“Söyleyemediklerimizi susuyor, bilmediklerimizi konuşuyoruz” Devrimci bir kadın: Sevgi Soysal

Sevgi soysal
Sevgi Soysal:

“Kimse kendiliğinden bir şeyi bırakmıyor, kapanmış bir kapının tokmağını bile; öyle eli tokmağa yapışmış, kapının sadece kapanmış olduğunu, açılabileceğini unutmuş, tokmağa yapışmış eller. Hava serin, erken kararıyor ortalık. Yürümek, dönüp bakmamak arkaya…”[1]

…diyor Sevgi Soysal üçüncü kitabı Yürümek’in son satırlarında. Çünkü hayatı boyunca, bırakmayı bilmeyenlere, öğrenmeye çalışmayanlara, uzun-çürümüş-ömrü bitmiş “şey”leri sürdürenlere, kendileriyle birlikte sürükleyenlere bir kızgınlık taşımış. Onunki ise kısa ama yüksek ritimli bir yürüyüş, yürüdükçe ağırlaşan bir büyüyüş ve sürekli bir değişim.

30 Eylül 1936’da İstanbul’da doğuyor Sevgi Soysal, daha doğrusu Sevgi Yenen. Alman asıllı anne Anneliese Rupp ile -ki evlendikten sonra Aliye Yenen adını almış- Mithat Yenen’in altı çocuğunun “ilk üçlüsünün” üçüncüsü. Sevgi’nin gençlik yılları Ankara’nın da gençliğine denk düşüyor. Bu “son Türk devleti”nin başkentinde, “ülkesini muasır medeniyetler seviyesine taşıyacak” bürokrat kızlarının yetiştirildiği tek kız lisesinde, dersleri bozuk, aklı bozuk, deli-bozuk bir kız öğrenci oluyor Sevgi Yenen.

Ankara Kız Lisesi’ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde arkeoloji okumaya başlıyor. 1950’li yılların üniversite ortamları, takip eden yıllardaki üniversite ortamlarından oldukça farklı. Deyim yerindeyse öğrencilerin “büyük davalarla” işleri pek yok. Üniversite yönetimiyle yaşanan en ciddi problem, üst sınıflardaki erkek öğrencilerin fakülte çayı düzenleyecekleri salon konusunda dekanla anlaşamamaları. Bu “çay” sorununu da saymazsak “sorunsuz” üniversite hayatları yaşanıyor o dönemde.

…Oyalanan bir üniversite gençliğiydik biz. Olgunluk sınavını geçen herkese açıktı üniversite ya, aslında üniversite falan değildi. Derslerde not tutulan, sınavdan sınava bu notlar ezberlenip sınıf geçilen, değil ders konusu üstünde, hiçbir konu üstünde doğru dürüst tartışılmayan başka türlü bir okuldu. Bu başka türlülük aslında, kızların çoraplarına ve saçlarına karışan muavinlerin yokluğundan ibaret. Bu ve buna benzer özgürlüklerden ibaret.
Tartışılmazdı derken, “Yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan” gibisine sorunların aydınlandığı münazaraları saymayı unuttum. Bir de, bütün aşık arkadaşlarımızın, daha önce bol bol cigara içerek kalınlaştırdıkları seslerle şiir okudukları edebiyat matinelerini.[2]

Bu sorunsuzluğu, kendi deyimiyle bu “hantallığı” hafifletmek için sanat ve edebiyatla dolduruyor hayatını Sevgi. Söz konusu şiir matinelerinin yanı sıra edebiyata ve sanata dair her türlü tartışma ortamında boy göstermeye başlıyor. Yanında da dönemin “gelecek vaat eden gençlerinden” Özdemir Nutku. Genç aşık Sevgi Yenen, bu “uysal” üniversite hayatındaki en büyük “asiliği”, bu genç yaşında sevdiğine varabilmek için yapıyor ve evlenmelerine izin vermeyen ailesine ders vermek için bir kutu aspirini mideye indiriyor, ardından da “ya ölürsem” korkusuyla kendini karşı komşuya dar atıyor! Bu uygulama açısından başarısız plan sonuç açısından başarılı oluyor ve nihayet Sevgi Yenen, sanat ve edebiyat çevrelerinde parıl parıl parıldayan Özdemir Nutku’yu kendine koca alıyor. Bu evliliğin dönemin sanat ve edebiyat çevrelerine etkisi ise gece yarılarına kadar süren “edebiyatta varoluşçuluk”, “biçim mi içerik mi”, “düz yazı ve şiir benzer bir biçemde buluşturulabilir mi” tartışmalarının artık sıklıkla Sevgiler’de yapılıyor olması!

İşte bu dönemde, Almanca’dan çeviriler yapmasının yanı sıra şiire yakın düz yazılar ve kısa öyküler de yazmaya başlayan Sevgi Nutku’nun bir yazısı ilk defa bir dergide yayımlanır. Yıl 1961’dir.

Sana söyleyemediklerimi yalnız karıncalara söyleyeceğim, bozkıra, senden benden yalnız.
Susuyoruz bak hep. Söyleyemediklerimizi susuyor, bilmediklerimizi konuşuyoruz.

Ben kadının biriysem sevilmeliyim, sen bilmezsin güzel miyim, bu en büyük güzelliğim senin bilmezliğin, duymazlığın -ya en boş damlalar gözlerimizde.
Bak tozluyuz biz, çok tozluyuz -ya bozkır, bozkır yolundan kamyonlar geçerken kalkan toz.

Bırakıp bırakıp ırak kentlere gidemeyiz, bu uğraşı ister.
Bak, bizi ağaçlandırmak güçtür – ya bozkır.

Yukarıdaki satırlar Sevgi Nutku’nun bir dergide yayımlanan ilk yazısından, “Ne güzel suçluyduk biz hepimiz”den. Bir dergi denildiyse öyle herhangi bir dergi değil bu dergi. Bu, bizzat Sevgiler’deki tartışmaların sonunda fikri ortaya atılmış ve Hüseyin Cöntürk, Turgut Özakman, Orhan Duru, Metin And, Ali Püsküllüoğlu, Edip Cansever, Metin Eloğlu, Özdemir İnce, Ece Ayhan gibi “sıkı arkadaşlar”ın çıkardığı Değişim dergisi. Zira zaman değişim zamanı.

Bir yıl sonraki Değişim dergisinde ise küçük bir ilan görülür: “Tutkulu Perçem, Sevgi Nutku’nun Düzyazıları Yakında Çıkıyor.” Ve nihayet çıkar Tutkulu Perçem, Sevgi’nin kısıtlı bütçesinin önemli bir bölümüyle, yani kendi olanaklarıyla da olsa çıkar. “O günlerde, Sevgi’nin bol bol ‘sıkıntı’dan bahseden kitabına yönelik ilk eleştiri, babası Mithat Yenen’den gelir: İshal olmuş gibi yazıyor.”[3]

Hakikaten de sıkıntılıdır Sevgi ve bu sıkıntısını kitabında konuşturduğu kadınlarla dillendirir: “Şeylerden şeyler işte -sokaklardaki insanlar görmüyorlar beni. Oysa günlerdir tutkularım perçemlerimde dolaşıyorum.” diye başlar Tutkulu Perçem. Konuşan, bir kadındır, erkeklere kızgın bir kadın: “Erkeklere, erkeklere, en çok onlara, bu kendilerini, sonra yine kendilerini sevenlere kızgınlığım. İki düğmeli, üç düğmeli ceketleriyle duyarsızlar ordusu yığın yığın geçiyorlar. Ceketsiz, kravatsızlarda biraz olsun umudum vardı, oysa tek dolaşıyor onlar -güçsüzler. Rastlamadım işte, birilerine rastlamadım.” Tutkulu Perçem sırf fark edilmek için “bir troleybüs direği, bir yol makinesi, bir kavga” olmayı diler. “O zaman bakacaklardı” der. Ve günün nihayetinde, tutkularını, perçemlerinden çıkarıp mazgaldan aşağı lağım sularına atar.

“Tutkulu Perçem umut verici bir başlangıç sayılmaz. Andığımız dönemin bir bileşkesidir bütün özellikleriyle. Estetik, ortak estetiktir; dil, ortak dil, Sevgi Nutku’ya özgü bir farklılık taşımaz. Gerçeküstü imgeler, umutsuz, karamsar bir anlatım; gerçeklikten soyutlanmış, bireyselliğin değil, “kendi” oluşunun bilincine ulaşmaya çalışma ve kendine kapanma…”[4] diyor Atilla Özkırımlı, Sevgi Soysal’ın ilk kitabı için. Atilla Özkırımlı’nın incelemesinde bahsettiği dönem, 1950-1960 kuşağının, “gerçeği bütün yüzleriyle açığa çıkarmak” için yazının biçimiyle oynadığı, “yeni gerçekçilik” akımını yarattığı ve yaşattığı dönem. Bu dönemde, düzyazı gittikçe şiire yaklaşır, birey-toplum çatışması kişide somutlaşır ve her türlü yazında soyutlama hüküm sürer. Sevgi Nutku’nun Tutkulu Perçem’i dönemin özelliklerini yansıtsa da, Sevgi Soysal’ı diğer dönem yazarlarından ayıran “farklılığı” -her ne kadar zaman zaman eleştiri konusu olsa, görmezden gelinse de- yazınının ana eksenini oluşturan kadın duyarlılığıdır. Bu ilk eser üzerinden incelendiğinde, belki benzer olguları benzer biçemlerle anlatır Sevgi Nutku. Özkırımlı’nın dediği gibi “ortak estetik” kaygıları taşır ancak gözlemleri bir kadının gözlemleridir ve onları, hâkim edebi anlayışın aksine bir kadına söyletir, daha doğrusu nice kadınlara kadınca söyletir, “başka birinin kaleminden Kerime Nadir-Kemalettin Tuğcu kıvamında çıkacak denli trajik öyküleri ağdasından ayırıp onlara kadınsı ve duyarlı bir naiflikle yaklaşır.”[5]

Sevgi Soysal’ın hayatı üzerine ayrıntılı bir inceleme yapan Erdal Doğan’a göre, Nutku soyadlı Sevgi, Tutkulu Perçem’i yazdığı dönemde giderek artan “baş ağrıları”ndan şikâyetçidir. Onda baş ağrısı yapan şey evliliktir. “1960lı yılların başıdır henüz. Feminizm dünyada yeni bir dönemeçte… Ama darbeler Türkiye’sinde tıss yok! Geleneksel taassup, bugünkünden daha koyu. O şartlarda kendisinden 6 yaş küçük birine aşık olan evli bir kadın hem de anne! Ve o, “hayatın emekçisi” dediği birçok hemcinsinin tahayyülünü zorlayacak kararı verir. Birçoklarımız bugün bile kurtlanmış ilişkilerimizi berber çırağı erkeklerin insafına bırakırken, obsesif bir teslimiyetçilikle, o eli hafif dişçiler gibi hiç acıtmadan çeker çürümeye başlamış ilişkinin kara sarı dişlerini. En çok acıyan kendi canı olur belki. Hissettirmese de…”[6] diye anlatılır Sevgi’nin Nutku soyadını bırakışı. Zira zaman bırakma zamanıdır.

“Bu resmi ben alırım,” dedi adam.
Düşünür gibi yaptı kadın.
“Olur”.
“Öteki de senin olur”.
Bilyaları ayırmaya başladılar. Bu sana, bu bana.
“Bu halı ne olacak peki?” Düğünümüzde dayım getirmemiş miydi onu?”
Kadın mantarı patlatarak fışkırdı şişeden.
“Herkes kendi soy sopunun getirdiği düğün hediyesini ayırsın önce.”
Adam yadırgamadı bu sözü. Öylesine bilyacıklarına dalmış.
“Kütüphaneleri, koltukları, hani ben yaptırmıştım ya, evlenmeden önce hani.”

Erkek bilyaları cebine doldurdu. Çok şişti mi cebim diye baktı.
Çelme atıp kaçacak.
“Ayrılmayı isteyen sensin. Ben ikimizin malı diyerek…”
“Her şey ikimizin.”
“Bu kitap benim ama.”[7]

İşte biten bu evcilik oyununun ardından bir yenisinin resmen başlaması biraz zaman alır. Halbuki Sevgi’nin gönlü bir süredir, Devlet Tiyatrosu’nun özerk olmayan yapısına tepki duyan tiyatrocuların kurdukları Ankara’nın yeni bodrum katı tiyatrosu “Meydan Sahnesi”nde tanıştığı “genç çocuk”tadır. Sevgi, Meydan Sahnesi’nde, Zafer Madalyası oyununda bir bölük erkek oyuncunun yanında tek kadın olarak rol almıştır. Zafer Madalyası’ndaki performansı dönemin eleştirmenlerince başarılı bulunsa da, yuttuğu sahne tozu yetmiştir Sevgi’ye. O, yazarak devam etmek ister. Bir de, nam-ı diğer “genç çocuk” Başar Sabuncu’yla tabii.

1964 yılı, yeni bir iş getirir Sevgi’ye. Tüm tarihinin en yenilikçi, en özgür, en eğitici TRT’sinde program sorumlusu olarak çalışmaya başlayan Sevgi için bu iş, arayıp da bulamadığı, dilediği gibi “yürümesine” izin verecek bir iştir. TRT’de program denetçiliğinin yanı sıra bir de program hazırlar Sevgi: “Venüs’ün Kadınları”. Kadın sorunlarını tartışan, bu sorunları ironik bir üslupla irdeleyen bir programdır bu. Zira Türkiye 60’ların sonunu yaşamaktadır. Zaman tartışma zamanıdır.

Sevgi Sabuncu “TRT binasının en üst katındaki odasındaki küçük daktiloda” sevgili kitabı Tante Rosa’yı yazar. Hep değişmek isteyen, hep bir şeyler olmak isteyen Bavyeralı uslanmaz bir kadındır Tante Rosa. O inanılmaz trajik hayatını olağanüstü bir dinginlikte yaşayan, ne şekerli yapış yapış hüzünler yaratan bir kadın ne de bir demir leydi… Uyaksız, komik akrostişlerle dalga geçen, aruz kalıplı kadınların hiç sevmeyeceği serbest vezin Rosa.”[8] Her adımını tereddütsüz, delice atar ve her adımda bir kere daha başarısızlığa uğrar. Hiçbir başarısızlık, yeni bir arayıştan vazgeçirmez Rosa’yı. Zira zaman, aramak zamanıdır.

Gülünç bir ihtilalim ben, kötü bir askeri cuntayım. Asker olmuş bir soytarı gibi gülünç bir başkaldırma. … tek aptallıklardır akılda kalan. Her insanın kendi aptallıkları, durmadan gülebilmesi için yeterli bir kaynaktır. Şu halde niçin acı çekmeli? Tante Rosa hiçbir zaman acı çekmedi denebilir. Ama yaşamak zorunda olmak, sürdürmek, ısrar etmek. Bu, Tante Rosa demektir. … Yine iş aramak! Daha sade anlatımla, Tante Rosa; iş aramak demektir. Aşık ve koca aramak demektir.[9]

Dönemin edebiyat çevreleri ilk görüşte bağırlarına basmazlar Tante Rosa’yı. Kimdir bu kendilerine hiç benzemeyen kadın? Ne denilirse denilsin, edebiyatta yeni bir kadın tipinin ve yeni bir kadın yazarın muştuluyacısıdır Tante Rosa. Yıllar sonra daha “yetkin” yapıtlarını yazdığında bile “haşin” edebiyatçılara yem yapmayacaktır Tante Rosa’yı.

“Sana bir vasiyetim var, Özdemir [İnce].”
“Çüş!”
“Çüş müş yok oğlum. Vasiyet vasiyettir. Şimdi bu hırdavatlar, Yenişehir’de Öğle’yi şunu bunu öne çıkartıp Tante Rosa’nın boynunu vuracaklar. Sen benim ne halt ettiğimi ilk hikâyelerimden bu yana biliyorsun. Tante Rosa’ya sahip çıkın.[10]”

TRT’nin küçük daktilosu 1970’de yeni bir kitap daha kazandırır literatüre: Yürümek. 1970 yılında TRT Başarı Ödülü’ne, 12 Mart sonrasında ise Türk Ceza Kanunu’nun 426/427. maddelerine muhalefetten yani müstehcenlikten toplatılma cezasına layık görülen Yürümek’te Sevgi Sabuncu “kadınlıkla” hesaplaşmaya devam eder ve yanına bir yeni soru daha ekler: Peki, erkeklik neye benzer? İşte bu toplumsal cinsiyet rollerinin kuruluşunun seyrini Ela ve Memet’de süreriz.

Ela Tante Rosa’dan daha tanıdık bir kadındır; orta sınıf bir ailenin sakınılarak büyütülmüş kız çocuğu. Kadınlığına dair soru işaretleri vardır kafasında ve hiç durmadan sorgular kendini, kocasını, evliliğini, sevgilisini, cinselliğini, kadınlığı-erkekliği… Değişmeye ihtiyacı vardır Ela’nın ve Ela’nın gözünde dünyanın. “…roman değişim ve gelişim üzerine oturtulmuş. Aleko’nun öpücükleriyle gebe kaldığını sanan Ela’nın Hakkı’yla evliyken Bülent’le yatışını “kocasını aldatma” olarak göremeyeceği noktaya gelişini, kız-çocuk-genç kız-kadın sürecini, bu sürecin çeşitli duraklarındaki Ela’nın durumunu başka hangi kavramlarla niteleyebiliriz.”[11] Ancak kitabın sonunda Ela değiştirebileceği tek insanın, tek kadının kendisi olduğuna inanır. Yürüyüp gider… Zira zaman yürümek zamanıdır.

Tutkulu Perçem’in huzursuz, erkeklere, yalnız erkeklere kızgın isimsiz kadınının ve “hayat dağınığı” [12] Tante Rosa’nın bir adım ötesindedir Ela. Çünkü değişmek için Tante Rosa gibi deli-cesur uçmaktan ziyade sorgulayarak yürümek gerektiğini bilir. Tutkusu perçeminde kadın kızgınlığıyla, ümitsizliğiyle var olur. Tante Rosa ise durumlara geliştirdiği şaşırtıcı tavrıyla-tavırsızlığıyla vardır. Ela ise kendi kendini yaratmamıştır, onu bugünlere getiren bir yaşanmışlık, bir tarih, hem de toplumsal bir tarih vardır. Ancak Ela yine de bireysel olandan toplumsal olana geçememekle eleştirilir. Çünkü bunun için “bakış açısındaki değişim sürecinin, hayat çizgisindeki değişimlerle yeni aşamalardan geçmesi gerekecektir.”[13]

O halde, Sevgi Soysal, yazın dünyasına atıverdiği “kadın”ını bir değişimden geçirmiştir, geliştirmiştir. Bu değişimi biraz daha iyi anlayabilmek için Sevgi Soysal üzerine araştırma yapan herkesin hemfikir olduğu bir noktaya değinmek gerek: Sevgi Soysal yazını ve kadını ciddi anlamlarda otobiyografik öğeler taşır. Bu öğelerin izini sürmek; boşandığı, yeniden evlendiği tarihler ile kitapların kronolojisini karşılaştırmak için bugüne kadar birçok yazı yazılmıştır. Bu anlamda da bir paralellik olduğu kaçınılmaz bir gerçek ancak üzerinde duraklamamız gereken nokta olayların benzerliğinden ziyade, hayat çizgisiyle yazarlık çizgisinin birbirine paralel yürüdüğüdür. Bu benzerlik en çok “değişim” kelimesinde somutlaşır. Sevgi Soysal değişmekten yanadır, o halde Sevgi Soysal’ın kadınları da öyle. Sevgi Soysal’ın kadınları da Sevgi Soysal gibi bırakıp gitmeyi, terk etmeyi ve yürümeyi bilirler.

Ve bir gün tüm değişim durur. TRT’de yapılan özgürlükçü programların, düzene karşı mücadele eden öğrencilerin, işçilerin, aydınların boykot, grev ve direnişlerinin, Türkiye Öğretmenler Sendikası’na üye yedi yüz öğretmen ile ilgili açılan davanın, Altıncı Filo’yu protesto eden öğrencilere yapılan saldırı sonucunda yaşanan Kanlı Pazar’ın, “Bağımsız Türkiye” sloganlarının üzerine radyoda okunan üç maddelik bir haber tüm ağırlığıyla iner. Tarih 12 Mart 1971’dir.

Bundan sonraysa “buyurmalar” başlar. Devrim uğruna silahlı ya da kalemli mücadeleye giren şehir gerillalarının yanı sıra sesi birazcık yüksek perdeden çıkan herkesler askeri hapishaneye “buyurur.” Dönemin hemen hemen bütün aydınları gibi Sevgi’nin üçüncü evliliğini yapmak istediği Mümtaz Soysal’ın da “buyurması” fazla gecikmez. Ve böylece Sevgi’nin, Sevgi Sabuncu’luktan Sevgi Soysal’lığa transferi Mamak Cezaevi’nde, bir görüş gününde, üzerinde bir yazlık elbiseyle gerçekleşir. Sevgi Soysal’ın Yıldırım Bölge Cezaevi’ne “buyurması” ise yanında iki kimlik taşıdığı halde kimliksiz dolaşmaktan olur!

“Çok suçlar işlemiştim: Nişanlı bir arkadaşın özel arabasının arkasına binmiştim (sıkıyönetimde nişanlanılır mı?), sonra arkadaşım nişanlısıyla tartışmıştı (sıkıyönetimde aile tartışması yapılır mı?), sonra arkadaşım “yeter” diye bağırmıştı (sıkıyönetimde yeter diye bağırılır mı?), sonra hem de tam İsrail Sefareti’nin önünde bağırmıştı. (Efraim, İsrail Konsolsuyken düşünün.) Sonra ben arkada oturuyordum, düşünün.

Buyuruş o buyuruş!
“Adınız? Ya, demek tanıksınız?” O an baş sanık olduğumun bilincine vardım ya, çok geç. 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanı koskoca Ali Elverdi Paşa’nın karşısında bilinçlenmenin ne anlamı var? Ali Elverdi Paşa için, ha tanık ha sanık, muzır kişi değil misin, sen ona bak!
Ve bir asker selamı çabukluğuyla tutuklandım.[14]

Muhtıra ertesi bir buçuk yılı kâh tutuklu, kâh tutuklu yakını olarak geçiren Sevgi Soysal, 1972 yazında da Adana’ya sürgüne gönderilir. Tüm bu tutukluluk günlerinin, devletin doğrudan baskı mekanizmalarıyla yakın temasın ve 12 Mart’ı “içerden” izlemenin, dönemin bütün aydınları gibi Sevgi Soysal’ın da düşünce yaşamında ve yazınında önemi büyüktür. 12 Mart deneyimleriyle beraber Sevgi Soysal yazınında, ikinci dönem olarak adlandırılan “toplumsallık” dönemi başlar. Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’ndaki ikinci tutukluluğu sırasında 1974’te Orhan Kemal Roman Ödülü’nü alacak kitabı Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’ni yazar. Adana sürgününün ertesinde Adana’da sürgün bir kadın Oya’nın etrafında dönen kitabı Şafak ortaya çıkar. Ve 1976’da Yıldırım Bölge anılarını Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu adlı kitabında anlatır.

Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nde, gerçekten de bir öğle vaktinde, Yenişehir’in göbeğindeki eski, kurumuş bir kavağın devriliş sürecinde rastlantısal olarak orada bulunan insanların hayatlarına yakından bakar Sevgi Soysal. “Artık ne kişisel bir tedirginlik öyküsü, ne salt bireyselliğin araştırılması, ne tek boyutlu kişiler, ne de kurtuluşun bireyin mutluluğunda aranması… Bütünü kavramaya çalışan, sorunu birey-toplum diyalektiği içinde ele alıp çözmeye çalışan bir bakış açısıdır söz konusu olan.”[15] Farklı toplumsal arka planlardan gelen karakterlerin arasına Ali-Doğan-Olcay üçlüsünü yerleştirir Sevgi Soysal ve asıl “çözüm”ü bu üçlüye tartıştırır. Devrim inancını bir değişim-özentiliğinden ziyade samimi bir şekilde yaşayan ve çözümü taban örgütlenmesinde arayan işçi çocuğu Ali’nin yanına burjuva yaşantısının nimetlerinden vazgeçmek istemeyen Doğan’ı ve öğrenmeye, tartışmaya, sorgulamaya açık kız kardeşi Olcay’ı koyar. “Tutkulu Perçem epeyce büyümüş, Ela hayatı hayli kavramış, kimbilir belki Tante Rosa kendine çeki düzen vermiştir Olcay’ın kimliğinde. Ki içine sürekli gelişen, değişen Sevgi Soysal’dan düşünsel ayrıntılar serpiştirilmiştir bolca. Sorunlar ve çözümün arandığı yerler de değişmiştir “kadın” için, Sevgi Soysal için.” [16] Zira zaman değişmek zamanıdır.

Tutukluluğu ve sürgün hayatı sona eren Sevgi Soysal’ın yaşantısı gözle görülür bir şekilde değişir. 12 Mart’ın arananlarının 12 Mart’ı yazanlara dönüştüğü o günlerde Sevgi de sol harekete sempatiyle yaklaşır: “Onlarla bir takım şeyler yapmak istiyordu. Onda bu isteği diri tutan, muhtemelen son iki yıl içinde yaşadıklarıydı. Gerek tutukluluğunda gerek sürgünde bir “komünist kadın” olarak başından geçenler, yenilir yutulur cinsten değildi. Kendisi bir yere kadar bu sıkıntılı günlerden kurtulmuştu. Ama hâlâ yaşayanlar vardı. Üstelik daha da kötüsünü. Sevgi’nin 1973’ten itibaren kadınların örgütlediği hemen her eylemde bazen gösterici, bazen konuşmacı olarak yer almasının nedeni buydu. Çünkü 12 Mart, en çok da kadınların canını yakmıştı. Dolayısıyla kendini “taraf” olarak görüyordu. “saf”ını biliyor, o safın uzağında durmayı hiç düşünmüyordu.”[17]

Birçok eleştirmen tarafından Sevgi Soysal’ın en yetkin romanı olarak adlandırılan Şafak romanının yayımlanması 1975 yılının ilk aylarına denk düşer. O dönemlerde İşçi Kültür Derneği’ndeki edebiyat etkinliklerine katılan Sevgi Soysal, kitabı editörü Atilla İlhan’a teslim ederken, “Bak Atilla, roman gibi bir roman yazmaya çalıştım” der. Hakikaten de merkezinde yine bir kadının, Oya’nın yer aldığı bir “roman” yazmıştır Sevgi Soysal. Yine kısa bir zaman diliminde, bir gün içersinde Adana’da sürgündeki Oya’nın yaşadığı bir polis baskınını, zaman zaman anı dondurup, o anın kişilerini tek tek irdeleyerek; zaman zaman da asıl olayı ekonomik ve toplumsal olanın belirlediği geniş bir siyasal çerçeveye oturtarak inceler.

Şafak’ın edebiyat çevrelerinde el üstünde tutulmasının nedeni Sevgi Soysal’ın bu romanla bireyselliği aşıp sorunlara toplumsal bir açıdan yaklaşabilmiş olmasının yanı sıra, birey-toplum diyalektiğini derinlikli bir şekilde yansıtabilmiş olmasıdır.
Şafak’ı takip eden Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, Sevgi Soysal’ın diğer eserlerindeki gibi otobiyografik öğeler taşımasının ötesinde otobiyografinin ta kendisidir, çünkü Sevgi bu kitapta Yıldırım Bölge anılarını ve gözlemlerini yazmıştır, 12 Mart’ı en “içeriden”, hem de kendine özgü alaycı üslubuyla anlatmıştır.

Sonu önceden bilinen bir film gibi olup biterdi her şey. Önce tutuklanacağınız dedikodusu yeri göğü sarardı. Sokakta rastladığınız dostlar, size yan yan; bu daha ne dolaşıyor gibisine, bakarlardı. Daha açık sözlü ajanlarsa hafif bir hayıflanmayla sorarlardı. Öyle ya, ölünün ölülüğünü bilip, ortalıkta dolaşmaması gerekir.[18]
Aynı yıl, Barış Adlı Çocuk ismindeki öykü kitabını da yayımlar. Bu kez de 1975’te yakalandığı meme kanseri düşer öykülerine:
Varsın, durduğum yerde bir hindi gibi semirttiğim ölüm, kanser biçiminde şakalaşsın benimle. Onu bir hindi gibi kesip attılar içimden. Hayat çekilişinden ölümsüzlük piyangosu çekmiş gibi seviniyorum.

Anlamsız bir et parçasının ardından ağıt yakmayı bırak. Cansız ve ölümcül hücreler karşılığında kazandığın canlılığı çoğaltmanın yoluna bak…[19]

Hayatı boyunca vazgeçmediği alaycılığını hastalığına da doğrultmak ister Sevgi Soysal, giden memesinin ardından “tasalanmayın, ben de hep bir fazlası vardır” der, ancak hastalık şaka kaldırmaz. Son kitabı Hoş Geldin Ölüm’e ölümü bekleyerek başlar ve birazcık izin ister hastalığından, “sadece romanın bitmesi için bir süre istiyorum.”[20] “Hoş Geldin Ölüm’de bize bıraktığı Sema’dır: ‘Gitmiş, bırakmış, ne olmuşsa olmuş…’ dediği Sema ve onun sadece 60 sayfası yazılmış öyküsü… Gene gidebilen, bırakabilen bir kadın. Gene güçlü gene duyarlı.”[21]

Hoş Geldin Ölüm’ü tamamlayamadan gider Sevgi. Bu sefer dönmemecesine… Zira zaman gitme zamanıdır.

Sevgi Soysal yazını, başka birçok şeyin yanı sıra, değişim tutkunu bir kadının öyküsüdür. Tutkulu Perçem’de başlayıp, Sema’yla biten bir çizgi. Şimdi biz, naçizane Sevgi Soysal okurlarına bu kadının izini eserlerinde sürmek düşer.

Tuğçe Çuhadaroğlu
“70’ler Dönemi Kadın Edebiyatı”
Değişim tutkunu bir kadın: Sevgi Soysal


[1] Sevgi Soysal, Yürümek (İstanbul: İletişim2004), s. 152
[2] Erdal Doğan, Sevgi Soysal; Yaşasaydı Aşık Olurdum (İstanbul: Everest Yayınları, 2003), s. 52.
[3] a.g.e., s. 67
[4] Sevgi Soysal; Atilla Özkırımlı, “Tutkulu Perçem”den “Şafak”a, Sevgi Soysal’ın Yazarlık Çizgisi”, Bütün eserleri-7 Tante Rosa (Ankara: Bilgi Yayınevi, 1996), s.105.
[5] Kadın Kalem Cemre, www.milliyet.com.tr/ozel/kitap/030306/portre.html
[6] Kadın Kalem Cemre, www.milliyet.com.tr/ozel/kitap/030306/portre.html
[7] Sevgi Soysal, “Mal Ayrılığı ve Şampanya Kovası”, Barış Adlı Çocuk, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2003), s.21-22
[8] Kadın Kalem Cemre, www.milliyet.com.tr/ozel/kitap/030306/portre.html
[9] Sevgi Soysal, Tante Rosa (Ankara: Bilgi Yayınevi, 1996), s. 54-55.
[10] Erdal Doğan, Sevgi Soysal; Yaşasaydı Aşık Olurdum (İstanbul: Everest Yayınları, 2003), s. 238.
[11] Atilla Özkırımlı, “Tutkulu Perçem”den “Şafak”a, Sevgi Soysal’ın Yazarlık Çizgisi”, Sevgi Soysal’ın Bütün eserleri-7 Tante Rosa içinde (Ankara: Bilgi Yayınevi, 1996), s. 117-118.
[12] Kadın Kalem Cemre, www.milliyet.com.tr/ozel/kitap/030306/portre.html
[13] Atilla Özkırımlı, “Tutkulu Perçem”den “Şafak”a, Sevgi Soysal’ın Yazarlık Çizgisi”, Sevgi Soysal’ın Bütün eserleri-7 Tante Rosa içinde (Ankara: Bilgi Yayınevi, 1996), s. 120.
[14] Sevgi Soysal; Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu (Ankara: Bilgi Yayınevi, 1996), s. 20-21
[15] Sevgi Soysal; Atilla Özkırımlı, “Tutkulu Perçem”den “Şafak”a, Sevgi Soysal’ın Yazarlık Çizgisi”, Bütün eserleri-7 Tante Rosa (Ankara: Bilgi Yayınevi, 1996), s. 120.
[16] Kadın Kalem Cemre, www.milliyet.com.tr/ozel/kitap/030306/portre.html
[17] Erdal Doğan, Sevgi Soysal; Yaşasaydı Aşık Olurdum (İstanbul: Everest Yayınları, 2003), s. 203.
[18] Sevgi Soysal; Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu (Ankara: Bilgi Yayınevi, 1996), s. 19
[19] Sevgi Soysal, “Mal Ayrılığı ve Şampanya Kovası”, Barış Adlı Çocuk, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2003), s.21-22
[20] Erdal Doğan, Sevgi Soysal; Yaşasaydı Aşık Olurdum (İstanbul: Everest Yayınları, 2003), s. 203.
[21] Kadın Kalem Cemre, www.milliyet.com.tr/ozel/kitap/030306/portre.html

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Oğuz Atay: “Düşünmekten ve sevmekten korkuyoruz. İnsan olmaktan korkuyoruz”

Anlamıyorsun, derdi. Bütün bu yazdıklarım uydurma. Aklımdan geçenleri yazmaya cesaret edemiyorum. Alışılmış kalıplar içinde bocalıyorum. Kalıbım yok benim: biçimsiz bir...

Kapat