“Sen bizim suretimize değil, siretimize bak” Nesnel bir bakışla Mevlâna – Sennur Sezer

108

Mevlana Radi fişCenazesi, öğütlediği gibi bir düğün havasında geçecektir. Üç büyük dinin din adamları kendi dinlerinin ayinlerini icra edecektir cenazede. Bu konuda tutucu engellemeler ise geri çevrilecektir. Güvenlikçilerin kalabalığı zorla, kılıçla engellemeye çalışmalarından tabut dört kez yere düşecektir. Dülgerler dört kez onaracaktır tabutu. Ve bir insanın yirmi dakikada ulaşacağı yolu cenaze sabahtan akşama dek ancak alacaktır. Bugün Konya’ya her gidenin mutlaka uğradığı Mevlâna Müzesi’nde gömülü olan kişi kimdir? Neden saygı duyulmaktadır ona? Orada gömülü olduğu söylenen kişi “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde arama / Ariflerin gönüllerindedir mezarımız bizim” demişti. 

Bir din bilimcisi dünyayı ve düzeni coşkusuyla sarsan, şiirleri yüzyıllarca unutulmayan bir ozana nasıl dönüşür? Onun unutulmamasını, dünyanın tüm dillerine tercüme edilmesini sağlayan onun sevgisi mi, düşüncesi mi? Bugün asıl adından çok, bir saygı seslenişi çağrısı olan Mevlâna (Efendimiz) diye anımsanıp anılan kişi aslında kimdir, gücü nereden kaynaklanmaktadır?Sanırım bu sorular Mevlâna Celaleddin-i Rumi için akla gelen ilk sorular. Mevlâna’nın yüzyıllardır saygıyla anılmasını sağladığı söylenen, hümanizminin kanıtı sayılan “Yine gel, yine/Kim olursan ol yine gel/ Bizim kapımız umutsuzluk kapısı değildir” dizelerinin ondan daha önceki dönemde yaşamış, Farsça yazan bir başka şairin olduğunu bilenlerdenim. Ama artık Farsça “Bazâ bazâ” diye başlayan bu dizelerin asıl sahibini bulmanın/göstermenin yanlış sayılacağı noktadayız..

Radi Fiş bile aynı yanlışı yaparak onun felsefesini bu dizelerle anlatıyor. Ama yalnızca bu dizeler bir şairi yüzyıllarca yaşatamaz zaten. Onun yolunu izlediklerini söyleyenlerin kurdukları tarikat, bu tarikattakilerin sanata eğilimleri ve gizemli raksları mı Mevlâna’nın unutulmamasına yol açan? Nedir Mevlâna’nın gizi? Bu giz kuşkusuz tüm inançların dışından bakılarak saptanabilir. Belki ona dışarıdan bakan birinin yazdığı yaşamöyküsü, Mevlâna’nın şiirinin büyüklüğünün, onun unutulmaz yanlarının ipuçlarını verebilir.Daha önce Şeyh Bedreddin’in yaşamöyküsünü yazan, Doğu üstüne çalışmalar yapmış, SSCB’de Nâzım’ın arkadaşı/öğrencisi olmuş Radi Fiş’in Mevlâna üzerine yazdığı biyografik roman bu olanağı sağlayabilirdi. (Ayrıca SSCB’de, sosyalist bir ülkede, 1970’lerde bir araştırmacının bir din bilgini ve felsefecisi olan Mevlâna ve düşüncesi konusunda neler yazmış olabileceğini merak ettim.) Üstelik ırkçılığın, dinsel fanatizmin azdığı/coştuğu günlerdeyiz. Bu tür azgınlıklarda her türlü ünlü, malzeme edilir amaca. Mevlâna da bir süredir bu malzemelerden biri. Mevlâna’yı bu yüzden de yansız bir bakış açısından tanımak gerekli. Bunun için Evrensel Basım Yayın’ın yeniden bastığı kitabı dikkatle okudum.Radi Fiş, kitaba sunu yerine yazdığı “Yazardan” bölümünde kitabının “Mevlâna’nın felsefesi üzerine bir monografi denemesi ya da şiirlerinin irdelenmesini amaçlayan bir edebiyat çalışması da” olmadığının altını çiziyor. Kitap yalnızca bir biyografidir.Radi Fiş, Mevlâna ve benzeri çağdaşlarının durumlarını şu satırlarla açıklıyor:”Ortaçağ, felsefeden hukuk ve politikaya kadar ideolojinin bütün öğelerini teoloji içinde birleştiriyor, bunların hepsini teolojinin alt dallarına dönüştürüyordu. Halk yığınlarının duyguları yalnızca dinsel gıdalarla beslenmişti. Bu yüzden de kitlelere kendi çıkarlarını, dinsel giysiler altında göstermek zorunluluğu vardı.”Ama bu dinsel giysi, tıpkı Yunus Emre gibi, onun da dinsel açıdan sömürülmesine yol açmıştır:”Ozanın düşüncelerine giydirdiği dinsel giysileri alabildiğine sömüren gerici din adamları, onun en hümanist düşüncelerle dolu şiirlerini bile inanılmaz bir yobazlıkla yorumlamışlardır.’İnsan yüreğinin mucizeleri’nden başka mucizeye inanmayan ozana, ölümünden sonra yaşamöyküsü uydurma yarışı içine giren kimileri onu ‘mucizeler gösteren bir din ulusu’, ‘kutsal kişi’, ‘ermiş’, ‘evliya’ yapmışlardır.Ömrü boyunca, canlı duygu ve düşüncelerini bukağılayan dinsel dogmatizmle, ayinlerle, biçimselliklerle savaşmıştı ozan. Ama ölümünden sonra onun kimi âdet ve alışkanlıkları, dansları, giyim kuşam biçimi, hatta yazdığı şiirleri, adeta dinsel bir kutsallık verilerek, ayin havasına büründürülerek dogma haline getirilmiştir.”

GÜVENİLİR KAYNAKLAR

Radi Fiş, kitabında bir bakıma belgesel bir anlatı yöntemi uygulamış. Dayandığı güvenilir belgeler şöyle sıralanabilir: Mektupları, söyleşileri, oğlu Sultan Veled’in kitapları, Ahmet Eflaki’nin Mevlâna’nın ölümünden elli yıl sonra yazdığı Menakıb-ül rifin. Eflaki’nin kitabının önemi Celaleddin Rumi ve çevresindekilerin yaşamöyküleri yanında dönemin yaşayış biçimiyle ilgili açıklamaları içermesidir. Yazar ayrıca Türkiye ve İran’daki Mevlâna uzmanlarına, Sovyet Doğubilimcilerine borcunu bildiriyor sunusunda. Kitabının tasarlanması/yazılması yirmi yılını almış. Kendisi bunu, alçakgönüllülükle, ele aldığı konunun enginliği, yaşamını yazmayı denediği ozanın büyüklüğüyle açıklıyorsa da titizliği açık.Radi Fiş yedi yüzyıl öncesini yazdığı bölgenin bugünlerdeki durumunu saptamak için de geziler yapmış. Bu gezilerle şehirlerin değişimleri, uzun süre gizli kalmış bir mezarın açığa çıkışı ve ziyarete açılışı da gözler önüne seriliyor. Yazarın anlattığı mekânların bugününü saptamak için yaptığı gezilerle edindiği izlenimler, anlattığı olaylara sahicilik katıyor. Bir taşınmanın telaşının bir çocuğun gözlerinden aktarılması, medrese sofasının bozkır soğuğuyla kemiklere işleyen buz gibiliği, bir karpuzun kesilişine katılan açlık ve susuzluk duygusu kimi zaman bir film karesi canlılığında. Ancak Radi Fiş kendimizi bu görüntülere fazla kaptırmamızı da istemiyor. Araya girerek okuru “Ey okurum” vb. seslenişiyle uyarıyor. Bir dönemin ‘öğretmen’ sanı almış, halkı eğitme görevi yüklenmiş Ahmet Mithat ve benzeri yazarlarının bu yöntemini epik bir biçimde uyguluyor. Dönemin dışına çıkarak, dönemi dışardan gözleyip irdelememizi sağlıyor.

ASİ BİR BİLİM ADAMI

Mevlâna’nın başkaldırıcı kişiliği daha çok döneminin egemenleriyle ilişkilerinde görülür. Bilime ve akla olan saygısı onun güçten korkmamasını sağlamıştır. Dış saldırıların sarstığı Anadolu’da, dinsel felsefe ve benzer bilimlerin öğrenimini görmek yetmez Celaleddin Rumi’ye. Paylaşımcı bir tekke düzeninde, her türlü büyüklenme duygusundan uzaklaşma için en ağır işler (örneğin lağım boşaltma), en onur kırıcı görevler (tekke için meyhane ve genelevlerde dilenme), kendi benliğini tanımaya yönelik uzun süreli yalnız kalma (çile) programlarıyla ayrı bir eğitim daha alır. Bu eğitim zenginlerle yoksulların farklı davranışları olduğunu, bir bakıma insanın davranışlarını ait olduğu sınıfın belirlediğini de öğretecektir ona. Bu kanıya sadaka verecek paraları olmayan yoksulların ekmeklerini dilencilerle paylaştığında varacaktır ilk.Böylece dinin dış yüzü olan ‘şeriat’tan dinin iç yüzü olan ‘hakikat’e uzanan yolun ilk adımını atacaktır.Bu tür eğitimlerin her kişiyi aynı olgunluğa getirdiği de düşünülmemelidir. Bu tür eğitimin yorumu “nimetlerin herkese eşit verildiği, ama herkesin yeteneğine göre bundan yararlanabildiği”dir. Mükemmel insan olabilmek, bilgisiyle manevi ve maddi dünyasının uyum içinde olmasına bağlıdır. İradesini çelikleştirmek, kendine egemen olabilmek mükemmelliğe uzanan yolun aşamalarındandır. Mevlâna Celaleddin Rumi, şehrin egemeni açlık için dua etmesini istediğinde onu aşağılayarak geri çevirecektir, çünkü sarayın depoları buğdayla doludur. Celaleddin, Muineddin Pervane’ye önce Kuran ve peygamber sözü olan hadis konusunda eğitim görüp görmediğini sorar. Evet yanıtı alınca verdiği öğüt şudur yalnızca: “Her kim ki hayır işlemez zorbadır. Ama ne yararı olacak bu öğüdün sana? Sen ki peygamber sözünden bile etkilenmemiş bir adamsın.” Mevlâna Celaleddin Rumi’nin benzersizliği yalnızca eğitiminin ona verdiği üstün özellikler değildir. Onu dizginlenemez bir coşkuya götüren aşk, bir çekiç sesinin uyumuyla semaha durduracaktır. Hep yanında olan bir dostu onun söylediği şiirleri, uyaklı, ölçülü öyküleri yazacaktır. Ama bu yarı çılgın davranışları onun saygınlığını azaltmayacaktır. Tersine cenazesi, öğütlediği gibi bir düğün havasında geçecektir. Üç büyük dinin din adamları kendi dinlerinin ayinlerini icra edecektir cenazede. Bu konuda tutucu engellemeler ise geri çevrilecektir. Güvenlikçilerin kalabalığı zorla, kılıçla engellemeye çalışmalarından tabut dört kez yere düşecektir. Dülgerler dört kez onaracaktır tabutu. Ve bir insanın yirmi dakikada ulaşacağı yolu cenaze sabahtan akşama dek ancak alacaktır. Bugün Konya’ya her gidenin mutlaka uğradığı Mevlâna Müzesi’nde gömülü olan kişi kimdir? Neden saygı duyulmaktadır ona? Orada gömülü olduğu söylenen kişi “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde arama / Ariflerin gönüllerindedir mezarımız bizim” demişti. Her gün binlerce kişiyi mezarına çeken bu şairi insan olarak tanımamız gerekli. O Anadolu’nun kültür zenginliklerinden biridir.

Sennur Sezer
14.07.2005

Bir Anadolu Hümanisti Mevlâna/ Radi Fiş/ Çeviren: Mazlum Beyhan/ Evrensel Basım Yayın/ 288 sayfa.

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz