“Dikenli tellerle bölünmüş bir özgürlük bu” Sevgi Soysal’ın Yasaklı Kitabı: Yürümek – Birgül Serçe

Sevgi soysalSevgi Soysal’ın üçüncü kitabı Yürümek, temelde cinsellik ve toplumsal cinsiyet temaları etrafında cesurca dolanan, hatta o dönemde yasaklı sayılan bu temaları bireyin gözünden tüm yalınlığıyla anlatan bir roman. Yürümek’teki yol arkadaşımız ise, o güne kadar yazdığı tüm kadınların bir adım ötesinde bir kadın, Ela.
Yayımlandığı dönemde büyük yankılar uyandıran bu kitabın bu kadar tepkiyle karşılanması pek de şaşırtıcı olmasa gerek. Sevgi Soysal, o kadar doğal, o kadar cüretkâr ve içerden anlatıyor ki kadınlık ve erkekliğin nasıl olgunlaştığını, bize öyle güzel fotoğraflarla sunuyor ki cinselliğin bu kadar rahat dillendirilebilecek bir şey olmadığını birilerinin ona anlatması gerekiyor! Kimse kitabı okuyamasın diye kitap yasaklanıyor bir süre!

İki farklı koldan yürüyen iki hayat hikâyesiyle başlar kitap ve bu öyküler bir yerde kesişir. Yazar, kitabın kahramanları Memet ve Ela’nın yaşamlarını çocukluklarından alıp yetişkinliklerine kadar getirir ve olayları cinsellik ve toplumsal cinsiyet merkezinde ele alır. Doğrusal bir zaman diliminde anlatılan olaylar, hep geçmişteki korkulardan, tabulardan ve deneyimlerden beslenir.
Ela, orta halli bir ailenin kızıdır. “İyi aile kızı” olarak yetiştirilmiştir. Ailesi tarafından ona sunulan gelecek, iyi bir eğitim, iyi seçilmiş arkadaşlar, iyi kazandıran bir iş, namuslu bir hayat, iyi bir evlilik, zengin bir koca ve tabii ki çocuklar çemberinin dışında bir çizgiye izin vermez. Ela’nın annesi aslında hepimize tanıdık gelecek bir annedir. Belki de kendi annemiz kadar tanıdık. Kitapta Ela’nın annesiyle olan ilişkisine birebir yer verilmez; ama annesinden devraldığı tabuları ve annesinin içine saldığı korkularıyla Ela bize yeterince anlatır annesini. “Sokak kızı” Şenel’in annesi cinsellik oyunu oynamalarına kızmaz ve bu Ela’yı oldukça şaşırtır mesela, çünkü Ela’nın annesi olsa…
“Anası olsaydı şimdi; Ela’nın anası, neyin yanlış olduğunu, neyin yapılmaması gerektiğini bilen ve hiç unutmayan, unutturmayan Ela’nın anası… annemin yüreğime saldığı, ta beynime yerleştirdiği korkular yüzünden küçük, sıska bir kız oldum yine. Ela da bütün anaların aynı şeylere kızdıklarını, aynı şeyleri söylediklerini sanıyordu; çünkü doğruydu onlar, gerçekti, kesindi…”
Ela ilkokuldayken, sıra arkadaşına “komşunun piçi” diyen Sidikli Erol, Ela’ya “canımın içi” der. “Komşunun piçi” sınıfta kaale alınmazken, herkes Ela’yla Sidikli Erol’un “canının içi” diye dalga geçer. Ela bu olayı ancak seneler sonra anlamlandırabilecektir.
“İleride büyüyünce komşunun piçini takmayan bir toplumda yaşadığını anladı. Anladı ya, canım sözcüğü hep piç sözcüğünü getirdi aklına. Ona canım dendiğinde, piçleri düşündü ara sıra.”
Bu olayla Ela’nın penceresinden ilk kez bakıp sorgularız olanı biteni. Ela büyüdükçe tabular ve hayatına getirilen sınırlamalar da büyümektedir. Çocukluğun oyunlarıyla ergen olmanın getirdiği yeni roller arasında sıkışıp kalmıştır Ela. Büyükada’dayken bir Rum çocuğu olan Aleko ile arkadaşlık eder. Bir gün ailesinin izni olmadan buluşur Aleko’yla ve ilk kez öpüşür Ela. Eve döndüğünde babasının ölmüş olduğunu öğrenir. Ela “iyi aile kızı olmadığı için” cezalandırılmıştır işte!
“Aleko’yla öpüşürken mi ölmüştü babası? Aleko’yla tepeye çıkmasını yasakladığı için Aya Yorgi intikam mı almıştı babasından?”
Ela aslında bir çelişkiler kadınıdır. İnançları ve pratikleri arasında hep bir çelişki vardır. Cinselliğin doğal bir olgu olduğunu kabul eder Ela ama evlenmediği bir erkekle yatacak kadar cesur da değildir. O kadar kolay değildir kendisine öğretilenleri unutmak, onları yok saymak ve kendi inandığı yolda “yürümek”. Nitekim ilk cinsel deneyimini kocası Hakkı’yla Hilton Oteli’nin lüks odalarından birinde yaşar:
“Buraya niçin geldim? Aleko’dan, Bülent’ten esirgediğimi Hakkı’ya vermek için mi? Bunu onlara beni Hilton Oteli’ne getirmedikleri için mi vermedim?… Aleko’yu, Bülent’i Hakkı’dan az mı sevmiştim?”
Kendisine sunulan çemberin içinde sıkışan Ela, hep güzel olmanın, iyi olmanın bedelini öder. Toplumsal rollerine harfiyen uymaktadır, bu yüzden iyidir, güzeldir. Ama bütün bunlar, Ela’nın sorgulamasına engel değildir. Ancak Ela bu sorunlara genel bir çerçeveden bakmaz, bireysel olarak ele alır onları. Gazetede bir haberde Şenel’in öldürüldüğünü öğrenir ve daha küçükken oynadıkları güzellik çirkinlik oyunlarını düşünerek sorar:


“Şenel daha çocukken kendisine yakıştırılan kötülüğü, çirkinliği bir ölümle ödedi işte. Ya benim güzelliğim?”

Kitabın ikincil ekseninde ise Memet’in öyküsü ilerler. Memet de Ela gibi “iyi aile çocuğu”dur. Memet’in hayatla ilk karşılaşması, çocukluk arkadaşı Nuri ile “hırsız-polis” oynarken Nuri’nin Memet’in silahını çalmasıdır. Bundan sonra bütün oyunlarda Nuri, Memet’i hırsız yapıp kendisi polis olur. Silahıyla aslında iktidarı elinden alınmış ve bir anlamda erkeklik gururuyla oynanmıştır Memet’in. Memet hayatı boyunca hissedecektir bunun ezikliğini ve “erkek” olabilmek için hep o iktidarı tekrar eline almaya çalışacaktır.
Okul yıllarında erkekliğini ispat etmenin bir başka yolu da arkadaşlarına “geneleve gittim” diye yalan söylemektir. Sonraları ilk genelev deneyimi “başarısızlıkla” sonuçlanınca, yine geri alamaz “silahını” Nuri’den. Yıllar sonra komşunun karısıyla ilk cinsel deneyimini yaşadıktan sonra annesine gelip “Nuri’den tabancamı geri aldım” diyecektir.
Sade cümlelerle, adım adım görürüz bir çocuğun “erkek” olma yolunda attığı adımları tek tek. Sevgi Soysal, bir erkeğin cinsel kimliğinin oluşumunu böyle dillendirir kitabında. Gizlice alınan porno dergiler, genelev deneyimleri, arkadaşlar arasında anlatılan eşek tecavüzleri bu kimliğin oluşumundaki bazı parçalardır ve doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar misali, kitabın bir süre yasaklı olmasına neden olur bunlar.
Ve nihayet Memet’le Ela karşılaşır. Anlatılan her şey ne kadar tanıdık, ne kadar bizdense bu karşılaşma da o kadar olağandır. Bir postane, hastane, sokak ne fark eder? Yolları kesişecektir bir yerde. Bir süre sonra, Ela Memet’le aynı anda, aynı şeyleri fark etmeyi, aynı şeyleri düşünebilmeyi ister. Ama sürekli sorgulayan Ela’yla, hayatı daha yalın, daha sorunsuz yaşamak isteyen Memet’in düşünceleri her zaman kesişmez. Ela artık kendi bireyinin sorunlarına biraz daha toplumsal bir çerçeveye oturtarak bakmaya başlamıştır: İmroz’da ailelerin denize girdiği yerdeki dikenli teller için “dikenli tellerle bölünmüş bir özgürlük bu” der. Yalnızca kendi evliliği, kendi ailesi değildir Ela’yı ilgilendiren. Toplumun aile kavramına bakışını sorgulamaya başlamıştır artık. Memet’e ise bu kadar sorgulama fazla gelir. Ve Ela, terk eder her şeyi, “yürür”:
“Yürümek, dönüp bakmamak arkaya. Arkada ne var? Yan yana asılı duran resimlerin korkutucu düşlerle yüklü can sıkıcı renklerinden başka.”
Sevgi Soysal, Ela ve Memet’in öyküsünü toplumsal olaylardan ve dönemden ayrı tutmuyor her zamanki gibi. Kitabında toplumsal dinamiklere ve sorunlara da yer veriyor. Mesela Sabiha Yengesi Ela’ya Rum oğlanlarıyla gezmemesini öğütler. Tirebolu’nun kadınları “köşelerine sinmiş” kadınlar olarak tasvir edilir. Yani yazar hem Ela’yı hem de Memet’i içinde yetiştikleri toplumsal koşullarla birlikte sunar okuyucuya:
“Çantalı kadının elini tutmayan çocuklar vapurda ciklet sattılar, gazoz sattılar, sandviç sattılar. Çantalı kadınların elini tutan çocuklar, tuttukları eli çekerek gazoz istediler, ciklet istediler, almayınca analarına ağladılar. Gazoz satan, ciklet satanlar imrenmediler, bir sonraki vapuru gözlediler, bir sonraki vapura yetiştiler.”
Ela ve Memet öyküsünün aralarına çeşitli doğa tasvirleri ve hayvan figürleri serpiştirir Sevgi Soysal. İlk karşılaşmada garipsenen bu tasvirler, sayfalar ilerledikçe daha belirgin simgesel anlamlar kazanmaya başlar. Yazar toplumsallaşmayı, doğadaki canlıların yaşamıyla, yaşam savaşlarıyla öyle ustalıkla ilişkilendirir ki bu figürler Ela ve Memet’in öyküsünden ayrı da ilerlese, aslında öyküden ayrı durmaz bir yerden sonra. Kitapta bir sürü örnek bulmak mümkün tabii. En vurucularından biri ise hamamböceklerinin hikâyesi. Ela doğum yaptıktan sonra aslında içinde bulunduğu çemberin onu biraz daha sıkıştırdığını, hayatını daha çok ele geçirdiğini anlar. Bu bölümün hemen ardından yazar hamamböceklerini anlatır bize. Onların hızla nasıl yayıldıklarını anlatır. Bir yanda Ela’nin hayatına isteyerek ya da istemeyerek giren, sızan şeyleri diğer yanda hamamböceklerini görürüz. Yazar doğum gibi çok olağan, hayatın sıradan bir parçası gibi görünen bir olaya yabancılaştırır bizi. Biraz uzaktan, biraz tiksinerek izletir bize hamamböceklerini:
“Hamamböcekleri, mutfak dolaplarının bütün kuytu köşelerine yayıldılar hızla. Bütün tencerelerin, tavaların, leğenlerin kenarlarında gezindiler, ekmek teknelerinin, musluk altlarının, dolap üstlerinin bilinmedik, yumurta bırakılmadık yerini komadılar. Kahverengi, çabuk ezilen, çabuk ölen ama çok çabuk, anlaşılmaz bir çabuklukla çoğalan böcekler. Her türlü öldürücü tozun yanı sıra, her türlü ölümden daha çabuk çoğalan hamamböcekleri.”
Ela gerçekten yürümüş müdür? Kaçımız bunu göze alacak kadar cesaretliyiz, arkaya dönüp bakmadan yürüyecek kadar cesaretli? Ela arkasına dönüp baksa da hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır artık. Ne o, ne de Memet… Ve yürür Ela, acemi başlangıçlara değil, ayağı yere sağlam basan bir kadın olmaya doğru yürür. Bu noktadan sonra geriye dönüp bakmış ya da bakmamış belki de çok önemli değildir. Ve Sevgi Soysal da Ela’yla birlikte yürür, 70’lere adını yazdıran bir kadın yazar olma yolunda, emin adımlarla.

Birgül Serçe
Yürümek, dönüp bakmamak arkaya…
Kaynak: 70’ler Dönemi Kadın Edebiyatı

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Rousseau: “Güçlü sürekli haklıysa yapılacak olan, güçlü olmanın çaresine bakmaktır”

Özgür doğan insan, her yerde zincirlere vurulmuş. Kendini diğerlerinin efendisi sananlar bile, diğerlerinden daha fazla köle olmaktan kurtulamıyor. Bu ikisi...

Kapat