydeki Maya anakarasının hiçbir yabancı etki izi taşımamasıydı. Çömlekçilik ve mimari açıdan, bu durum pekala tam bir barışçıl ticaret sonucu da ortaya çıkmış olabilirdi. Yabancılar kuzeyi zorlamışlarsa bile, çanak çömlek ve mimari kalıntıların tarihlemesi, onların Mayaların çöküşünden önce mi, sonra mı gelmiş olduklarını söyleyecek kadar kesin değildi. Yabancılar pekala Maya yöneticileri tarafından çoktan terkedilmiş olan bir boşluğu doldurmaktan başka bir şey yapmamış da olabilirdi.
Bununla birlikte, daha uygun seçeneklerin olmadığı bir ortamda, Thompson ve Morley’in fikirleri Maya araştırmalarına egemen olmaya devam etmişti. Bu durum, sonuçta dilbilimcilerin eski Maya yazısındaki rakamların yanı sıra sözcükleri de okumayı başardığı 1960’lar ve 1970’lere kadar sürdü. Çevrilen metinler, sadece Thompson ve Morley’in çöküş ile ilgili fikirlerini sorgulamanın ötesine geçti. Aslında, bu çeviriler Maya uygarlığı ile ilgili akademik görüşü tamamen değiştirdi.
Thompson olmasaydı, yazıtlar belki de yıllar, hatta on yıllar öncesinden çözülürdü. Thompson, eskiden çevrilenler gibi, bunların da sadece esrarengiz matematiksel kavramlar ve takvimler içerdiğinden emindi. Maya anıtlarına rakamlar ya da resimler gibi sözcüklerin ya da harflerin oyulmuş olabileceğini öne süren herkes, öyle büyük bir küçümseme ile karşılaşırdı ki, yazıtları okuma girişiminden hemen vazgeçerdi.
Thompson o kadar büyük bir etkiye sahipti ki, akademisyenler Diego de Landa’nın çalışmasını büyük ölçüde gözden uzak tutmuşlardı. Landa, 1550’lerin ortasındaStephan’ın aynı kalıntıların bazılarına ulaşmasından yaklaşık üç yüz yıl önce Maya şehirlerinin kalıntılarını gezmiş olan bir Fransisken misyoneriydi. Landa, Maya sembollerini harflere çevirmek için bazı ilkel girişimlerde bulunmuştu. Bunların doğru olmadığı ortaya çıkmıştı ama doğru iz üzerindeydi. Ne yazık ki, Landa bilim insanı değil, inançlı bir misyonerdi. Toplamış olduğu Maya kitaplarının “hurafeler ve şeytanın yalanlarf’ndan başka bir şey içermediğine karar verdikten sonra, hepsini yakmıştı.
İspanyol misyonerleriyle nemli tropikal iklimin yıkıcı etkilerinden sadece dört kitap kurtulabildi. En sonunda, bunlardan biri Berlin Ulusal Kütüphanesi’ne ulaştı. II. Dünya Savaşı’nın sonunda, kütüphane alevler içindeyken, bu kitap da az kalsın kül olacaktı. Bereket, Yuri Knosorov adlı bir Sovyet askeri kitabı kurtarıp, yanında ülkesine götürdü. Orada, Thompson’ın aydın despotizminden uzakta kalan Knosorov kitap üzerinde çalışmaya başladı. 1952’de, şifreyi çözdüğünü ilan etti: Maya yazıtı ne (Landa’nın sandığı gibi) sırf harflerden ne de (Thompson’ın sandığı gibi) sırf rakam ve resimlerden oluşuyordu. Doğrusu, bunun işaret ve sözcüklerin bir karışımı olduğuydu.
Thompson alışık olduğumuz üslubuyla Knosorov’un çalışmasını alaya aldı. Tipik küçümseyici edasıyla, “Bu, Rusya’da… Parti ile yapılan kesin işbirliğinin tam bir örneği olabilir” diye yazdı. “Özgür dünyanın iyiliği için, askeri araştırmayı ilgilendirdiği kadarıyla, Knosorov’un dediklerinin doğru olduğunu umalım!”
Ne var ki, diğer akademisyenler yavaş yavaş Thompson’ı sorgulamaya ve Knosorov’un sezgilerini ciddiye almaya başladılar. Thompson 1975’te öldüğünde, Maya gramerinin ve sözdiziminin genel ilkeleri artık anlaşılmıştı ve akademisyenler Maya yapıtlarını çevirmeye başlayabilirdi.
Gene de önlerinde yapılacak çok iş vardı, ellerinde bulunan sadece dört kitaba karşılık, Maya çömlekleri ve bina duvarları üzerindekiler gibi, taş anıtlara oyulmuş ya da boyanmış binlerce Maya metni vardı. Bu farklı zeminlere yazılan yazılar çevrildikten sonra, Morley ve Thompson’ın sunduğu Maya görüntüsü dağıldı. Çevirmenler, bir anıttan diğerine koşturup yazıları çevirdikçe, askeri stratejilerin, kanlı savaşların, savaş esirlerine zalimce davranışların ayrıntılı bir biçimde anlatıldığını gördüler. Mayaların barışçı, aydınrahip yöneticileri yerini kana susamış savaşçı yöneticilere bırakmıştı. Yazıların çoğu onların askeri za-ferlerini belgeliyordu.
Artık Morley ve Thompson’ın bakış açısından kurtulmuş olan arkeologlar, şimdi Maya militarizminin diğer kanıtlarını ortaya çıkarmaya başlamışlardı. Örneğin, Tikal’da hisar hendeği ya da istihkam siperi olabilecek uzun, dar çukurlar; Becan’da savunma amacıyla yapıldıkları besbelli olan surlar; Caracol’da binalarda yangın izleri ve bir piramidin tabanında gömülmemiş bir çocuk cesedi bulunmuştu. Bonampak’da eskiden bir çeşit töreni gösterdiği düşünülen canlı freskler, şimdi gerçek savaş sahneleri olarak görülebilirdi.
Yeni, militarist Maya imgesinin yaratılmasıyla birlikte, arkeologlar bunu şimdi uygarlığın çöküşüne getirdikleri yeni açıklamalarla birleştirebilirlerdi. Arlen ve Diane Chase, Beliz’de bir alanda silahlar buldu ve Maya şehirleri arasında kontrol altına alınamayan bir savaşın buradaki uygarlığın çöküşüne neden olduğu sonucuna vardılar. Arthur Demarest, kuzey Guetamala’da bir kazı esnasında çok miktarda kesik baş buldu ve benzer bir sonuca ulaştı. 820’de ya da daha sonra, oradaki Maya nüfusunun eski miktarının yüzde 5’ine kadar düştüğünü tahmin etti.
Demarest, “çöküş Bosna benzeri bölgesel bir savaşa bağlıydı” dedi.
Arkeologlar tam da şehirlerarası savaşların etkisi üzerinde bir uzlaşmaya varmış görünürken, çöküşe getirilen eski çevresel açıklamalardan birini canlandıran yeni kanıtlar ortaya çıktı. 1995’te, orta Yucatan’da Chicancanub Gölü’nün tabanındaki tortular üzerinde araştırma yapan paleoklimatologlar, 800 ve 1000 yıllan arasındaki dönemden kalan tortuların özellikle kalsiyum sülfat bakımından zengin olduğunu buldular. Kalsiyum sülfat sadece gölde çok az su varsa özellikle bir susuzluk sırasında tabana çökme eğilimindedir. David Hodell ve çalışma arkadaşları, bu susuzluğun Maya uygarlığının çöküşüne katkıda bulunan tahıl yetersizliğinin, kıtlık ve hastalıklara neden olacak kadar şiddetli olduğunu öne sürdüler.
Bu, bilim insanlarını tekrar başladıkları yere geri mi getirmişti?
Tamamen değil.
Bir kere, Hodell susuzluğun çöküşün tek nedeni olduğunu öne sürmemiş, buna karşılık bütün bir çevresel ve kültürel krizin tetikleyicisi olduğunu söylemişti. Aynı şekilde, çöküşten savaşı sorumlu tutanların birçoğu, kendi tezlerini çok sayıda etken arasında sadece biri olarak saymıştı. Gerçekten de, 1970’lere kadar tartışan bütün taraflar çevresel baskılar ve dış düşmanlarla ya da Maya şehirleri arasında bir savaş dahil çok sayıda faktörün karşılıklı etkisini dikkate alan açıklamalara daha da sıcak bakmaya başlamışlardı. Birçok farklı etken Mayalan zayıflatmış, son bir kriz karşısında tamamen savunmasız yakalanmalanna yol açmış da olabilirdi. Bu son krizin niteliği şehirden şehre farklılık göstermiş de olabilirdi.
Yirmi otuz yıldır, arkeologların gözlerini güneydeki Maya anakarasından Yucatan Yarımadası’ndaki kuzey ileri karakollara çevirdiklerine tanık olduk. Muhteşem güney şehirleriyle hiç karşılaştırılamasalar da, bu şehirlerin bazıları komşularından yüzlerce yıl fazla dayanmıştı; hatta birkaçı İspanyol fetihlerine kadar yaşamıştı. Belki bu kuzey şehirlerinden bazıları güneydeki Maya anakarasını vuran o krizden kaçan göçmenler tarafından sağlamlaştırılmıştı.

En son görüş şu: Sürekli savaş halinde oldukları düşünülürse, farklı Maya şehirleri belki de kaçınılmaz inişçıkışlar yaşamıştı. 900’den önce, kuzeydeki şehirlerin yükselişinin yanında, büyük güney şehirlerinin çöküşü bu kesintisiz sürecin uç bir örneği de olsa, parçası olmuş olabilir. Bazı arkeologlar, en başta E. Wyllys Andrews, Maya uygarlığının çökmediğini, sadece kuzeye taşındığını öne sürecek kadar ileri gitmişti.
Arkeologların çoğu bu kadar ileri gidemezdi. Böylesine olağanüstü mimari ve sanatsal başarılardan sonra, güneyde rastladığımız türden bir çöküşün Maya tarihinde, belki tüm tarihte bir benzeri yoktu. Daha sonra, kuzey şehirlerinin öne çıkışları ne olup bittiğini açıklamaya yardım edebilir. Ama bu öne çıkmalarına neyin yol açtığına ya da Mayaların bir daha neden hiç toparlanamadığına elbette kesin bir açıklama getiremez. Bu sorular bir gizem olarak kalıyorlar. Daha 1840’da Stephens’a göründüğü kadar karanlık ya da aşılamaz olmasalar bile, her şeye rağmen gizemlerini koruyorlar.

Paul Aron
Tarihin Büyük Sırları
Maya Uygarlığı Neden Çöktü?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here