Rousseau: “Güçlü sürekli haklıysa yapılacak olan, güçlü olmanın çaresine bakmaktır”

RousseauÖzgür doğan insan, her yerde zincirlere vurulmuş. Kendini diğerlerinin efendisi sananlar bile, diğerlerinden daha fazla köle olmaktan kurtulamıyor. Bu ikisi arasındaki değişikliğin nasıl gerçekleştiğini bilmiyorum. Bu durumu meşrulaştıran nedir? işte bu soruyu yanıtlayabileceğim! sanıyorum.
Yalnızca gücü ve güçten kaynaklanan etkileri dikkate alsaydım, söyleyeceklerim şunlar olurdu: «Bir halk boyun eğmek zorunda olduğu ve boyun eğdiği sürece, iyiyi yapmış olur; ama boyunduruktan erken kurtulabildiği ve kurtulduğu sürece daha da iyisini yapmış olur, çünkü özgürlüğünü, o özgürlüğü ondan uzaklaştırmış olan hukukun yardımıyla kazanırken, ya onu geri almak için yerinde nedenleri bulunuyordun ya da özgürlüğünü onun elinden almaya kimsenin hakkı yoktur.»

Ne var ki, toplumsal düzen kutsal bir haktır ve bütün diğerleri için dayanak işlevi yüklenir, ancak bu hakkın kaynağı hiçbir zaman doğa olmadığı için; uzlaşma üzerine kurulmuştur. Söz konusu olan, bu uzlaşmaların neler olduğunun bilinmesidir. Bu konuya gelmeden önce, savımı kanıtlamak zorundayım.

İlk Topluluklar
En eski, en doğal ilk topluluk aile olmasına karşın, çocuklar kendilerini korumak için babaya gereksinim duydukları sürece bağlı kalırlar ona. Bu gereksinim ortadan kalktığı an, doğal bağ da ortadan kalkar. Çocuklar babaya boyun eğme gereksinimden; baba, çocuklara özen gösterme zorunluluğundan kurtulup, her iki taraf, aynı bağımsızlık sürecini yaşamaya başlarlar. Birlik halinde kalmayı sürdürürlerse de, artık doğal bir bağ olmaması bir yana, isteğe bağlı bir durumdur; bu yolla, ailenin kendisi de yalnızca uzlaşma yoluyla ayakta kalabilir.
Bu ortak özgürlük insan doğasının sonuçlarından biridir ve ilk yasası, kendi kendini koruyup gözetmesi, ilk özeni kendi kendine gösterme zorunluluğudur. Kendini bilecek çağa erişir erişmez, kendini koruma yöntemlerinin tek yargıcı da kendisi olduğundan, kendi kendinin efendisi haline gelir. Bu durumda, ailenin ilk siyasi topluluk örneği olduğu söylenebilir: başkanın imgesi baba, halkın imgesi çocuklardır; her ikisi de eşit ve özgür doğumlu oldukları için, özgürlüklerinden yalnızca kendi yararları adına vazgeçerler. Aradaki tek fark, ailede, babanın çocuklarına duyduğu sevginin karşılığını, çocukların ona gösterdikleri saygıda bulmasıdır. Ama devlette egemenlik zevki, başkanın halkı için duymadığı o sevginin yerini alır.
Grotius, insanoğlunun kurduğu her yetkenin, yetke altındakiler yararına kurulmuş olduğunu yadsıyarak, köleliği örnek verir. Onun en fazla kullandığı akıl yürütme biçimi, halkları olguların ışığında belirlemektir. Bundan daha çatışmasız bir yönteme başvurabilirdi; ne var ki, tiranlar için bundan daha kullanışlı bir yöntem yoktur.
Hal böyle olunca da, bütün insanlık mı bir avuç adamın malıdır, yoksa bir avuç adam mı insanlığın malıdır sorusuna eksiksiz bir yanıt veremez Grotius. Yapıtında, ilk görüşünde ısrarlı görünüyor ve Hobbes da onunla aynı fikirde, insanlar bu görüşe göre, hayvanlar gibi sürülere ayrılmıştır ve her sürünün başında, daha sonra aynı sürüyü yemek amacıyla koruyan bir başkan bulunur.
Çoban, sürüsüne göre nasıl daha üstün bir yaradılıştaysa, insan sürüsünün çobanları konumundaki başkanlar da, güttükleri halk sürüsünde daha başat bir yaradılıştadır. Philon’un anlattıklarına bakılırsa, İmparator Caligula da, tam olarak böyle; yani kralların tanrı, halkların da hayvan oldukları çıkarsamasına varıyordu.
Caligula’nın bu çıkarsaması, Hobbes ile Grotius’unkileri bütünlüyor. Aristo da, her ikisinden çok daha önce, insanların doğuştan eşitliği diye bir şey olmadığını, bazılarının köle, bazılarının da efendi olmak için doğduğunu söylemişti.
Aristo haklıydı, gelgelelim, sonucu neden yerine koyuyordu. Kölelik koşullarında doğan insan, köle olarak doğmuştur; bu yadsınamaz. Köleler, zincirler altında, zincirlerinden kurtulma istekleri dahil, her şeylerini kaybeder; Odysseus’un yoldaşları, hayvanca yaşamlarını nasıl seviyorsalar, köleliklerini de öylece severler. Bu nedenle, doğuştan köle olanlar varsa, nedeni, doğaya uymayan kölelerin bulunmasıdır. Kölelerin ataları, zorla köleleştirişler; köleliklerine duydukları bağlılığın nedeni ise, korkaklıkları oldu.
Kral Adem’den ve evreni Satürn’ün çocukları gibi aralarında paylaşan üç büyük hükümdarın babasından (bazılarına göre bu Satürn’dür), İmparator Nuh’tan söz etmedim. Bu alçakgönüllü tavrım, dilerim bir memnuniyet yaratır; çünkü doğrudan doğruya bu hükümdarlardan birinin ve belki de en büyük kardeşin soyundan geldiğime göre, soyağacı araştırmaları sonucu insanoğlunun yasal hükümdarı olduğumun ortaya çıkmayacağını kim söyleyebilir? Robinson nasıl bir başına yaşadığı adanın tek hâkimiyse, Adem’in de, tek hâkim olduğu sürece, dünya egemeni olduğu tartışılmaz. Bu hükümranlığın en zorluksuz yanı, tahtında huzur ve güvenle oturan egemenin isyanlardan, savaşlardan ve suikastlardan korkusunun olmamasıydı.

Güçlünün Haklılığı
Güçlü olan, bu gücünü hakka, boyun eğmeyi göreve dönüştürmediği sürece, efendiliğini süreklileştiremez. Güçlünün haklılığının kaynağı burasıdır; görünüşte alay edercesine alınmış ve ilkesel olarak gerçek kılınmış hak. Peki, şu sözcüğü bize bir açıklayan çıkmayacak mı? Güç, fiziksel bir yetkedir, bu nedenle de gücün etkilerinden nasıl bir etik çıkarsamaya varılabilir, anlamıyorum. Gücün önünde eğilmek, istemli değil, zorlama bir tutumdur; haydi haydi bir önlemlilik edimidir. Bu nasıl olur da görev olarak anlaşılabilir?
Bu hakkın sözüm ona, bir an var olduğunu düşünelim. Bence bundan en fazla şu çıkar: açıklanması olanaksız, karışık ve anlamsız bazı sözcükler. Şunun içindir ki; hakkın güçten kaynaklandığını kabul ettiğimiz an, nedenin yanı sıra, sonuç da de ğişime uğrar: kendisinden önceki gücü yenen başka bir güç, yendiğinin hakkını da sahiplenir. İsyan, cezasız kalabileceği gibi, yasallaşabilir ve güçlü sürekli haklıysa yapılacak olan, güçlü olmanın çaresine bakmaktır. Ama güç kaybolup gittiğinde kaybolan bir hak, nasıl bir haktır? Boyun eğme dayatmayla gerçekleşecekse, görev gereği boyun eğmek gereksiz demektir ve kişi boyun eğmeye zorlanmıyorsa, boyun eğmek zorunda değildir. Bu yargının da gösterdiği gibi, buradaki «hak» sözcüğü, güce hiçbir şey katmamasının yanı sıra, hiçbir anlama da gelmiyor.
Güçlüye boyun eğin demek, bu güce teslim olun anlamına geliyorsa, öğüt olarak yerinde bir öğüt, ama gereksiz de. Çünkü bunun başka türlü olamayacağını ben de söyleyebilirim size. Her türlü gücün kaynağı Tanrı’dır, kabul; ama sayrılıkların kaynağı da odur. Eğer böyleyse bu; doktora gitmek yasaklanmalı mı? Ormanda yolumu kesen hayduda, yalnızca zoru karşısında kaldım diye, kesemi teslim mi etmeliyim, yoksa kesemi kurtarabilecek halde olsam bile, vicdan emrettiği için de vermek zorunda mıyım? Ne de olsa, haydudun elindeki silah da bir güçtür.
Öyleyse şunu kabul etmeliyiz ki, hakkı var eden şey, güç değildir; yalnızca yasal güçlere boyun eğme zorunluluğu vardır. Demek ki ilk sorum, olduğu gibi duruyor.

Jean-Jacques Rousseau
Toplum Sözleşmesi Ya da Siyasi Hukuk İlkeleri


İsviçre’nin Cenevre kentinde doğan JeanJacques Rousseau (1712 1778), bir saatçinin oğludur. Eğitimine bir din adamının yanında, on yaşında başlayan yazar; sonraları bir gravürcü ustasının yanında çalışmış; 1728 1738 yıllan arasında değişik işlere girip çıkmış; uşak, sekreter, müzik hocası, çevirmen olarak Fransa, İtalya ve İsviçre’de dolaşmıştır.
Fransa’da yazıları yasaklanan Rousseau, David Hume’ın daveti üzerine İngiltere’ye gitmiş, bundan bir süre sonra da, Neuchatel’e sığınmıştır.
Kalvenist olarak vaftiz edilen yazar, Turin’de Katolikliğe geçmiş, sonra tekrar Kalvenizmi seçmiş, bu nedenle, “ateist” olduğu iddia edilmiştir.
1749′da Ansiklopedi’nin müzik bölümünü kaleme alan yazar, düşünür, filozof, politika ve müzik teorisyeni olan J. J. Rousseau’nun başlıca yapıtları şunlardır:
Bilimler ve Sanatlar Üzerine Konuşma
insanlar Arasındaki Eşitsizliğin Temeli ve Kökenleri
Emile Ya da Eğitime Dair
Toplum Sözleşmesi,
İtiraflar
Tiyatro Oyunları Üstüne d’Alembert’e Mektup
Julie Ya da Yeni Heloise
yalnız Gezerin Düşleri

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Erdal Öz Anlatıyor: “Yeter ki umudu silmesinler, yürekleri karartmasınlar”

Kendi adıma, insan’ın, bütün boyutlarıyla, bütün derinlikleriyle edebiyatın ana konusu, ana nesnesi olduğunu Dostoyevski’yle kavradığımı belirtmeliyim. Çehov’sa, bana, doğrusu, her...

Kapat