2009 filmleri üzerine kavramsal yazılar | Filme Alınmış Romanlar Ve Kızkanmak – Zahit Atam

Zeki Demirkubuz, günümüze kadar olan kariyerinin sergilediği belirli temalara, belirli insani durumlara yakınlık gösteren bir şahsiyet olduğu için, romana yaklaşırken kendince belirli çelişkilere odaklanmış bir yönetmendir. Anlatı bir authorun elinden çıktığı kabul edilecek kadar karakteristiktir. Çünkü yönetmen yalnızca bir romanı uyarlamamış, bir hikaye anlatmamış, insanların kolayca kötü bir şey olarak kodlayıp ama yaşamının birçok evresinde hareketlerinde tetikleyici bir güç olarak etkisinde kaldığı bir duygunun çözümlenmesinde kendince özgün bir yaklaşım geliştirebilmiştir.

Zeki Demirkubuz’un Kıskanmak adlı roman uyarlaması ise beni bir hayli düşüncelere boğmuş bir film. Kelimenin gerçek anlamıyla festivalin en doğurgan konularından birisi idi. Kısa bir şekilde bunları tartışmak isterim.
Birinci olarak sinema tarihi edebi eserlerden uyarlamalar ile ilgili çok önemli birçok tartışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Kendi sinema tarihi bilgime göre batılı dünyada ben yalnızca iki tane çok önemli uyarlama film biliyorum. Bunlar Bresson’un Bir Taşra Rahibinin Güncesi ve Orson Welles’in Dava adlı uyarlamalarıdır. Bunların dışında örneğin Volker Schlöndorff’ün uyarlamalarını ya da Wenders’ın Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi ya da Yanlış Hareket, Visconti’nin Yabancı ya da Venedik’te Ölüm eserlerini, ya da çok daha tartışmalı ve önemli filmi Leopar’ı bir kenara bırakmanın iyi olacağını düşünüyorum. Tartışma dallanıp budaklanır, soyutlama yapmak için yazı içinde Bir Taşra Rahibinin Güncesi ve Orson Welles’in Dava adlı filmleriyle kendimizi sınırlayalım.
Bir de bunun yanı sıra Andre Bazin ve Bela Balazs’ın uyarlamalar üzerine yorumlarını ve elbette Kracauer ve Eisenstein’ın yorumlarını hatırlayalım.
Eğer bu tartışmaları incelersek iki temel sorunla karşı karşıyayız. Bunlardan birincisi iyi edebi eserlerin filme alınması, ikincisi ise sıradan eserlerin sinemaya uyarlanması konusunda ortaya çıkmaktadır.
Önemli eserleri filme alırken, ilk önce metnin egemenliği altında fazla kaldığınızda ya da bir başka deyişle metne aşırı bağlı kaldığınızda yazılı metnin atmosferi büyük oranda filmsel anlatıda kendi atmosferini kuramamakta ve romanda çok önemli olan pek durumun okurun zihninde uyandırdığı anlamsal ve duygusal derinlik perdeye aksetmemektedir. İnsan bu tip uyarlamalar karşısında ne romandaki yoğunluğu hissetmekte ne de bir film seyretmenin genel hazzını yaşamaktadır. Bunun temel nedeni ise film ile romanın anlatı yapısının farklılığı ve elbette ki film seyretme sürecinin yaşantılanma biçimiyle roman okuma sürecinin ayrıksılığından kaynaklanmaktadır. Filmin dili ayrıdır, seyir süreci farklıdır, romanın anlatı yapısı ve söylemi birebir bir filmde inşa edilemez ve romanın okunma süreci ile bir film seyretme süreci farklıdır. Dolayısıyla her birinin kendi dilinden konuşması için yapısal bir dönüştürme zorunludur.

İkinci önemli sorun ise, genel olarak kısa romanların bile bir film için çok uzun olmasıdır. Film bir romandan uyarlanacaksa yapısal olarak kısaltılmalı, hatta yoğunlaştırılmalı ve aynı zamanda ciddi olarak kesilip çıkartılarak eksiltilmelidir. Örnek vermek gerekirse Camus’nün Yabancı romanındaki birinci bölümde yer alan pratogonist karakterin gözüyle Cezayir’den insanlar üzerine gözlemlerini aktardığı bölümde lokanta da garip bir kadın görünümlü tuhaf şekilde yemek yiyen bir kadın tasviri yapılır. Filmde bunun yer alışı bu tuhaflığı vermez, hatta anlatı yapısına tümden karşı ve aşırı eklenti olarak kalmıştır. Filmsel metin romansal anlatıdaki pek çok şeyi çıkarmak ve bağlamı bütünüyle tutarlı bir şekilde yeniden inşa etmek zorundadır. Bu seçmelerin rastlantısal olarak yapılması imkânsızdır. Gerçekten tutarlı bir yeni metin inşa edilmesi gerekir.
Öte yandan kötü romanların sinemaya uyarlanmaları sonucunda maharetli yönetmenlerin elinde eser gerçekten anlamlı filmlere de dönüşmektedir. Bu açıdan baktığımızda anlatıların yapısal özellikleri genel geçer formüller üretmese de, sinema tarihi incelendiğinde sayısız önemli eserin son derece sıradan uyarlamalarının genel olarak aşırı çoğunlukta olduğu görülür.
Bir filmin anlatısı bir yönetmenin imzasını taşıyacaksa, yönetmen ya da senarist bütünüyle tutarlı ve anlamlı bir zenginliğe sahip yeni bir anlatı kurabilme cesareti göstermesi gerekir. Deyim yerindeyse, romanın sayısız yorumundan yönetmenin seçtiği belirli bir yorumu yansıtsa da aynı zamanda kendi başına ayakta durabilen bağımsız bir metin ya da filmsel anlatı kurabilmelidir. Bu süreçte romana aşırı bağlılık çok ciddi sorunlara yol açmaktadır.
Bir Taşra Rahibinin Güncesi filmine baktığımızda, film bağımsız bir anlatıya dönüşebiliyor, romandan ayrı bir varlık kazanıyor, bunu yapmak için çok özel bir atmosferi kurabiliyor. Ancak bunun için sinemasal dil bir metine yaklaşarak tümüyle taşra rahibinin gözünden bir dünyayı algılayış üzerine odaklanıyor.
Bu film kaçınılmaz olarak bağımsız bir sinema üslubu kurmuş ve romanın yapısını beyazperdeye taşımak için genel Fransız uyarlama çabalarından büyük oranda uzaklaşmıştı. Deyim yerindeyse romanı genel bir Fransız filmi havası içinde harcamamıştı. Ne kadar genelden ya da konvansiyonel olandan uzaklaşmak için çaba gösterdiyse, o kadar romanın atmosferine, olay örgüsüne, karakterin iç dünyasına ve gerçek bir anlatıya o kadar yakınlaşabilmişti. Bağımsızlık filmi başarıya götürürken, filme kimlikte kazandırıyordu.
Orson Welles’in Dava uyarlaması ise belki de sinema tarihinin en benzersiz uyarlamalarından birisidir. İnsanlığa malolmuş bir romanı gerçekten çok tutarlı bir sadeleştirme yoluyla tamamen bağımsız anlatıya dönüştürüyor, hatta belki de bir romanın veremeyeceği denli insanı içine alan bir atmosfer kurabiliyor. Bunun için şu soyutlamanın yapılabileceğine inanıyorum: Film kendi içinde pek çok derinlik, gözlem gücü, söylemin biricikliği, iç dünya anlatısı yönünden romana göre daha geri planda kalabilirken, kurabileceği atmosferin etkisiyle gerçekten insanı çok daha içine alabilir ve çok daha yoğun bir psikolojik etkileşimi yaşatabilir. Aslında bu açıdan sinema için denebilirse insanı çok daha içine çekebilir bir atmosferi kurmak romana göre en çekici ve en etkileyici yönlerinden birisidir.
Bu açıdan insan Orson Welles’in filmini seyrettiğinde etkisi romandan çok daha kalıcı ve uzun süreli olmaktadır. Welles’de romanı belirli oranlarda kısaltmış, öncelik ve yoğunluk yapısına müdahale etmiş, kendince yeni bir anlatı kurmaya çalışmıştı. Uyarlama konusunda ilk önce bağımsız bir anlatı kurmak esastır. Filmsel metin romanın anlatı yapısından kendi bağımsızlığını oluşturamadıkça romanın atmosferinden ve duygusundan o kadar uzaklaşmaktadır. Bu paradoksal durum uyarlamaların en önemli tartışmalı başlıklarından birisidir.
Zeki Demirkubuz’un durumuna gelirsek, Zeki bağımsız bir anlatı kurma çabasında son derece cesurdur. Bu nedenle Kıskanmak filmi sinemamızdaki belki de en güçlü atmosfere sahip filmlerden birisidir. Dolayısıyla Kıskanmak filmi atmosferi nedeniyle üzerinde düşünülmeye, anlaşılmaya layık önemli bir filme dönüşmektedir.
İkinci olarak Zeki Demirkubuz, günümüze kadar olan kariyerinin sergilediği belirli temalara, belirli insani durumlara yakınlık gösteren bir şahsiyet olduğu için, romana yaklaşırken kendince belirli çelişkilere odaklanmış bir yönetmendir. Anlatı bir authorun elinden çıktığı kabul edilecek kadar karakteristiktir. Çünkü yönetmen yalnızca bir romanı uyarlamamış, bir hikaye anlatmamış, insanların kolayca kötü bir şey olarak kodlayıp ama yaşamının birçok evresinde hareketlerinde tetikleyici bir güç olarak etkisinde kaldığı bir duygunun çözümlenmesinde kendince özgün bir yaklaşım geliştirebilmiştir.
Film incelendiğinde bir yandan fiziksel varoluşu nedeniyle toplumsal yaşamın belirli alanlarından geri çekilmiş bir kadın özelinde arka planda kalarak bir iktidar kurma, bir güç olabilme, daha doğru deyimle ipleri elinde tutan perde arkasındaki iktidar olarak onlara eksik kaldığı alanların dışında bir üstünlük alanı yaratma tutkusuna odaklanmaktadır. Bu bağlamda Demirkubuz özellikle iki kadının yani gelin ve kocanın sığıntı kızkardeşi kimlikleri arasındaki gerilime odaklanmıştır. Tematik seçimi belirgindir ve romana göre yoğun bir sadeleştirme yapmıştır, kendi söylemini inşa etmiştir.
Bunun da ötesinde hiçbir duygu ve ilişki ikililik özelliğinin içinde kalmaz, her zaman gerçekliğin bir parçasıdır ve çok daha geniş bir ilişkiler yığınını harekete geçirir. Bu anlamda Goethe’nin şu sözü gerçekten diyalektik yapısıyla çok anlatıcıdır:
“Doğada hiçbir şeyi tek başına ve diğer şeylerden yalıtılmış bir biçimde görmeyiz, aksine her şey bir başka şeyle ilişki içindedir, önünde, arkasında, altında ya da üstünde bir şeyler vardır mutlaka.”[1]
Bu anlamda Kıskanmak romanının ve filminin başarısı kıskanma duygusundan yola çıkarak bunun ikili anlamda bağlamını inşa edebilmesidir: birincisi bu duygunun nasıl bir dizi ilişkiyi tetiklediğini, nasıl bir dizi duyguyla bütünleşebildiğini anlatmasıdır. İkinci olarak ise bu duygunun nasıl iki insan arasındaki duygusal zeminden çıkarak bir toplumsal ortamda birçok insanın hayatını (bazılarınınkini yıkıcı ölçüde) etkileyebilmiş olmasıdır. Bu anlamda Demirkubuz bir ilişki özelinden yola çıkarak bir yandan bir toplumsal kesimi anlatmakta öte yandan duygusal zeminde insanları tetikleyen duygular üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Bütün bunların sonucu film gerçek anlamda önemli bir esere dönüşüyor.
Ancak temelde birkaç sorunu var, ki bunların da konuşulması gerekiyor.
Film ne yazık ki belirli olguların anlatısal olarak anlam kazanmasını sağlayacak sahnelerin eksik bırakılması nedeniyle boşlukları olan bir yapıya sahip. Ben kendimce bunların kurgu masasında kesildiğine inanıyorum. Romana aşırı gömülme gibi kurgu masası üzerinde aşırı durma da hoyrat bir elin yardımıyla gerekli dramatik anları da kesip atabilir. Bu anlamda örnek vermek gerekirse, filmde evde yemek yiyen karakterin gelin tarafından istenmemesi kızkardeşin ise onu koruması ve finale giden bölümde aynı şahsın yüklüce bir bahşişle gönderilmesinin anlatısal zeminini yeterince vermemiştir.
Ya da iki kadın üzerinde yoğunlaşırken, kocayı ya da ağabeyi öykünün gelişim sürecinde olması gerekenden fazla ötelemiştir. Mühendisimiz neredeyse filmin yok-kişilerinden birisine dönüşmüştür, dramatik çelişkiyi ve iki kadın arasındaki çatışmaların zeminini oluşturmada zaafların ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
Bir başka önemli sorun ise, 20’sinde haşin erkeğimiz ile muhteşem güzellikteki gelinimiz arasındaki aşkın duygusal zemini yeterince hissettirilmemektedir. Dolayısıyla gelinimizin bu ilişki için artık her şeyin açıkça anlaşılabileceği durumda bile yerinde duramayıp ona gitmesinin duygusal çatışması filmin içinde yoğun olarak hissedilememektedir.
Film deyim yerindeyse Seniha ile Mükerrem arasındaki çatışmalar üzerinde o kadar yoğunlaştığı için, bu çatışmaların nesnel çatışma yaratan durumlarını eksilterek bağlamın zayıflamasına neden olmuştur.
Bu anlamda deyim yerindeyse Zeki Demirkubuz iç monologları tümden kaldırarak ya da yazarın doğrudan konuşmalarını verecek bir karakter ve anlatıcıyı yok ederken, bunun yerine kamerayı ya da yönetmenin gözünü yeterince yerleştiremediği için bağlamı duyguların arkasında kalmasını sağladığı için, anlatıyı zayıflatmıştır.
Film hakkında benim için önemli iki şeyi daha anlatmak istiyorum.
Birincisi Antalya Film Festivali’nde belirli filmlerin diğerlerinden ayrıksı bir tepki aldığını anlatmalıyım. Örneğin Bornova Bornova basın tartışma bölümünde konuşulanlar yönünden diğerlerinden çok daha düzeyli ve derin bir yapıya sahipti. Min Dit (Ben Gördüm) filmi ise daha seyir sürecinde izleyiciyi sürekli tarafını seçmeye çağıran yapısıyla etkili bir filmdi. Hiçbir film onun kadar şiddetli alkışlar almadı, öte yandan bir kısım insan da hiçbir filmde olmadığı denli hırçın bir şekilde salonu boşalttı. Basın toplantısı sırasında ise tartışmalar şiddetli duyguların eşliğinde oldu, insanlar kendi nutuklarını söyleme ihtiyacını hissettiler.

Zeki Demirkubuz’un Kıskanmak filmi Cuma günü son yarışma filmi olarak 20.30’da gösterildi. Otellerde yemekler yedide başlıyordu. İnsanlar büyük oranda erkenden otellere dönüp, yemeklerini ilk yiyenlerden oldular ve cümbür cemaat sinemaya koştular. Başka filmlere gösterilmeyen bir çabaydı bu. Dahası daha bir gün öncesinden Kıskanmak kendi hezeyanlarını yaratmış kendi gündemini oluşturmuştu. Salonda bırakın koltukları merdivenlerde bile yer kalmamıştı. Hatta yabancı konuklardan merdivenlerde oturup filmi seyredenler vardı. Filmden sonra ise sinema yazarları değil ama özellikle halkımız Kıskanmak üzerine büyük tiratlarıyla öne atıldılar. Ben insanların duygusal olarak filmle yoğun bir etkileşime girdiklerine şahit oldum. Bunu şunun için söylüyorum: çok çeşitli nedenleri olabilir, ancak Batılı dünya sanat eserlerinin artık bir kanıksanmışlık atmosferi nedeniyle insanları duygusal ve entelektüel yönden yeterince etkileyemediklerini söylemektedirler. Oysa Demirkubuz’un filmi deyim yerindeyse insanları kendileri ya tanık oldukları hakkında tam bir ifşaata neden oldu. Sanatın insanlar üzerindeki etkisi yönünden güzel ve etkileyici bir tablo oluşturuyordu.
İki gözlemden söz etmiştim. İkincisi ise filmi seyrederken yaşamımın son kesitinde etkilerini yoğun olarak hissettiğim bir duygu üzerine yapılmıştı film. Kalemimi ve seminerlerimi kıskandığı için sahip olduğu anlamsız yetkeyle inanılmaz eylemlere imza atanlardan kaçarak Yeni İnsan Yeni Sinemadan ayrılmak zorunda kalmıştım. Kelimenin gerçek anlamıyla bir komiser edasıyla hayatımı zindan etmeye çalışan insanların üzerimde iktidarlarını tesis etme çabalarına iyi direndiğimi, kendi özgürlüğümü savunabildiğime inanıyorum. Ama Demirkubuz’un filmi bu anlamda psikanalistlerin çok iyi bildiği bir etkiyi bana yaptı. Bir bütün olarak filmi seyrederken yakın geçmişimi bir analist olarak Kıskanmak filmini seyrederken kendi nezdimde analizan konumuna geldim ve yaşadıklarımın çözümlemesini kendime yaptım. Kıskanmak bana insan nedir sorusunu sordurdu, ben kocanın kızkardeşine yaptığını yapmadım, ama yapmak istemedim, aklımdan bile geçirmedim desem yalan olur. İnsan her yapmak istediğini yapmaz, modernliğin getirdiği bir kendini tutma edimi olarak yaşam bütün bunların çok farklı şekillerde ifade edilmesinin araçlarını da yaratmıştır. Şahsi olarak kendimi en yakın olarak gördüğüm, sinemada ya da dvd’sinden tekrar seyretmek isteyeceğim, acı bir tebessümle ama etkilenmiş olarak hissettiğim filmlerden birisidir Kıskanmak. Ben sevdim.

<< 2009 filmleri üzerine Kavramsal yazılar | Bornova Bornova – Zahit Atam

“Kavramsal düzeyde filmler arasında gezinmek” başlıklı 2009 filmleri üzerine yazılar devam edecek…

____________________________
1 Goethe, Yeni İnsan Yeni Sinema no.24, iç kapak, Film Form içinde (Film Biçimine Diyalektik Yaklaşım içinde aktaran S. M. Eisenstein), çeviren Zahit Atam.

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Gazeteci Günter Wallraff, Afrikalı kılığında Almanya’yı dolaşarak siyahlara yapılan ırkçılığı filme çekti

1985'te Türk işçisi 'Ali Levent' adıyla yaşadıklarını 'En Alttakiler'de aktarmış Ünlü gazeteci ve yazar Günter Wallraff, bu kez tenini siyaha...

Kapat