SHAKESPEARE VE ŞİDDET ÜZERİNE BİR DENEME… – Zahit ATAM


Shakespeare’in şiddet olgusunu incelediği üç oyununu birlikte ele aldığımızda, özellikle ilk ikisi, yani Titus Andronicus ve Troiles ile Kressida’nın çok doğurgan olduklarını görüyoruz. Üçüncü oyun olan Coriolanus ise esasında Shakespeare’in ayırt edici özelliklerinden olan halkı da oyuna katmak anlamında bizzat halk-ve-başarıyı merkeze alan, halkın tercihlerini ve düşünüşünü kendisini konu alan oyunların birisidir ve bu nedenle biraz daha ayrıksıdır. Aslında bütün önemli sanat eserleri gibi, Shakespeare’in önemli olan birçok oyunu gerçekliğin çok yönlü yapısını gösteriyor; karşımızda olan belirli bir çatışma anında bir taraftan kendini ve kendinden yola çıkarak karşıtını tanımlamaya çalışan bir anlatı değildir, bu anlamda başarıya giden yolun öyküsü değildir. Shakespeare’de başarıya giden yolun acımasızlığı olduğu kadar, bir kez başarı elde edildikten sonra, belki de özellikle bu andan sonra bir geriye dönüşle, hızla çöküşe doğru giden bir sürecin öyküsüdür. Karşımızda olan içimizdeki çelişkilerdir, başarıya giden yola çıkan ve belirli bir mertebeye ulaştıktan sonra insanın gördüğü dev aynasının hızla tuz buz olmasıdır. Bizzat çatışmanın anlamsızlaşması ve süreç içinde iktidar rolleri değiştiğinde düşüncelerimizin ve hislerimizin yapısal olarak değişmesidir. Dolayısıyla Mina Urgan’ın Troiles ile Kressida için yazdığı “problem play” (mesele içeren oyun, ya da kendi tarzıyla geneldeki oyunların dışında kalan ve bir olaydan bir problematiği incelemek için kurulan felsefik oyun) aslında yalnızca sadece bu oyun için değil, önemli bütün Shakespeare oyunları için de kullanılabilir. Çünkü eğer benim okuduğum oyunları veri alırsak, Macbeth, Kral Lear, Üçüncü Richard, Fırtına, Othello… bütünüyle, yalnızca kendi dönemindekilerde değil, insanlığın tarihindeki bütün anlatılardan farklı olduğunu görmekteyiz. Ötekilerdeki yalınlık, kimilerindeki büyük şiirselliğe rağmen, Shakespeare’deki gerçekliğin farklı görünümleri ve insanın varolan uzay-zaman içindeki konumla insanın hisleri ve düşünceleri arasında varolan ilişkiyi göstermesindeki kadar karmaşık, yalın ve doğrudan ilişkili olarak ortaya çıkmadığını hissediyorum.

Shakespeare incelendiğinde bu anlamda Plato’nun Devlet kitabındaki bir tavrın onun birçok oyunu için geçerli olduğunu görüyoruz; belirli bir düşünce yanlış olsa daha kendi mantıki sınırlarına kadar götürmek ve onun öyle olmadığını akıl ve etik çerçevesinde göstermek, ya da başarıya giden yolun başkalarının mağlubiyeti üzerine kurulu olduğu çerçevede iktidar değiştiğinde nasıl karşı şiddeti doğurduğunu anlatmak.

Shakespeare okurken oyun içindeki karakterler arasında bir yandan taraf tutmamaya çalışıyorum, çünkü biliyorum ki, biraz sonra bu taraf Shakespeare tarafından yeniden yorumlanacak ve roller değiştiğinde fikirler değişecek, öte yandan karşıt tarafın düşünceleri de olabildiğince yoğun olarak verileceği için tuttuğun tarafın yüceliği bir anda sarsılacak. Ortada varolan gerçekliğin çelişkili doğasının verilmesidir. Kısaca sanatın yapması gereken şeyin; çünkü eğer savaş konusunu ele alırsak pek çok büyük oyunda başarıya giden yollar ve karşı tarafın sonraki müdahalesi ve insanın yetinmek bilmeyen doğası ve kıskanmanın ve alaşağı etme çabalarının bu süreçte nasıl önemli bir yıkıcı etkisi olduğunun gösterilmesidir. Yine aynı şekilde, belki de tragedyanın doğası gereği, Shakespeare’de sürekli başarı yoktur, çıkılan zirveden iniş bir o kadar hızlı olmaktadır, aynı ölçüde acı vericidir. İktidara çıkmak kadar iniş süreci de anlatılır bu oyunlarda, hatta özellikle iniş süreci daha çok anlatılır, talihin tersine döndüğü anlar daha trajiktir çünkü.

Bu üç oyun içinde en acıklısı Titus Andronicus’muş gibi görünüyor, oysaki en acıklı oyun bence Troiles ile Kressida’dır ve (bence) insanlık bununla yaklaşık bir dört yüz yıl baş edemediği için, ya da burada anlatılanları kendine yediremediği için sahnelememiş ve yorumlamaktan kaçınmaya çalışmıştır. Bazen Shakespeare’in dünya bir sahnedir ve bizde bu sahnede kendimize düşen acıklı güldürüde oynamaya çalışıyoruz, sözünün ideal yazarı olduğunu görüyoruz. Çünkü Shakespeare’in oyunlarına bakıldığında aslında kronolojilerden ve tarihi olaylardan beslenen bu oyunların bir bakıma tarihin bir oyun olarak yeniden kurgulanması ya da oyun içinde tarihin yeniden yazılması çabasının izlerini görüyoruz. Gerçeğin tam anlamıyla saf sanat karşısında olduğumuzu hissediyoruz. Niçin sorusuna ilginç maddelerle karşılık verelim;

1. Birincisi sanat iki yönden gerçeklikten besleniyor;

A) Shakespeare oyunlarının tarihsel kronolojilerden oluşması yönünden büyük oranda bu oyunlar gerçeklikten besleniyordu.

B) Ancak Shakespeare büyük oranda bu kronolojilerde eksik bırakılan insan ruhunu ve insanın çelişkilerini, yani tarihsel gerçekliği yaşayan ve ona müdahale eden ve onun içinde şekillenen insanı imgeleminde yaratabilmek ve onu hareket geçiren öğeleri görebilmek, böylelikle olayı, o insanı tahayyülünde yaratabilmek yönünde gösterdiği çabasıyla,

C) Tarihteki bu insanları, yani bu tarihi figürleri içinde yaşadığı toplumdaki insanların davranışlarının ardındaki itkilerle birleştirerek, tarihi insanların izlerini kendi toplumunda görerek, kısacası kendi tarihinin ve döneminin psikanalistliğine soyunarak, tarih üstü bir komedi-dram bileşimini trajik olarak anlatan insan kimliğine soyunmuştur.

2. Ben Shakespeare’in trajedilerine dahi Antik Yunan tragedyasının kabul edemeyeceği bir soytarıyı yerleştirmesinin ve Shakespeare’in bizzat kendisi konuşuyormuş gibi onu seslendirmesinin trajiği sulandırmak değil de, insanın halini acıklı hale getiren bir söylem olarak görüyorum. Shakespeare’in oyunlarında, dahası, ben bütün o çok boyutluluk içinde derin bir sınıfsallıkta görüyorum. Çünkü o bütün güç ilişkilerinin içinde yalnızca mevkiler savaşı değil belirli bir iktidar biçimine itaat olarak somutlanan bir ilişkiler ağı var, belirli bir hiyerarşik düzen var. Shakespeare yalnızca bu hiyerarşik düzeni alttan üstte ya da tam tersi olarak vermiyor, aslında üstte olanların nasıl etik olarak savunulamayacağını da gösteriyor. Ya da o görkemli başarı hikayesinin nelere mal olduğunu da anlatıyor.

3. Öte yandan aynı Shakespeare içinde bir başka çok önemli nokta daha var; Shakespeare’in oyunlarında daha öncesinde benim hemen hiç bilmediğim ve sonrasında çok daha nadir olarak gördüğüm bir özellik; Shakespeare’in oyunlarında insanların konumları sık sık değişiyor ve bir öncenin mazlumu bir sonranın zalimi olarak dönüştüğünde tablo çok değişmiyor, bir önceki kahramanın bir sonraki evrede saf değiştirdiğinde işlerin rengi değişiyor, kötülerin zekâsı iyi ve saf olanı nasıl da kullanıyor, kahramanlar kahramanlıklarından şişindiklerinde nasılda sefil oluyorlar… Shakespeare üç birlik kuralının ve Yunan tragedyasının asla öngöremeyeceği kadar acıklı olandan gülünç bir trajiği türetiyor.

4. Troya savaşının bütün o yüce gönüllü dövüşkenlerinin kahramanlık, kibir, aşk, sadakat, kendini vefa etme “mücadelesinin anlatısı” sırasında neden ve çıkış noktası olarak sunduğu Helena üzerine söylemler, Helena’nın kime yakıştığına dair soruya verilen o çok ağır, ama bir kadar da gerçekçi yanıt, olayı “kutsallığın mücadelesi”nden çıkarıp ahmaklığın alt başlıkları altına getiriyor. Bence bunun için Thersites’e ihtiyaç vardı ve oyunun başında söylenen “sakat ve ağzı bozuk bir Yunanlı” diye tanımlanan bu karakter beyni sulanmış birisi değil,

a) durumun insani olarak kabul edilemeyeceğini anlatan,

b) bütün o diğer insanların nasıl kendilerine yalan söylediklerine ve olan bitenlerin saçmalığını göstermek üzere oyun içinde oyuncular üstü bir karakter olarak tasarlanmış

c) ve insanlara gerçekliğin, o kendilerince “görkemliymiş gibi gördükleri”, “herkesin kendini bir kahraman olma özlemi içinde hareket ediyormuş sandıkları” kabusun nasıl atık deposu olduğunu söylemek için oyunun kritik yerlerine yerleştirilmiştir.

d) yine aynı şekilde bu karakterin savaşın kazananı tarafına yerleştirilmiş olması,

e) yine aynı şekilde Troyalı ve Yunanlıların oyunun içinde gerekli-gereksiz çeşitli vesilelerle kesiştirilmeleri, aynı süreçte Thersites’in bütün bu kahraman bozuntularıyla aynı huzurda bulunması ve acı acı konuşması, gerçekliğin öteki yüzünü gösteriyor.

Ortaya insan için son derece düşündürücü bir tablo çıkıyor. Homeros’un İlyada’sında savaş sahnelerinin ne kadar ağırlıkta yer tuttuğu hatırlandığında, Shakespeare savaşın cereyan ettiği meydanla değil de öncesi ve sonrasına yönelmesi, Homeros’un kahramanlaştırma çabasına karşılık, burada kimilerini yerine dibine batırmaya çalışılması, aynı zamanda savaşta “en büyük savaşkan Akhilleus’un “kancıkça bir insanı öldürmesi, oyunun belki de en olumlu karakteri Hektor’un gurursuz ve özverili bir şekilde mücadele etmesi, kendi kahramanlığı üzerine söylemlerin ihtişamında kendini dev aynasında görmemesi, Hektor’un bu özellikleri hakkındaki konuşmanın gururun-ve-kibirin doruklarındaki Akhilleus’un huzurunda yapılması ve yine aynı kişinin Hektor’u katletmesi, insanda Shakespeare’i bir pesimist olarak görmesi yönünde harekete geçiriyor. Bu oyun insanlara insanın ne kadar çelişkili bir varlık olarak gösterilmesinin yanında, aynı zamanda bütün karmaşıklığı içinde nasıl büyük yanılsamalar yaşadıkları yönünde de düşündürüyor. Kahramanlığın bu kadar altının oyulduğu bir başka oyun hatırlamıyorum. Büyük söylevler veriliyor, oyun neredeyse dramanın çatışan karakterleri değil, insanlığın çeşitli halleri üzerine söylevlerin toplamından oluşmuş gibi. Dolayısıyla Shakespeare’i okuyan milyonlarca insanın oyunu okurken (tabi milyonlarca insan okuyorsa) bir anda kendini belirli bir düşünceyi savunurken bulması, kitabın ilerleyen bölümlerinde onun gülünçleştirilerek anlatılması sürecini yaşadığını rahatlıkla düşünebiliyorum. Oyun düşünceler savaşı değil, insanlığın hallerine üzerine derin bir düşünceye dönüşüyor, dolayısıyla oynanmaktan çok düşünmeye, oynanıyorsa da derin derin üzerine düşünmeye yakın bir oyun. Dramatik çatışmadan daha çok insanlığın çeşitli hallerinin üzerine düşünürken bunu insanın nasıl algıladığının ve nasıl yorumladığının dramı ortaya çıkıyor. Bir oyun içinde “insan nedir” sorusu tartışılıyor, tiyatrocular sahnede, eleştirmenler masaları başında Shakespeare’in bu soruyu sorup ne yanıt verdiğini ve kendi yanıtlarının ne olduğunu berraklaştıramadıkları için yüzyıllarca insanlar suskun kalıyor. Ama bu arada sahte Bush’lar “şer eksenine sahte savaşlar ilan edip, sahte kahramanlarla hücuma geçiyorlar, olan sahte olmayan gerçek milyonlarca insanın kaybı ve milyarlarca insanın ekmeğine oluyor. Tabi bu arada insanlığın insana hesabını veremeyeceği kadar alçakça bir oyun daha sergileniyor”, ortada bir yandan üstünlük söylemleri, diğer yanda gerçek niyetlerin üstü örtülü olarak, başka ve özellikle acımasızca sahte evrensel söylemlerin örtüsü haline getirilmesidir. Üstünlük hissi, üstün olma çabasının önüne geçerse ve insanları üstün olanlar ve yerin dibindekiler diye ayırmaya başlarsanız, ortaya katliamlar ve alçaklıklar çıkıyor. Ölüm ve kanla gelen üstünlük yüceltilecek değil, hiyerarşik-çelişkili ve insanı yarın öbür gün rezil edecek bir düzen kuruyor, bu süreçlerin ise insanlığa katkısı acı tablo içinde sahte-Bush’lar dizisi üretmek oluyor. Shakespeare’i insan okurken üstünlüğün ve gücün bu kadar yerin dibine batırıldığı başka çok az eser okuduğum hissine kapılıyorum. Bence bunu yapabilmesini sağlayan şey

a) güçlüyü,

b) güce giden yolu

c) ve bizzat güçlüyken gücünü kaybeden insanları

d) etraflarındaki insanlarla birlikte vermesi

e) ve bu ilişkiler içinde olağan şekillerde olmayacak karakterleri (özellikle soytarıları ve ya da itilmiş ve kakılmışları) yerleştirmesi ve bu insanlara belirli şekillerde bilgelikle dolu konuşmalar yaptırması,

f) aynı şekilde bu karakterlerin kendi iç konuşmalarında (ki Shakespeare bunlar olmadan düşünülemez, yani yapabildiklerinin çok önemli bir bölümünü bunlara dayanarak yapabilmiştir) insanların durumları nasıl gördüklerini ve durumları nasıl duyumsayıp hissettikleri üzerine bölümler koyması,

g) Shakespeare’in olayı bir gerçeklik boyutuna ulaştırmak için, yani gerçekliğin çok yönlülüğünü verebilmek için “gerçekçi” bir oyun kurmak yerine, yani illüzyonist bir tavıra bulaşmadan “oyunsuluk” (playfulness) içinde vermesi1, ama aynı şekilde yoğun bir itiraflar serisine dönüşmüş olması, insanın gülerken bile ta derinlerinde bir acılık hissetmesi, Shakespeare’i kelimenin tam anlamıyla benzersiz yapıyor, bütünüyle ayrıksı bir sanatçıyla karşı karşıyayız hissine kaptırıyoruz kendimizi.

Oyunun analizini yapalım, hem karakterler, söylevler üzerine konuşalım, hem de karakterlerin üstünde dramatik çatışma da görünmeyen bir dizi çatışma üzerinde duralım.

1. Oyunun prologosu muhteşem, bir yandan oyunun oyun olduğunu hatırlatıyor, öte yandan öykü hakkında bilgi veriyor, oyunun içerdikleri kadar oynayanların da haddini bilmesi, iyi olup olmadığını masaya koyması anlatılanlar kadar anlatıcının da sahnede sergileyeninde işin içinde olduğunu ve belirli açılardan onların gözünden “geçmişin şimdiye konu edildiği”ni anımsatıyor.
2. Birinci perde de çatışmanın ayak sesleri gelmeye başlıyor; prologosta “Güzel Helena, Menelaos’un karısı, Kendini kaçıran çapkın Paris’in kolları arasında uyumakta, Ve işte bütün kıyamet de bundan kopmaktadır.” sözleriyle açılan oyun, daha ilk perdesinde bu kez çapkın değil, gerçek bir âşık tarafından tersi için yönlendirilmektedir. Troilos’in kendisi yoğun aşkından dolayı içinde kopan fırtınalar nedeniyle, savaşma gücünü bulamaz ve geri çekilir;

“Troilos:

Uşağım gelsin, çıkaracağım zırhımı:
Ne diye çıkıp dövüşeyim Troya surlarının dışında,
Kendi içimde böylesine amansız bir savaş varken?
Yüreğine güvenen her Troya’lı gitsin dövüşsün;
Ben Troilos, ben kaptırdım yüreğimi.
Pandaros: Nereye varacak bunun sonu?

Troiles:

Yunanlılar güçlü, güçlü oldukları kadar akıllı,
Akıllı oldukları kadar çetin, çetin oldukları kadar da gözü pek.
Bense, bir kadının gözyaşları kadar bitkinim,
Uyku kadar yumuşak, bilgisizlik kadar alık,
Gecenin karanlığında kalmış bir kızdan daha ürkek,
Toy çocuklardan daha beceriksizim…

Karakterimiz o kadar bitkindir ki, ruh hali o kadar büyük gelgitler yaşamaktadır ki, dışsal dünyadan (outer space) sezilebilecek olanlar sınırlıdır. İçinde kopan fırtına dış dünyanın tehditleri karşısında onu savunmasız hale getirmektedir. Yorgundur sevgisinin gücünden taşıdığı yükün altında ve kendisini hem mutlu ve hem de belirli bir hedefe yönelten aşkının gücü hayatın karşısında diğer bütün hedefleri değersiz kılmaktadır, aşkı onu bitkinleştirmekte aşkının ötesini hissedememektedir.

Troilos:

Ama sahte bir gülüşle gizlenen dertler,
Kaderin insana birden zehir ettiği sevince benzer.”

Bu satırların bir yorumunu yaparsak bağlamın kendi içinde taşıdığı çelişkileri ve önsezileri sıralarsak anlamlı olabilir; a) Bir “aşk” yüzünden çıkan savaşta “kahramanlıklar” anlatılırken, bu kez prensimiz savaşacak gücü gerçek aşkı yüzünden bulamaz. B) sıraladığı karşıtlıklar ve karşılaştırma unsurları, dışsal dünyanın en yoğun çatışmaları karşısında da insanın kendi içine kapanabileceği, kendisinden umulanı yapamayacağı durumların olabileceğini düşündürüyor, (ancak maskulinist bir söylemle karşıtlık kuruyor, orası da ilginç). C) Düşman, yani Yunanlılar ise güçlü, akıllı, atak olarak sergileniyor, bunlar erkeksilik üzerinden nitelikler olarak sunuluyor. D) Troilos’un insana birden zehir ettiği sevinci kaderle açıklaması, hem ruhunun ne kadar şiddetli sarsıntılar yaşadığını, hem özleminin büyüklüğünü, ancak aynı zamanda kendi başına gelecek durumun önsezisini ya da korkusunu belirtiyor. Aslında durum ilginç Paris’in bir kadını beğenmesi, Troilos’un aşkının gücü Troyalılarda, kadını baştan çıkarmak, kendi payına düşen kadın için savaştan geri çekilen “soylu Akhilleus”, atak-cesur-güçlü-akıllı olan Yunanlılar karşıtlığı daha baştan kurulmaya başlıyor, bunu da sezdiriyor.

3. Aşkına kavuşmak isteyen umutsuz bir anında çalan hücum borularına yanıtı acılık doludur ve savaşın öteki boyutunu fark etmesini sağlar; “Troilos: Susun çirkin sesler! Susun kaba gürültüler!/ Budalalar! İki taraf da budala! Helena elbette güzel olacak,/ Her gün kanlarımızla allık sürüyorsunuz ona./ Böyle bir amaç uğruna savaşamam ben,/ Bu kadar sudan şey doyuramaz kılıcımı./ Yalnız Pandaros… Ey tanrılar, nedir bu bana ettiğiniz?/ Bir Pandaros kavuşturabilir beni Kressida’ya.” Bir yandan savaşın nedeni üzerine düşünmek ve onu kabul-edilemez bulmak, öte yandan kendi aşkının hem düşüncesinin hem aklının çıkış noktası olması, sevdanın güzelliğinin uğrunda verilen mücadele ile şekillenmesi, Troilos’un aşkı içinde mücadele edecek gücü aşkının şiddetinden bulamaması, bana ilginç geliyor.
4. Dışa vurulamayan bir aşk ve kendinden emin olamama, değerinin kavuştuğunda değil uzak durduğunda daha çok anlaşılacağı üzerine bir sezgi;

“Kressida: …

Sözler, yeminler, armağanlar, gözyaşları ve sevdanın tüm çileleri…
İşte Pandaros’un başkası adına verdiği şeyler.
Benim kendi gözümle gördüğüm Troiles,
Pandaros’un aynasında süslediği Troilos’dan
Bin kez daha güzel. Ama tutuyorum kendimi.
Peşine düşülen kadın, bir melek görünür erkeğin gözüne;
Elde edilmeye görsün, her şey biter.
Asıl haz bir şeyin peşine düşmek
Bunu bilmeyen kadın, hiçbir şey bilmiyor demektir.
Erkek, elde edemediğini, olduğundan güzel görür.
Aşkın en tatlı demi, isteğin tutuştuğu demdir,
Yeryüzünde hiçbir kadın bunun tersini söyleyemez.
Böylece, aşktan aldığım öğüt şudur benim:
Ele geçtin mi kölesin, geçmedikçe sultan.
İçimdeki aşk ne kadar taşkın da olsa,
Gözümde damlasını görene aşk olsun!

Yukarıdaki aşk ve ilişki üzerine uzun dizelerde bir yandan Kressida’nın kendine güvensizliği ve duygularının çelişkililiği var, ama öte yandan aşk üzerine görmüş geçirmişlerin deneyimlerinin birikimi var. Aşk üzerine çok konuşulan ortamların bilgisi ve insanın sezgileriyle bunları anladığını varsaysak bile bu Troyanın aşkla dolu olduğu izlenimini verir. Burada güçlü olarak gösterilen Kressida aşkını yaşadıktan sonra oyundaki tüm karakterler gibi değişim gösterecek ve namusludan ve bakirden aşka susayan zayıf ve çapkınların gözdesi bir kadına dönüşecektir. Aslında bu dönüşüm Troilos ve Kressida’nın genel karakteristiğidir. Bu oyun bir tür yapılan edimler ve bunların genelleştirilip onların mahiyetleri üzerine konuşmalarla doludur, aşktan başlayıp düzenle, kahramanlıkla, fedakârlıkla, onurla, karakterle… bir sürü insan yaşamındaki önemli unsurla ilgili parlak söylevler ve zayıf insanların ilişkisi oyunu “problem play” haline getirmektedir. Bence insanların görkemli eylem tasarıları ve büyük sözlerinin altında birer sıradan insan olarak ezilmeleri temel olarak Troiles ile Kressida oyununun göstermeye çalıştığı çelişkidir. Oyun içinde aslında ezilmeyen, sürekli gelişip serpilen ve idealize edilebilecek hiçbir değer ve insan yoktur, çünkü bunları gerçekleştirecek ve yaşatacak insanların neyi nasıl yücelttikleri ve bunları nasıl gerçekleştirecekleri sorusuna Shakespeare sürekli olumsuz çağrışımlar yaptıracak yanıtlar vermektedir. Oyun boyunca en olumlu karakter olarak çizilen Hektor’un silahsızken ve tanrısal kökenli Akhilleus tarafından öldürülmesiyle bu pesimist ve idealler-erdemler-soylulardan türetilen söylemin nasıl bir boşluğa doğduğu ve nasıl boşuna yaşandığı üzerine tutturulan söylem metni acı-bir-gülünç yapıya büründürmektedir. Yetersiz bir bakış kadın olarak Kressida’nın olumsuz çizildiğini ve hafifmeşrep gösterildiğini söyleyebilir, ama oyun içinde genelde hâkim olan aşk ilişkileri içinde daha fazla sürüklenen insanlar erkeklerdir, bence eğer maskulinist bir söylem varsa, bu tiplerden değil ilişkilerin zeminini ören “mülki” bir ilişki olarak aşkın betimlenmesidir. Zaten Diomedes ile Kressida’nın ilişkisinde Diomedes’in çapkın kadının ise hoppa olarak görülmesi de maskulinist ve patriarkal söylemin bir parçası değil midir? Ben oyunu hayatın matematiği üzerine kurulmuş bir oyun olarak okuduğum için geniş sosyal bağlamı içinde çok önemli bir sürü durumun biraraya getirildiği “condensed text” içinde yaşamın geneli üzerine olgun Shakespeare’in yaşam felsefesi denebilir. Aslında yaşam felsefesini türetilmek üzere metinde varmış gibi görünmektedir, ortada olan yaşamı sürekli bir değişim içinde gören insandır, insanın kendi konumunun nasıl ayırdında olmadığını, değişim geçirdikten sonra belirli oranlarda “belleksiz” insanlar olarak çizilmektedir insanlar, durup geçmişten bugüne yaşadıklarını değerlendiren, kendi tarihini bilen, çelişkilerinin ayırdında olan insanlar olarak çizilmiyor karakterler. Sonuçları insanın kendisinin çıkarsaması, metnin doğuşkanlığını fark etmesi ve yaşamını sorgulaması gerekir. Shakespeare’in yaptığı insana insanı anlatmaktır, bir oyunsuluk içinde.

5. Birinci perde üçüncü sahnede nihayet Yunan karargahına geçilir, onlar aşktan kadınlardan söz etmezler, deyim yerindeyse bütünüyle erkekçe bir söylem içinde ve savaş konulu bir bağlama geçer oyun artık.
“Agamemnon:

Prensler, hangi dert sararttı böyle yüzünüzü?
Yeryüzünde girişilen işlerin hiçbirinde,
Umudun verdiği cömert sözler yerine gelmez kolay kolay.
En büyük işlere türlü engeller, belalar musallat olur;
Tıpkı gürbüz çam ağacının, dümdüz büyüyecek yerde,
Özünde peydahlar düğümler, budaklarla,
Bir o yana, bir bu yana,
Kıvrana kıvrana gelişmesi gibi.”

Savaş sanıldığından çok daha uzun sürmüştür, doğal bir umutsuzluk ve bıkkınlık havası vardır, ancak yaşamın içindedir bunlar, başlangıçta umulandan çok daha uzun sürer mücadele. Ancak burada gayet insan-ve-yaşam felsefesi üzerine tartışma başlar; Agamemnon, Nestor ve Odysseus arasındaki tartışma savaş üzerine olmaktan çıkıp insan ve toplumsal önderlik üzerine bir münazaraya dönüşür, bilgelik doludur. Bu anlamda Shakespeare’in Troya’dan esirgediği bir başlıktır bu. Ama biraz daha ileri gittiğimizde aslında daha meşakkatli durumda olanın üzerinden bu tartışmanın yapılması, Shakespeare’in yaşamın güçlüğü üzerine daha çok vurgu yapması anlamında da bir kaymayı temsil eder. Aslında Troya ve Yunan arasında birinde yaşamın devam ettiği ve insan yaşamının olağan evresine yakın ilişkilerin ortaya çıktığı Yunan’da da kriz yönetiminin ağırlığı vardır, elbette bu bir savaş oyunudur, ama her ikisinde de ilişkiler yaşam ve insan yönetimi üzerinde odaklanmaktadır; hepsi de hayal kırıklığı doludur. “Nestor: …

İnsanın iyisi, talihin kötüsünde belli olur…
İşte, değerin sahtesi de gerçeği de,
Kara bahtın fırtınalarında belli olur.”
Odysseus: “Gökler, yıldızlar ve bu dünya, büyük bir düzen içinde,
Başa, sıraya, mevkiye, yola, yordama, ölçülere, mevsimlere,
Biçimlere, görevlere, geleneklere saygı gösterirler…
Düzen hiçe sayıldı mı, insan yükselmek istedikçe,
Her adımda geri gider
Baştaki bir alttakini saymaz olur,
Onu da bir alttaki, onu da bir alttaki;
Böylece ilk yanlış adımı atana bakarak,
Herkes kendi üstündekini hor görür;
Bu hor görme, soluk, kansız, cansız
Bir kıskançlık illetine dönüşür.
İşte Troya’yı ayakta tutan bizim bu illetimizdir,
Kendi canı değil… Uzun sözün kısası,
Kendi gücüyle değil, bizim güçsüzlüğümüzle yaşıyor Troya. …
Onlara bakarsanız, sallanışı ve ağır vuruşuyla
Surları deviren şahmerdan,
Bu şahmerdanı yapan usta elden,
Ya da onun göreceği işi ayarlayan
Keskin zekâdan önce gelir.”

Bu dersler ve sorgulama disiplin, itaat ve akıl, aklın merkezileşmesi ve aslında işbölümünün rasyonalize edilmesi ve hiyerarşiye saygı duyulmasıyla son bulur. Ortaya savaşa ilişkin bir rasyonalizasyon çıkar. Hemen ardından Hektor’un meydan okuması gelir ve insanın nasıl yola getirileceği üzerine bir tartışma daha başlar.

6. “Odysseus; …
Sert oduna keskin balta gerek.
Azgın Akhilleus’un içinde kök salıp
Alabildiğine büyüyen kibir, bir an önce koparılmalı;
Yoksa kötülüğün tohumları dört bir yana saçılarak,
Hepimizin hakkından gelecek.”

Bu satırlar ve bundan sonra Nestor’un katılımıyla devam eden tartışma, düpedüz iktidar ve insanın kullanılması üzerine bir tartışmaya dönüşür. Akhilleus’un kibri meselesi aslında onun üzerinden yürütülen insanları ıslah etme, gururlarıyla oynama, insanları yönetmek için sağ gösterip sol vurma teknikleri üzerinedir. İnsanı kazanmak için uzlaşma ve dayanışma isteklerini aklı yönünden harekete geçirme değil, haddini bildirme, statüsünü sarsma, başkasını öne çıkarma… gibi tekniklerle değerden düşürme üzerine uzun uzun konuşurlar. Geçmişte de günümüzde de aralıksız kullanılan teknikler. Üstelik kendi savaşçılarından söz ediş tarzları ilginç;

Nestor;
Bu iki köpek birbirini adam etsin;
Gurur, paylaşamadıkları bir kemik parçası gibi,
Azdırsın onları.”

Yukarıdaki tüm bir bölüm Yunan karargahında işlerin düzenlenmesi için yazılan ve uzun monologlarla dolu iktidarın stratejisini insanlar üzerinden oluşturulduğu ve insan nedir diye okunabilecek ayrıksı bir bölümdür. Şiddeti kullanan ve uygulayanların nasıl piyonlar oldukları ve iktidarın ipleri her zaman elinde tutmak için dönem dönem farklı kimlikleri öne çıkardığının edebi bir anlatımı. Bence Hektor’un meydan okuması bir tür iktidarın kimliğini netleştirmek için kullanılmış. Bu süreçte Yunanlılar arasındaki iktidar ile “kahramanlarımız” arasındaki ilişki için üretilmiş ve Antik Yunan anlatılarının içermediği bir karakteri Shakespeare’in üretmesi bana anlamlı geliyor, Thersites bir anlamda bu süreçte yönetilenlerin fark etmediklerini acı acı söyleyen ve bunun için onlardan eziyet gören birisi. “Kahramanlarımız”dan daha açık bir şekilde olayları gördüğü nettir, onların sahip oldukları sıfatlara sahip olmadan yaptıklarının yalın olarak ne anlama geldiğini söylediğinde sarsılan sıfatların, bu sıfatlar verilerek onların cepheye sürüldüğü gerçeğini hiç değiştirmez çünkü.

7. Ardından ikinci perde ikinci sahnede Troya’ya dönüyoruz, bu kez Yunanlılar Helena’yı istemektedirler savaşın bitmesi için. Oysaki bu basit ve aptalca (ki oyun içinde defalarca böylesi terimlerle anılıyor) istek, inanılmaz büyük karmaşık gerekçelerle tartışılıyor, bir tür imajdan ve toplumun nasıl bir iktidar yanılsaması içinde olduğundan ve bu imajın iktidarın nasıl bir zorunlu öğesi olduğundan geçerek savaşın devamı üzerine karar veriliyor. Oysaki ölen insanların kanı “sahte onur belgesi olarak kibir” üzerine kurulunca, Shakespeare’e bu iddiaların tersinlenmesi ve kısacası ne oldu sizin onura dedirtecek basit bir işlem olarak bir süre sonra Troilos’un aşkını Yunanlılara verdirmek kalıyor. Üstelik Paris’inki gerçek bir aşk olarak sunulmuyorken, Troilos’un aşkı saf ve derinden bir bağlılık olarak sunulduğunu hatırlarsak, Helena’yı vermemek için üretilen gerekçelerin yapaylığı ve savaş kararının yaşattığı yıkımın anlamsızlığı daha bir ortaya çıkıyor.
8. Yunanlıların arasındaki durum değerlendirmesini Troyalıların değerlendirmesi izler, çelişki burada da devam eder; savaşın en yetili karakteri Hektor Troyanın geleceğinden endişelidir ve durumu masaya yatırır. Âşık Troilos Priamos’un onurundan başlar ve iktidarın imajından bitirir.
“Hektor: Kendi hesabıma Yunanlılardan hiç korkum yok biliyorsunuz.
Bununla beraber, haşmetli Priamos,
En yumuşak yürekli kadın bile,
Hektor kadar kendini korkuya kaptıramaz,

“Ne olacak bunun sonu?” diye sızlanamaz,
Barışı kemiren yara, güven duygusudur;
Güven içinde insan, fazla güvenir kendine;
Oysa kendinden kuşkulanmak, akıllı insana yol gösteren ışık,
Yaranın ta köküne ulaşan fitildir.
bırakın gitsin Helena
Bu iş uğruna ilk kılıç çekildiği günden beri,
Yitirdiğimiz binlerce candan her biri,
Helena kadar değerliydi. Onlar bizdendi üstelik.
Bizden olmayan, bizden olsa binlerden biri
Sayılacak bir tek insanı vermeyeceğiz diye
Binlerce can yitirdik.
Hangi akla, hangi hesaba dayanarak vermiyoruz Helena’yı?”.

9. Troilos: Değer dediğin, bizim bir şeye verdiğimiz
Değerden başka nedir ki? –

Hektor: Ama değer, yalnız bizim kendi isteğimize bakmaz;
Paha biçtiğimiz şeyin kendinde de,
Sayılmaya sevilmeye değer bir kıymet bulunmalı.
İbadeti tanrıdan fazla büyütmek,
Putlara delice tapmak olur.
Sevdiği şeyin gerçekten ne olduğunu bilmeden
Kendi sevgisine körü körüne kapılan insan,
Sapıtmış demektir.” …

Kassandra:…

Yarın sel gibi akacak gözyaşlarının birazını olsun,
Şimdiden dökelim….
Priamos;
Sana işin balı düşmüş, bunlara zehiri.
Böylesi yiğitlik marifet değil. …

Paris:

ben sadece bir güzelin/ bana verdiği hazzı düşünmüyorum.
onu namusumla koruyarak,
kaçırmakla işlediğim suçu temizlemek istiyorum.”

Denklem bu şekilde konulur, bazı iktidar üyelerinin kişisel hırsları ve onursuz pek çok şeye bulaşıp onur adında kurdukları söylemlerle insanların hayatıyla oynama girişimleri mükemmelce rasyonalize ediliyor. İnsanın insana eşitliğinden ayrı bir düşünce başkalarını harcarken eli açık oluyor. Namus adında kadını bir “mülk” gibi gören düşünce kendi mülküne yönelik olarak da başkalarına yönelik olarak kan dökmeyi tarih içinde eksilmez eksilesi bir yöntem olarak hep kullanıyor. Akıl yürütürken ve pek çok edimde insan aklının kabul etmeyeceği şeylerde afla dolu söylemler geliştirilirken iş namussuz namus olduğunda kan dökmek namussuzluğu edebiyatın, tiyatronun, sinemanın ve şimdide tv dizilerinin değişmez konularından birisi oluyor, gerçeklikte eksik olmayınca konuda insanın ve sanatçının gündeminden düşmüyor. Yaşam namus karşısında hiçe sayılıyor.

10. Marx’ın ünlü sözlerinden birisidir, “Eleştirinin silahları, silahların eleştirisinin yerini tutamaz” diye ve Thersites bu çelişkiye değiniyor, güçlünün uyguladığı zora karşı akılla ve onu küçümsediğini ve gücüne itaat etmediğini açıkça söylemek insanı tatmin etmiyor, ama yinede zalime zalim olduğunu söylemek insanı özgürleştiriyor, zalime itaat etmek ise insan aklını alçaltıyor;
Thersites:

“Bu ne hal, Thersites!
Ne oldu sana! Öfkenin çıkmazlarında mı yitirdin kendini?
Aias ayısı mı alt edecek seni?
O beni dövüyor, ben onunla alay ediyorum. Ne güzel avunma!
Keşke tam tersi olsa: ben onu dövsem de, o benimle alay etse!
Ne yapıp yapıp, gerekirse şeytanları imdadıma çağırmasını öğrenip,
ettiğim küfürlerin, lanetlerin, biraz olsun semeresini göreceğim. …
Zaten kara cahiller de bilir akıllarının ne kadar kıt olduğunu;
öyle alabildiğine çorak bir akıl ki,
bir sineği örümceğin elinden kurtarmak gerekse,
bulabilecekleri tek çare kocaman kılıçlarını çekip örümcek ağını kesmektir.
Topuna birden lanet olsun!
Hayır, topu birden frengiye tutulsun diyelim, daha iyi!
Bir karı uğruna savaşanlara layık olan bela budur.
İşte benim duam. Kıskançlık şeytanı amin desin….”

İnsanın güçsüz ve sakat olması ve bunu kabul etmesi kolay değildir, insanın şan şeref sahibi olamayacak halde olması ve bunların böylesine tuhaf şekillerde insanları kullanmak için olması onun kendi sakat, fakat akıllı olmasına şükretmesini sağlamıyor. Hayatın matematiğidir, kendinde olmayan özelliğe sınırlı bir hayranlık duymak, belki de bu yüzden onu (sahip olamayacağını) küçümsemek. Güçsüzlük ve akıl birleşti mi, bütün insanlar için zordur. Aslında garip bir şey; üzerinde özel olarak tartışmak gerektiğini düşünüyorum, niçin Shakespeare soytarıları ve bu oyunda Akhilleus’unda bir kere bu şekilde adlandırdığı karakterleri niçin “manevi olarak özgür” yaratması, oyunun en kritik yerinde soytarılar konuşurken belli açılardan “kendisi konuşuyormuş” izlenimini vermesi. Bence kendi tasarımı yarattığı karakterlerin kendisine bunları söyletemezdi, oyunun dramatik etkisini bozardı böylesine öz-bilinç, ayrıca kurduğu sosyal bağlamdaki insanların birbirlerine de söyletemezdi, çünkü aralarındaki ilişkiyi sarsardı, ancak karakterlerin fark etmesi, ama özellikle de okuyucunun-izleyicinin fark etmesi için türetilmiş karakterler olarak bakılabilir soytarılara. Hayatın alaysı yönüyle aklın kesiştiği noktada “insanlara” bazı şeyleri fark ettirmek için gereklidir soytarılar edebi metinler içinde; “insanlar” dediğimiz özellikle Kral Lear’deki kralımızın ve diğer oyunlarda oyun içi karakterlerin bazı şeyleri öğrenmesiyle dramatik unsurun da önemli parçalarıdır bunlar. Yaşamın matematiğine sığmayan, söylense gülünçlük-acılık içeren, söylenmese olmayacak, fark etmeyeceklere sezdirilmese insanın içinde kalacak, gerçeği söylemek için türetilmiş karakterlerdir bunlar. Yaşamın içinde insanların küçümsediği, oyun içinde insanların yaşamını sorgulayan ve öteki olduğu ölçüde insanlara yaşadıklarının, fakat yaşadıklarını sandıkları ve uzlaşım içinde oldukları gerçeğin sınırlarını bilmeksizin, yanılsama içinde olduklarının ötesini yalın bir şekilde söyleyen karakter olarak soytarılar. Bir anlamda “personasız (Jung) ve zeki” ve dramatik anın kendine dönüşlü (reflexive) yanı olarak kendisi hakkında konuştuğu, oyunun sınırıyla yaşamın sınırının birbirine en yakınlaştığı yerde ortaya çıkan asal kimliklerdir soytarılar. Soytarılar ve sözleri çıkarıldığında çok şey kaybederdi bu oyunlar, belki de biz, okuyanlar ve izleyenler yeterince fark edemediğimiz için Shakespeare’in bizi ite kaka seyre yönelttiği “insanlığın halleridir” bu anlar. Belki de refleksif an yaratıcının yaratıp sonrada kendi eserinin kendisine düşündürdükleri anlardır, kalemin keskinleşip gülünç olan içindeki acılığı gördüğü anlardır. Yaşamın acımasızlığını ve belki de insana ne kadar zaaflı olduğunu anımsattığı anlardır. Yazdıklarını silmediği ve bununla övündüğü söylenir Shakespeare’in, belki de kendisinin en önemli eleştirmeni, dramaturgu ve seyircisiydi hazretleri. Yazdıklarını beğendiğini ve yazdıklarının ne olup olmadığını iyi bildiği söylenebilir. İnsanın yazılanlar içinde iki kere okuması gereken yerler vardır, ama bu bölümler iki kere okumanın yanında üzerinde düşünülecek ve aynı zamanda okunduğu sırada acı bir kahkaha atacağı anlardır soytarıların zamanı. “Kendi yaptığını öven, kendi yaptığını yıkar”. Soytarılar ise bir tür kendi yarattığımız değerlerin altında yatanları gösteren ve personamızın yanılsamalarını hatırlatan insanlardır, eğer Shakespeare kendi yarattığını övmek için değil de, takınılan tavırları yıkmak için kullanıyorsa, bu anlamda insanlık için gülünesi bir tavır takındığı da düşünülebilir.

11. Soytarımızın konuşmasının ardından “kendisini bilmeyen bir kahraman olarak Aias’ın iktidar ve onun akil adamları tarafından bir yandan pohpohlanırken öte yandan nasıl küçümsendiği ve nasıl kullanıldığı üzerine bir Akhilleus ziyareti bölümü var. Bence buradaki yorumlar iktidar-ve-kahramanı ilişkisini vermek için soytarı üzerinden verilemezdi, bir tür soytarı rolü kısa bir parça olarak iktidara ve onun akil adamlarına dağıtılıyor bu uzun pohpohlama sahnesinde (s. 62-63-64). Komik mi trajik mi, yoksa bir insanın zaaflarını kullanmak anlamında iğrenç mi, ideal olarak nasıl adlandırılacağını bilmiyorum.
12. Dördüncü perde uzun uzun Yunanlı ve Troyalıların birbirlerini savaş dışında ne kadar sevip saydıkları ve er meydanına çıktıklarında rakiplerinin ölümlerinin ille de kendi ellerinden olması, yoksa bin sene sağlıklı yaşamaları benzeri dileklerde bulundukları tuhaf bir bölümdür. Burası bir anlamda Shakespeare’in savaşın anlamsızlığını ve nasıl sanal kahramanlar yarattığını, esasında bu insanların birbirlerinden hiçbir şey alacak-vereceklerinin olmadıklarını anlattıkları tuhaf bir bölümdür, savaşmasalar birbirlerini sevecekleri, ya da düşmanlarını birer kahraman olarak görebileceklerini anlatıyor. Sanıyorum “problem play” denilmesinin en ideal örneklerinden birisidir bu, bir şövalyelik ruhuna övgüdür.
Ama Paris’in

“söyle bana, yiğit Diomedes, doğrusunu söyle,
Soylu dostluğumuzun başı için,
Sence güzel Helena’ya hangimiz daha layıkız,

Ben mi, yoksa Menelaos mu?” sorusunun mükemmel yanıtı yalnızca savaşın boşunalığını anlatmıyor, iki insanın konumu üzerine soytarının kılık değiştirdiğini de gösteriyor, Diomedes gerçekten Menelaos ve Paris’i bir soytarıya dönüştürüyor. Ama bunları dedikten sonra niye çekip gitmiyor diyorsanız, orası da “problem play”in bir özelliği olmalı derim. Bu muhteşem yanıta olan sevgimden dolayı aynen buraya alıyorum:

“Diomedes:

İkiniz de aynı derecede layıksınız.
Menelaos layık ona: çünkü namusuna sürdüğü lekeye
Göz yumarak, bunca eza cefadan,
Bunca beladan sonra, hala istiyor onu.
Sen de layıksın onunla kalmaya;
Çünkü namussuzluğu seni tiksindirmeden,
Bunca dostlarına, bunca servetine kıyarak,
Tutuyorsun onu.
O zır zır ağlayan boynuzlu herif,
Açılıp bayatlamış fıçının
Artığını, tortusunu içmeye can atıyor.
Sen de, gözü dönmüş bir zampara gibi,
Çocuklarının bir orospu karnından çıkmasına razı oluyorsun.
İkinizin değeri de bir; ne eksik ne fazla;
Ama bir kahpedir ikinizin de başını yakan.

PARİS:

Yurtdışında olan bu kadını fazla batırıyorsun.

DİOMEDES:

Asıl yurdunu batıran o! Dinle beni, Paris:
O kahpenin damarlarındaki her pis kandamlası için,
Bir Yunanlı canını verdi;
O kokmuş leş etinin her dirhemi için,
Bir Troyalı öldü. Konuşmasını öğrendiği günden bu yana,
Ağzından çıkan doğru sözleri saysan,
Uğrunda ölen Yunanlılar ve Troyalıların yanında hiç kalır.

PARİS:

Sevgili Diomedes, senin yaptığın bir bezirgânlık;
Satın almak istediğin malı kötülüyorsun.
Ama bizim sesimiz çıkmasa da, biliyoruz malımızın değerini;
Biz ancak satmak istediğimizi övenlerdeniz.
Yolumuz burası.”…

13. Açılış perdesinin aşkı nihayet hedefini bulduğu gecenin sabahı, henüz savaş başlamadan pazarlığa kurban gider, üstelik aracı Paris’tir. Kressida Yunanlılara Antenor karşılığında verilecektir. Her ikisi de üzülürler, ama ciddi bir direnç göstermezler, bu kabulleniş daha öncesindeki tartışmaların yanında şaşırtıcı gelir, komik bir şekilde Troyalıya Yunanlı malı tatlı gelir diye alaya alınabilir, verilen sözler ve sadakat talepleri ise Shakespeare tarafından anında yalanlanır, gerçekliğin karşısında bize de boyun eğmek düşer. Oyunun başında aşkı yüzünden savaşacak mecali olmayan Troilos, Yunan topraklarında gördüklerinden sonra er meydanına aşırı hırslı ve ölümü göze almış olarak fırlar. Oysaki Paris Helena’nın koynunu pek terk etmez, ayrılık ve sadakat acısı birisini saldırgan yaparken, bütün bu hırgürün nedeni olan Paris’in tutkusu aşkını savunmak değil sıcak sıcak yaşamaktır ve Helena’nın nazlarına boyun eğmektir. Bu arada teke tek er meydanı hısımlık ilişkisi nedeniyle sönük bir şov olarak kalır, bunun konuşulduğu gecede ise Akhilleus insanı ve bu arada Hektor’u şaşırtacak kadar alıcı gözle bakar Hektor’un vücuduna. Hektor bilge Akhilleus alık çizilmiştir ve alık olan kancıklıkla galip gelir silahsız Hektor’a karşı. Bu ziyaret sırasında Akhilleus’un alıcı-gözü bakışlarını Troilos’un acısının dramatizasyonu ve acısından çıkardığı acı sözü izler.

“TROİLOS:…

Ama talihin elinde oyuncaktır sevgi.”

Buna Kressida’nın monologu yanıt verir ve kadın kısmının güvenilmezliği teyit edilir, aslında bir tür malın defolu olduğu inancı teyit edilmiş olur, problem play güzel de, buraları insanı ürpertiyor rahatsız ediciliğinden dolayı;

KRESSİDA:

Güle güle. Yalvarırım yarın gel.
Elveda Troilos! Gözlerimin biri sana bakıyor hala,
Ama yüreğim öteki gözümle görüyor artık dünyayı.
Ah, biz zavallı kadınlar, güçsüzlüğümüz bu işte bizim, anlıyorum.
Gözlerimizi aldatan şeyler, aklımızı da sürüklüyor peşinden;
Sürüklenen akıl da baştan çıkıyor. Böyle oluyor işte:
Gözün sürüklediği gönül serseri oluyor sonunda…”

Bunları duyan Troilos inanamazlığı içinde düşünülesi bir söz söylüyor,

TROİLOS:

“Mantığımızın şu deliliğine bak; Bizden yana da kullanabiliriz onu, bize karşı da!
Ah iki yüzlü yargıç! Akıl kendini yadsır, yıkılmaz;
Yıkılınca da kendini yadsımaz.”…

Ve şimdi aşkının saflığı ve öfkesinin büyüklüğü hedefli şiddete dönüşür, hayal kırıklığı nefreti büyütür ve en azından bir süre nefretinin kölesi olarak yaşar. Hektor’un ölümü, Troilos’un sözleri ve en sonunda bütün bunlara nokta koyan Troilos’un baştan yalvar yakar olduğu, içten dileklerini ve yardımlarını dilediği insan Pandaros’a lanetler yağdırıp aşağılamasıyla bulur. Onun hüzünlü şarkıları ise arzunun gücünü, sevginin ömrünü anlatırken umutsuzdur, bizde bu sözlerin yanında savaşın boşunalığını hatırlamazsak ve bunlar için neredeyse şırfıntı derekesine gönderilen zavallı Kressida’nın Troilos’la mutlu gece geçirmeden önceki sözlerini hatırlarsak iyi olur. Aman ne mutlu son, yoksa acılı mı demeli? Erdemi, onuru, bilgeliği ve kahramanlığı taşıyan ve tutarlı olan Hektor’un bile bile ölüme gitmesi dışında, kendisiyle tutarlı hiçbir karakter yok oyunda, bir de savaş meydanında (ne arıyorsa orada?) kendisini piçleri sınıflandırarak dövüşten kaçan Thersites’ten başka kendini bileni yok. İşin ilginç tarafı Thersites’in de ağzını bozmadığı tek karakter (neredeyse) Hektor olması da, bana düşündürücü geliyor.

Zahit ATAM
Sinema Tarihçisi, Birgün gazetesi yazarı
Yeni Sinema Dergisi Yayın Kurulu Üyesi ve Yazarı

“SHAKESPEARE VE ŞİDDET ÜZERİNE BİR DENEME… – Zahit ATAM” üzerine bir yorum

  1. Çok sağlam bir çözümleme elinize sağlık artı SHAKESPEARE özelikle şiddet üzerinden elle alarak yorumlamanızı çok önemsedim. bu yönüyle belki de türkçede bir ilk oldu.
    Yazarımıza ve cafrande.org’a teşekkürler

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Albert EİNSTEİN: Ekonomik ve toplumsal sorunları bilmiyen bir kimsenin sosyalizm üstüne düşünceler ileri sürmesi uygun düşer mi?

Ekonomik ve toplumsal sorunları enikonu bilmiyen bir kimsenin sosyalizm üstüne bir takım düşünceler ileri sürmesi uygun düşer mi? Bir çok...

Kapat