Murathan Mungan: Örtünmenin sonu yoktur. Kadınlar kefene kadar…

“Doguda her şey usul usul birikir ve ansızın olur”
(…) Sokaktaki tek tük kadınlar kendilerini sokaklardan hemen silinmesi gereken lekeler gibi hissediyor olmalılar ki, geçtikleri yerlerde çabuk adımlarla hızlı hızlı yürüyor, havanın boşluğuna kendilerinden bir iz bırakmamaya çalışıyor, varlıkları bir görüntüye, görüntüleri bir ağırlığa dönüşsün istemiyorlardı. Bu yüzden onların telaşlarında yalnızca gündüzün sıcağındankaçmak değil, aynı zamanda bir an önce gözden kaybolmak gayreti seziliyordu. Yerden kalkmış bir toz bulutunun bile yoğunlaşmış havadan ötürü toprağa geç döndüğü bu iklimde, bir an önce geçip gitmek istiyorlardı. Görülmek için, daha çok görülmek için yüzyıllardır süslenip durmuş olan kadınlar, şimdi ve burada görülmemek için varlıklarını havanın boşluğunda bile silmeye çalışıyorlardı.

… Tek başına kalan bir insanın kapladığı o güçsüz yeri kaplamaya çalışıyorum. Varlığım bir toz bulutu, daha sert bir rüzgarda tozanlarına ayrışarak dağılıp gidecek bir toz bulutu. Benim kalıbımda bir boşluk bu. Sıcağın, şehrin ve çölün ortasında zamansızmış gibi duran bir boşluk.

Artık bütün karanlığıyla akşamdı
Aydınlığın olduğu gibi karanlığın da birkaç çeşidi olduğunu gördüğü, öğrendiği çok günler, geceler geçirmişti, burada ve başka yerlerde. Daha çok kış akşamlarının isli karanlığına benzeyen, insanı soluksuz ve ümitsiz bırakan bu kapalı ve boğuntulu akşamda, kımıldayan varlığıyla her yerde hissedilen bilinmez bir canlı gibi gövdelenmişti karanlık. Akşamdan bağımsız somut bir varlık gibi orada duruyor, her iç çekişinde sanki tarih öncesine kadar uzanan geniş bir soluk alıyordu. Gece bastırdığında sanki her şey çok daha kötü olacaktı.
Bütün şehri kaplayan toz bulutuna karşın, derin derin soluk almaya, içini tazelemeye, varlığını, gücünü duymaya çalıştı Akhbar. Bir an önce gece konaklayacağı bir yer bulmalıydı. Çocukken, camilerde, hamam külhanlarında yatanları duyar, onları evlerinin dışına süren hayatı merak ederek ürperirdi. Kaybolmuş gibi baktı gökyüzüne, onun vereceği bir cevap varmış gibi baktı. Kuzey gecelerinin kışı gibi ışıksızdı gökyüzü. Herkesi yalnız bırakan ketum ve kayıtsız bir karanlıktı bu.
Sokakta kalmıştı. Komşu ülkelerde onca şehir gezerken duyduğu gurbet duygusundan çok daha iç sızlatıcıydı. Nicedir gurbetin bilgisine vakıftı: Yaban ellerde gurbette olmanın sızısı kendince inceden bir keyif taşır, gurbette olmak sahibinin gururunu okşar, onu kendi yalnızlığının kahramanı yapar. Yaban ellerdeki bu kimsesizlikte her şeye karşın insanı ayakta tutan tuhaf bir güç vardır; kişinin kendisini de aşan bir güç… Şimdiyse döndüğü yerde değildi. Mekânın tanıdıklığı, zamanın yabancılaştırdıklarını geri vermiyordu.
Birden kendini bu dünyada daha önce hiç hissetmediği kadar yabancı, üvey hissetti. Çıplak yara gibi acıdı içi. Kendinden bile daha güçlü olmasını gerektiren bir kimsesizlik, bir kayboluştu şu yaşadığı ve insan bu çeşit bir kimsesizliği ancak kendi yurdunda, kendi insanlarının arasında yaşardı. Gönüllü sürgünlüğün zorunlu sürgünlüğe döndüğü günlerde, başka memleketlerin toprağını gezerken, ümitsizliğe kapıldığı anlarda, bir gün döneceği bir yer olduğunu bilmenin avuntusuyla oyalanmış, içini diri tutmayı başarmıştı. Orası, burasıydı işte, ama burası artık orası değildi galiba.
Akşam alacasının iyice koyulaştırdığı bir yeis içinde yüksek duvarlı dar bir sokak ortasında öylece kalakalmış, kendi içiyle konuşuyorken, birden gereğinden erken bir ümitsizliğe kapıldığını, hiçbir şey hayal ettiği gibi gitmediği için gereksiz kaygılara, kederlere boğulduğunu düşünerek, yeniden güç toplamaya, kendine destek olmaya çalıştı. Bu, daha ilk günüydü ve söylendiği gibi burada yıllar belki de tahmin edildiğinden çok daha kötü geçmişti…
Ansızın havada dalgalanan atlasçiçeklerinin kokusuna bıraktı kendini. Yüreğini sıkan o sert bağı gevşetti.
Gece, sıcak katran kıvamında bir karanlıkla şehrin üzerine olanca ağırlığıyla kapandığında, o çocukluk yıllarından bildiği şehrin kuzeyinde eski surların dibindeki sıra hanların birinde kısık ışıklı bir odada uyumaya çalışıyordu.
Odanın belli ki yıllardır sıvanıp boyanmamış yüzeyi pürüzlenerek kabarmış kalın taş duvarları, bu eski halleriyle Akhbar’a eski zamanlara ilişkin tanıdık bir güven ve huzur veriyordu. Penceresi açıktı ama, en ufak bir esinti bile yoktu havada. Çocukluğunun yaz gecelerinde damlarda uyuyanları, birkaç döşeğin birden serilebildigi geniş, ahşap tahtlarda yatan kalabalık aileleri, o gecelerin üzerine sim serpilmiş serin, huzurlu uykularını hayal etti. Hafif hafif esen serin bir rüzgâr, damların üstündeki ahşap tahtları çevreleyen bembeyaz cibinlikleri bir yelken gibi şişirirdi. Yattığı yerde uyumaya çalışırken parmağıyla araladığı cibinliğin açıklığından diğer damlardaki tahtları gözleyen Akh-bar, bunlara baktıkça karanlıkta yüzen bembeyaz yelkenliler düşlerdi. Çölde ya da gecede yüzen yelkenliler. Rüzgâr yalnızca serinlik değil, şifa gibi düşler, hayaller dağıtırdı döşeklerinde uyuyan gündüz yorgunlarına. Günün sıcağından bitkin düşmüşleri serinliğiyle nennelerdi. Damlar artık kapalıydı. Geceye ve insanlara kapalıydı. Yönetim, damlarda birlikte uyumayı insanlara yasaklamıştı.
Bu hana çocukken babası getirmişti onu. Neden buraya gelmiş, burada gecelemişlerdi bilmiyor, hatırlamıyor; şimdi yıllar sonra birden babasının anısına, bu anının koruyuculuğuna sığınmak istemiş olabilir. Babası onu öksüz bıraktığında ilkokulu bitirmemişti henüz.

Döşek hayli sertti. Vücudu yorgunluktan kendini bırakmıyor, dinlenemiyordu. Yüzükoyun döndü. Başını yastığa gömerken, babasının kokusunu hatırlamaya çalıştı. Buranın gecesinde bir yerlerde kalmış olmalıydı o koku ve bu kadar şiddetle hatırlamak isteyen birine, geçmişin sihirli gücü mutlaka yardım eder, diye umuyordu. Ne de olsa insan, her zaman bu kadar şiddetle gerek duymazdı bir hatıraya. Zamanı sakladığına güvendiği bu kalın duvarların babasının kokusunu da sakladığına inanmak istedi.
Sabah gün ışığında her şeyin başka, bambaşka olacağını düşünerek ve buna inanarak, havını zamanın seyrelttiği yumuşak bir halıdan yuvarlanırcasına derin, dipsiz bir uykuya daldı.

Gece usulca odasının kapısı açıldı. Onu uyandırmamak için sessizce süzülerek girdi içeri babası. Altın rengi harmanisi vardı üzerinde. Yürürken dalgalanan harmaninin kumaşı çölde kum tepeleri gibi parlıyordu. Ses çıkarmamaya çalışarak ağır ve yumuşak hareketlerle davranıyordu. Akhbar, yekinip yatağından kalkmak istediyse de, eliyle rahatını bozmamasını işaret etti ona. Sonra usulca kenarına ilişti yatağın. Taze çekilmiş kahve gibiydi gözleri. Elini şefkatle Akhbar’ın terli alnına koydu; aynı yumuşak hareketlerle terini sildi onun, saçlarını okşadı; bunun bir rüya olmadığını o zaman anladı. Akhbar’ın sık ve kalın saç telleri babasının parmaklarının arasından defalarca kayıp gitti. Avuçlarındaki tütün ve kehribar kokusunu aldı Akhbar. Mutlulukla gülümsedi. Babasının balrengi kehribar teşbihi ve üzerinde kanatlı aslan olan gümüş tütün tabakası ona kalmıştı. O da birini kaybetmiş, diğerini satmak zorunda kalmıştı. Şimdi onları geri isterse, ne yaparım, diye kaygılanıyordu. Babası, yüzünde kendi sevinciyle çoğalmış ilkbahar bahçelerinin genişliği ve sükûnetiyle ona bakıyordu. Sanki avuçları arasında kuvvetle sıktığı nar çatırdayarak yarılmış, taneleri yatağa dökülmüş gibi mutlulukla kamaşmıştı Akhbar.

Altın rengi harmanisinin içindeki ince mintanının sedef düğmelerini çözdü, sol elinin zarif bir hareketiyle boynunun iki yanından süzülen teri sildi, soluklanmak ister gibiydi. Sonra Akhbar’ın kaygılarını sezmişçesine güldü ona;
çok sigara içmesine karşın hiç sararmayan bembeyaz dişleriyle ağızdolusu güldü. Bu kez de güvercinlikten aynı anda havalanıp kanat çırpan güvercinlerin aklığı gibi bir sevinç kapladı içini. Babası, başını arkaya atmış hâlâ gülüyordu. Belli ki, ne teşbihi, ne tabakayı soracaktı, kaygısı boşunaydı. Baba ile oğul birlikte gülmeye başladılar. Kelimelere dökemese de kalbinin bir yerinde biliyordu: Dünyada çok az şey, birlikte aynı şeye gülen baba ile oğulun kahkahalarının aydınlığında ki mutluluğun yerini tutar.
Babası, onun için her zaman koku ve gülüş olmuş, en çok bunları özlemişti.
Sabah rüzgârının fısıldadıklarının insanı dünyayla barıştırdığını biliyordu; her şeye yeniden başlayacağını hissettiği tazelenmiş bir güçle uyandı. Kendini dinlenmiş hissediyordu.

Hatırladığı pek fazla akrabası yoktu. Baba tarafı eski göçebelerden olduğu, üstelik babası erken göçtüğü için onları pek fazla tanımazdı. Anne tarafı ise kalabalık sayılmazdı. Bayramlarda el öpmeye gittiği akraba sayısı fazla değildi.
Annesinin izini sürmek için ertesi günü akraba evlerini aramakla geçirdi. Belleği bir kum fırtınasına uğramış gibiydi. İri taneli tozanlar, karanlık benekli bulutlar içindeydi her şey. Anılarından, çağrışımlarından yardım umuyor, her yana delici gözlerle bakarak geçtiği yollarda teselli işaretleri arıyordu. Çocukluğunda şekerlerini sevdiği şu küçük dükkânı yeniden görmek onu mutlu ediyor, bu gibi tanıdık görüntüler yeniden ümitlenmesini sağlıyorsa da uzun sürmüyordu… Şekerci dükkânının vitrinindeki içi rengârenk şekerlerle dolu kavanozların bunca değişmenin ortasında hiç değişmeden durmuş olması Akhbara yetmiyordu. Arayışları sonuçsuz kalmış, durumunda fazla ümitlenmesini gerektiren bir şey olmamıştı. Kapılar suskun ya da sağır, sokaklar kuşkulu ve güvensizdi. Her zaman huzur bulduğu camii avluları bile kasvetli bir umutsuzlukla karşılamışlardı onu. Güvercinlere atılan bir avuç yem. Hepsi bu kadardı. Sokaklarda her zamankinden çok dilenci vardı. Eli, ayağı kopmuş erkekler, paçavralar içinde yerlerde sürünerek gelene geçene avuç açıyorlardı, Suret levhaları sökülmüş çıplak duvarlı mahalle kahvelerinde oturan erkeklerin gölgeli yüzlerinde, uzaklara gitmiş, dağlara çekilmiş, sürgün edilmiş kayıp bir şeyler okunuyordu. Asla bir daha geri dönmeyecek bir şey. Hayatlar, hikâyeler gibi insan denince akla gelen bir şey… Birinin karşısında durup bakmak bile başlı başına ümitsizlikti. O bakış bile, bakılan kişiye bir daha hiç ulaşamayacağını düşündürüyordu insana. Bunca zaman konuşmaya çekindikleri her şey yüzlerinde tortulaşarak kıraç suskunluklara, yalçın yalnızlıklara yol açmıştı. Çöl kadar boş, sarp kadar çetin, kum kadar dağınık ifadeler, yüzleri birbirine karıştırmış, birbirine benzemenin silikliğinde herkesi tanınmaz etmişti. Güneşte solmuş, çizgileri birbirinin içinde eriyerek kaybolmuş, kâğıdı kabarmış bir minyatürde kimse kimseyi tanıyıp bulamazdı.
Girdiği baharatçı dükkanındaki keskin kokular birdenbire başını döndürdü. Bu yüzden fazla oyalandı. Bazıları kavanozlarda bekleyen, bazıları iplerle sarmalanmış tozlu torbalarda kurutulmuş nice ot, bahar, yaprak, kök hep birlikte bir toplam halinde dükkânın kendine özgü kokusunu var ediyordu. Dükkânın içinde ağır adımlarla dolaşan Akhbar, kokusunu tanıdığı bitkileri yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle içinden sayıyordu: Kişniş, çiviotu, hodan, baldırıkara, selamotu, sinameki, tarçın, civanperçemi, ebeotu, yalancı safran, karahindiba, meyankökü, yabani sedefotu, ebegümeci, tarhun, dereotu, haşhaş tohumu. Üzerindeki desenler zamanla soyulmuş irili ufaklı teneke kutular, saydamlığını yitirmiş kirli şişeler, ağzı sımsıkı kapatılmış çeşitli boyda kavanozlar, sararmaktan kararmış buruşuk kesekağıtları, camları lekeli küçük ahşap çekmeceler içinde, bu dünyaya şifayı çağırır gibi hepsi de keskin keskin kokuyordu. Nicedir unuttuğu birçok anıyı harekete geçiren onca kokunun ortaya çıkardığı anımsama gücünün şiddetiyle geçmişini yeniden ele geçiriyordu sanki. İlk çıraklığını bir aktarın yanında yapmış, dünyayı ilk kokularından tanımıştı. Burnu yeniden bir çocuğunki kadar saf ve ustaydı şimdi. Biraz fazla kaldığını hissettiği dükkândan çıkmadan bir külah şekerli rezene ile küçük bir kese kurutulup ufalanmış kereviz sapı aldı. Yemeklerde ekşi niyetine kuru nane kıvamında ufalanmış kereviz sapı kullanmayı seviyordu.

Gene de içinde kırçıllaşmaya başlayan bir sıkıntı bütün günü ağzından gitmeyen acı toz tadıyla geçirmesine neden oldu. Çocukluğunun neşesini kendisine geri vereceğini düşündüğü ne şekerli leblebi, ne çıngıraklı güğümlerden köpüre köpüre dökülen demirhindi şerbeti bu tadı alamadı ağzından. Toz. Yalnızca toz.

Annesi, ablası, kız kardeşi ve erkek kardeşi yer yarılıp içine girmişlerdi sanki. Ablasının kocasının çalıştığı kubbeli çarşı bile insanın kanını kaynatan, adımlarını hızlandıran cıvıltısından, birbirleriyle konuşur gibi inip kalkan neşeli çekiç, tokmak seslerinden yoksundu; dalgınlığa benzeyen kalın bir uğultuyla homurdanıyordu yalnızca. Bakırcıları, demircileri, baharatçıları, leblebicileri, çinicileri, halıcıları geçti. Sonunda çarşıda eniştesini tanıyanlar çıktı ama öğrendikleri hiç de mutlu etmedi onu: Buradan gitmişlerdi. Güneye. Hangi şehir olduğunu bilmiyorlardı. Her şey çok çabuk olmuştu. Evet, oğullarının öldüğü doğruydu. Ablasının varlığı, eniştesine sürekli olarak ölen oğullarını hatırlatıyormuş. Galiba eniştesi bunun üzerine ikinci kez evlenmeye karar vermişti, ama evlenip evlenmediği bilinmiyordu. Oğullarının ölümünün aralarında yarattığı suçlu hava ikisine de ağır geliyor, ikisine de hiçbir şey için taze bir başlangıç duygusu vermiyordu. Bu ayrıntıları eniştesinin çarşıda halıcılık yapan bir arkadaşından dinledi. Adamın anlatışında, tarihi bir olaydan söz ediyormuş gibi uzak, sakin, neredeyse umursamaz denebilecek hülyalı bir hava vardı. Sanki ortak tanıdıklarından değil de, geçmişin kayıtsız bir biçimde söz alınması gereken unutulmuş olaylarından, çoktan zamana karışmış kişilerinden dem vuruyordu. Akhbar’ın üstüne çölde kaybolmuşların boğuntusu çöktü; sarı hummaya benzeyen boğuntusu.

“Bazı insanların hayatında bazı ölümler geri dönülmez değişikliklere yol açar; bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı değişikliklere… Herkesin hayatında da böyle olduğu sanılır. Hayır, herkesin hayatında böyle olmaz. Bazıları hayatlarından eksilenlerin yasını tuttuktan sonra, geriye dönüp kaldıkları yerden aynen sürdürürler hayatlarını. Daha kalpsiz olduklarından değil, yalnızca böyle olduklarındandır bu. Kimileriyse yas tutmayı bilmez. Ya hiç yas tutmazlar, ya da bütün ömürlerini tuttukları yasa çevirirler; bu sefer de geriye hayat kalmaz.”

… Aralarındaki sessizlik uzayınca, gözlerini duvarlar boyu dizilmiş kitaplarda gezdirdi Akhbar. Hayatın sırrı bu kitaplardan birinin içinde saklı olmalıydı. Ama o tek bir kitabı bulana kadar ömü geçebilir ve insan hayatın sırrına erişemeden ölüp gidebilirdi. Buna değip değmediği kafasında hep bir soru işareti olarak kalmış, bu yüzden kitaplardan hep uzak durmuştu. Çok kitap okuyan insanlara hayatın yetmediğini biliyordu. Kitapların dünyasında hayatı küçük gören, tehdit eden birşey vardı. Hem hakkında bu kadar yazı yapılan hayat neydi? Hangi yazı hayata yetmişti! Kelimelerle dolu sayfalar, sayfalarla dolu kitaplar, kitaplarla dolu dükkanlar her zaman olduğu gibi gene ona boğuntu, bir an önce kaçıp kurtulmak arzusu verdi….

… Burkaya giden yolu çador açar,” demişti kadın. “Çador, annelerimizin, ninelerimizin geleneksel ve masum başörtüsü değildir yalnızca. Kafalarımızdaki köprüdür. Örtünmek bir ahlak haline getirildiğinde, arkası mutlaka gelir; karara karara gelir. Örtünmenin sonu yoktur. Kadınlar kefene kadar örtünmek zorunda kalırlar.”

… gideni, günün birinde döndüren, geri dönmeye ikna eden bu duyguydu zaten; her şeyin kendisini olduğu gibi beklediğine inandıran bu yanıltıcı duygu, daha çaldığı ilk kapının önünde yapayalnız bırakmıştı onu.

Murathan Mungan’ın  Çador* adlı kitabından bazı bölümler.
*Çador:iran’da kadınların giydikleri siyah örtü; çarşaf.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here