Sevgi Soysal Cezaevi Anıları: “Biz insanları sevdiğimiz, çok sevdiğimiz için buradayız”

Koğuşta çıt yok. Sessizlik saati. Bir iki kız ranzalarında uyuyorlar. Çoğunluk okuyor. Her kitabın peşinde en az beş kişi var. Bir an önce bitirmek zorunda herkes kitabını.
Selma’yla Nina yavaş sesle konuşuyorlar. Meral, yine sorun olmakta. Meral’in karavana dağıtılırken hep öne geçmesi. Karavanadan hep et keçelemeğe çalışması  eleştirilmesi gereken bir tavır.
Nina yine de sevecenlikle söylüyor bunu. Aslında çok şeyi hoş görmeğe hazır. Ama eleştirinin gereğini kavrayacak kadar da inançlı. Yine de koğuşta Meral’e en az kızan o. Aslında Meral’e kızmamak zor. Nina ile  Meral’in anlaşılmasını gerektiren bir yığın neden bulur.
Meral’in çocukluğu büyük sıkıntılarla geçmiştir. Öğretmen okullarının yatakhanelerinde sürünmüştür. En ücra yerlerde öğretmenlik yapmıştır. Bunca zor elde ettiği mesleğini inancı uğruna tehlikeye atmıştır. İlk İhbar furyasında da tutuklanmıştır.

«Bencillik içine sinmiş.» diyor Selma. «Bir sosyalistin böyle davranmasına izin veremeyiz.»
«Bilmiyorum. Belki inatçılığından yapıyor. O dik, Karadenizli kafasında, yemeğe ve ete en çok kendi hakkı olduğuna karar verdi ve inatla, kimseyi umursamadan uyguluyor bunu belki.»
Gerçekten de Merale dışardan hiç bir şey gelmez. Ne para ne bir şey. Çocukluktan beri süregelen açlığını aşması zor. Ama çalışkandır Meral, hiç yılmadan okur. Herkese ve her şeye karşı inatçıdır. İnadı bireyci davranışlara varır. Cezaevi yönetimine karşı tek kişilik direnmelere kalkar, ama koğuşça karar verilmiş direnişlere karşı çıkar. Hep bir diyeceği vardır. Belki de bu yüzden, Meral’in önerilerini kimse dinlemez oldu. Topluca yaşamanın zorluklarından biri de insanın birine takması. Meral’e de, haklı haksız, takılmış durumda. Nina’yla Selma bunu konuşuyorlar.
«Susalım!»
İhtar eden Meral. Selma bozuluyor iyice.
«Başkalarını eleştirmeyi biliyor, o zaman bencil davranmamayı da bilsin.»
«Sen de taktın ona. Biraz zaman vermeli, öğretmenliği feda edebildicine göre hiç de bencil sayılmaz. Belki biz yaklaşmasını bilmiyoruz.»
Nina’yla Selma susuyorlar. Sessizlik saati dolmak üzere.

Güler’in radyosu «Aliye Akkılıç»la bitiriyor sessizlik saatini. Güler her sessizlik saatinin sonunda yapar bunu. Polis radyosunu ağzına kadar açar. Buna en çok tutulan Demet. «Polis radyosu dinler mi bir sosyalist?» Güler, «Çinlilere inat açıyorum» diyor. «Ne o ulan, ha babam Tiran radyosu? Kendi akılları yetmiyor, ciğerci Arnavut’tan akıl alacaklar.»
Güler külhanbey tavırları sever. Tesbih çeker ve radyoyu ağzına kadar açıp «Neşat Ertaş» dinler.  Şafak davasından tutuklu kızlara bakıp bakıp lahavle çeker. «Yahu, bu hanım kızları içeri atan faşizm şart olsun kendini şaşırdı.»
Güler’in radyoyu açmasına kimse bir şey demiyor. Biri bir şey dese, «evinizde oturup piyano çalaydınız ya» diye paylayacak.
«Çocuklar bir önerim var!»
Nesrin bu. Koğuş sözcüsü şimdi. Son tutuklanma dalgasında «Şafak»çılar geldi. Şimdi çoğunluk onlarda, sözcü de onlardan.
«Bunlar örgüt değil kokteyl parti, baksana davanın yarısı kız, yarısı oğlan» diye dalga geçiyor Güler.
«Ulan şefleri bile tıpış tıpış teslim oldu. İhtilalcıymışlar. Birinizde bile mi silâh yoktu?» Güler silah sever. Silahtan söz ederken gözleri parlar. Hayranlarıyla konuşurken silah adları sayar. En üzüldüğü şey de tutuklandığı sırada silah kullanamamış olmasıdır. Silah yiğitliktir, namustur, sonuç olarak sosyalistlikle özdeşleşmiştir Güler’in kafasında.
Güler orducu, Kızıldere’den beri cephecilerle de arası iyi. Ama orduda da cephede de kızlar az. Koğuşta azınlıkta oluşları bundan.
«Şu Demet’i bizim Deniz’in ardında, motosikletle Gemerek’e giderken düşünüyorum da.» Güler Demete özellikle bozulur. Demet sevdiği oğlan yüzünden bulaşmış Şafak’çılara. Babası fabrikatör. Ama en keskinleri o. Nina’ya göre, keskinliği yeniliğinden. Demet ne zaman çıkış yapsa Güler keser, «Burada gak guk etmek kolay. Hiç birinize bir şey oldu mu? Liderlerinizin bile burnu kanamadı. Bol bol da öttünüz işkencede. Şimdi burda gak guk dinlemeyiz. Ölülerimizin hesabını yapıyoruz biz.»
Güler uzlaşmamakta kararlı. Buna en çok Nina üzülür. Ötekiler de ona, «disiplinsiz, bilinç düzeyi düşük ve maceracı» deyip hınçlarını alıyorlar.
Demet Oya’ya fısıldıyor.
«Sessizlik saatinde bile okumuyor şu Güler.»
«Red Kit okuyor ya!» Güler iyice açıyor radyosunu. «Şu radyonun sesini biraz kapar mısın? Bir öneride bulunacağım.»
Nesrin’in sesi sinirini bastırmağa çabaladığını belli ediyor. Oysa hep sinirlenmemeye çalışır. Tartışmaktan hiç usanmaz. «Bak arkadaş» diye yılmadan anlatmağa çalışır görüşünü. Güler, yine de onun kör değneğini bellemiş gibi dediği dedik olduğu görüşünde.

«Bunlarınki misyoner yutturmacası. Oltanın ucuna insaniyetlik takmışlar, yutarsan.»
«Çocuklar lütfen susalım! Önerim polis Zafer’le ilgili, arkadaşlar!»
«Benim de bir önerim var. Helayı kim tıkadıysa açsın. İki gündür arka arkaya helayı açmaktan bıktım. Helâ komandoluğundan istifa ediyorum.»
«Güler arkadaş, söze su katma lütfen!»
«Benim niyetim söze değil, helaya su dökebilmek.»
«Olur. bu konuyu arkadaşlarla bir çözüme bağlarız. Şimdi lütfen dinleyin.
«Diyorum ki, bu kez Zafer içeri girdiğinde hepimiz olduğumuz yerde, ne yapıyorsak bırakıp ayağa kalkalım. O «rahat» komutu verince de durumumuzu değiştirmeyelim.»
«Yani daha önce verdiğimiz direnme kararında geriliyor muyuz?» diye atılıyor Demet.
Polis Zafer bir süredir her koğuşa girdiğinde herkesin hazrola geçmesini istiyor. İkide bir de içeri girdiğinden, dayanılacak bir durum değil bu. Zafer’in polisliği her tutukluluk gününü ikiyle çarptırıyor. Yapmadığı yok, adam dövmeye kadar. Her gün Zafere karşı yeni bir direnme biçimi geliştiriliyor. Sinirler allak bullak. İsyan çıktı çıkacak.
«Bir anlamda yılmak olmayacak mı bu?» diyor Selma.
«Hayır. Biz o komut vermeden ayağa kalkacağız, onun ilk komutu ister istemez rahat olacak, biz de onu dinlemeyeceğiz. Öyle put gibi duracağız. Buna karşı yapabileceği hiç bir şey. hiç bir yasal dayanak yok.»
«Yasası mı kaldı arkadaşlar.»
«Ben bu öneriyi tuttum.»
«Kabul edenler! Edilmiştir!»
«Parlamentoya bak, bitirim. Ayol siz niye İşçi Partisinde kalmadınız? Milletvekilleri tamam, yalnız helâ temizleyecek hademe eksik.» Güler yine,
«Bu konuyu çözümleyeceğimize söz verdim.»
Tam o anda açılıyor koğuşun kapısı. Demir sürgülerin çekilişini, zincir ve kilit seslerini dinliyor hepsi.
Zafer’le karşılaşmadan önce bütün koğuşu saran gerginlik kopma noktasında.
Kapı tam açılmadan hepsi hazırola geçiyorlar. Ama kapıdaki Zafer değil. Gerginlik anlamsız bir çamaşır ipi gibi gevşiyor.
Şişmanca, anaç yüzlü bir polis kadın bu. Hiç görmedikleri biri. Gülerek bakıyor içeri. Ve en beklenmeyeni, eliyle bir çocuğu tutuyor. Zafer’in içeri girerken tabancasını tuttuğu eliyle.
Dört ya da beş yaşlarında, sarışın bir oğlan çocuğunun elini tutuyor. Cin bakışlı bir çocuk. «Haydaaa!»
Güler’in sesi patlıyor önce. Sonra hazrolımu bozup salına salına havalandırmaya çıkıyor. Ardından herkeste bir gevşeme. Aylardır, tek sıra halinde havalandırmaya çıkmaya, her havalandırma öncesinde hınçlı ve kinli, sıraya girmeye öyle alışmışlar ki, bu ansızın karşılaştıkları gevşeklik şaşırtıyor, rahatsız ediyor onları.
Yeni polis bütün bunların farkında değil. Gidip masanın üstünden bir bardak alıyor.
«Bu bardağı kullanabilir miyim? Çocuk susadı da.»
Ses çıkmıyor. O da gündelik bir şey yapar gibi, bir ev kadını tavrıyla su veriyor çocuğuna. Arkası koğuşa dönük. Bir elinde çocuk, bir elinde bardak. Bu cezaevi görevlilerinin hiç yapmadıkları bir şey. Hep koğuştakiler onlara arkadan saldıracakmış gibi davranırlar. Hele Zafer, hayvanat bahçesinde, yırtıcı hayvanların kafesine girmiş acemi bakıcı gibi davranır. Bir eli tabancasında.
Herkes farkında değişikliğin. Kimse farkında olmak istemiyor. Görevlilere duyulan yerleşmiş hıncın gevşemesine razı değil kimse.
Yeni polis, Zafer gibi, herkes havalandırmaya çıktıktan sonra gözcü kulübesine dönmüyor. Oradaki banka oturup herhalde daha önce banka bırakmış olduğu yünü eline alıyor.
Kızlar her zaman olduğu gibi ikişer üçer asker adımlarla volta atıyorlar. Görevlilerin her geçişinde hazrola geçmek zorunda bırakılalı, top oynamaktan falan vazgeçtiler.
Kimse yeni polisten tarafa bakmıyor. Bu konu üstünde henüz konuşulmadı. Kimse nasıl davranacağını kestiremiyor. Baskılar dayanılmaz ölçüye varalıberi, her yeni durum karşısında önce tartışıp ortak bir tavırda karar kılıyorlar, yoksa baskıya dayanmak mümkün olmayacağı gibi, ileri geri çıkışlarla, ne disiplin kalır ne bir şey. Şimdi, böyle hiç beklemedikleri bu durum daha da akıl karıştırıcı. Çünkü hep daha kötüye, daha fazla baskıya karşı tavır geliştirmeğe alışmışlar Ansızın ve niçin geldiği belli olmayan bu gevşeme, yanıltıcı olabilir.
Bir süre, bankta, anasının yanında uslu uslu oturan çocuk, kızların asker gibi yürümelerinden etkileniyor. Onlara hayranlıkla bakıyor önce, sonra dayanamayıp kızların peşine takılıyor. Askercilik oynuyor, rap rap! Ama küçük adımları, volta ustası kesilmiş tutuklulara yetişemiyor. Arkalarından yetişmek için koşuyor. Tam o anda hızla arkaya dönen bir kıza çarpıp düşüyor.
«Barış! Oğlum Barış, rahatsız etme ablaları.»
Bu kadarı fazla.
«Anarşistlikten ablalığa düştük» diye sırıtıyor Güler.
«Şehir şakiyesi ablaları» diye gır gır geçiyor Tülay.
«Çocuğun adı Barış. Barış adında bir polis çocuğu!» diye mırıldanıyor Nina.
Çocuk yanları sıra yürümeyi sürdürüyor. Öyle canlı ve sevimli ki kerata, sonunda o en erkek tavırlı, hiç kadınsı olmayan Güler dayanamıyor, çocuğun elinden tutuyor. Birlikte, kaz adım, askercilik oynuyorlar.
Volta düzeni allak bullak. Çocukla oynamaya başlıyorlar. Sadece Nesrin, Selma, Demet durmuş, sıkkın sıkkın seyrediyorlar durumu. Meral’le Oya’nın öğretmenlik damarları kabarıyor. Oya çocuğu kucağına alıp seviyor.
Polis çocuğunu sevmeyelim!»
Demet’in o ince, o hep biraz sivri sesi.
Havalandırmada bir an için açmış olan güneş bulutun ardına giriveriyor. Soğuk bir rüzgâr esiyor.
Şişman polis ne yapacağını şaşırmış örgüsünü suçlu suçlu banka bırakıyor. Kalkıp çocuğunu alıp yeniden yanına oturtuyor. Herkes tedirgin, herkes rahatsız.
Havalandırma saati doldu. Hepsi, karmakarışık giriyorlar koğuşa. Duyguları içeri girişlerinden de karışık.
Yeni polis kapıyı dışardan kapatana kadar kimseden çıt çıkmıyor.
«Arkadaşlar bu kadar çabuk gevşenmez!»
«Faşizmin oyununa gelmeyelim, emniyette iyi polise soyunanları unutmayalım!»
«Evet, bazı arkadaşlar çok hatalı davrandılar bugün. Özeleştirilerini yapsınlar!»
En son sözü Demet söylüyor. Herkes aynı ağızdan bağrışıyor. Ama Demet’in sesi seçilir.
«Bir arada konuşmayın lütfen. Yeni polise nasıl davranılacağı konusunda forum yapalım.» diyor Nesrin.
«Evet, yalnız, önce polisle laubali olan arkadaşlar kendi eleştirilerini yapsınlar.» Yine Demet bu.
«Yapmıyorum. Sonuç olarak sevdiğim, bir çocuktu, küçük bir çocuk» diye patlıyor Oya. «Öğretmenim ben, çocuğun faşisti olur mu?»
«Hem de Barış adında bir bebe faşist!» diye gülüyor Güler.
«Faşizm bir bütündür, burada, bizim dışımızda olan bir bütünlük. Bu iyi, bu kötü, bu büyük, bu çocuk diye başlarsak, mücadelede gerileriz.» diyor Demet.
«Bir önerim var arkadaşlar!»
Herkes susuyor. Çünkü bağıran Güler. «Öneri» ve «arkadaş» sözcüklerini hiç sevmeyen Güler.
Bekliyorlar.
«Arkadaşlar önerimi oya sunuyorum. Bu bebe faşistle mücadele etmenin en kısa yolu, bir dahaki havalandırmada benim onu boğmamdır. Nasıl olsa idamlık olduğuma göre…» Koğuş karışıyor. Güler’in alayı, Nesrin’i kızdırıyor.
«Ortada önemli bir sorun varken bireysel davranışları bırakalım Güler arkadaş.»
«Öyle mi? Ben de bu bebe faşistle mücadele forumu yapan bebelerin kararına uymayacağımı önceden açıklıyorum.»
Tatsız bir sessizlik yayılıyor. Tam o anda yeniden açılıyor koğuşun kapısı. Kapıda yeni polis. Kapının böyle beklenmedik zamanda açılışı şaşkınlığı çoğaltıyor.
Herkes ranzasına ilişiyor.
Şişman polis ortadaki masaya ağır ağır yanaşıyor. Yüzü, gözleri kızarmış, ağlamış gibi. Çıt çıkmıyor. Ağır ağır konuşuyor.
«Sizle konuşmağa geldim. Bana güvenmediğinizi görüyorum. Ama inanın, bu göreve isteyerek gelmiş değilim. Polis Zafer ansızın hastalanmış, beni trafikten gönderdiler. Buradaki durumunuzu biliyorum. Sizlere yardımcı olmak isterdim. Ama havalandırmada anladım ki bunu benden istemiyorsunuz. Zaten geçici olarak gelmiştim. Hemen ayrılıyorum. Az önce amirime istifamı bildirdim. Sizlere vedaya geldim. Üzgünüm.»
Sessizlik dayanılmazlaşıyor. Şişman polisin düzgün, açık konuşması daha da akıl karıştırıcı.
Nina dayanamıyor. Tam çıkarken bağırıyor polisin ardından.
«Bakar mısınız!»
Kadın dönüyor.
«Bizim insan sevmediğimizi, hele çocuk sevmediğimizi sanmayın. Biz insanları sevdiğimiz, çok sevdiğimiz için burdayız. Ne var ki. üstünüzdeki üniformayla kötü deneylerimiz var. Siz isteseniz de, istemeseniz de, bir şeyleri temsil ediyorsunuz. Bizi, halkı ezen bu düzeni, yapılan haksızlıkları. Onun için kusura bakmayın, davranışımız üzmesin sizi.»
«Anlıyorum.» diyor, adını bile öğrenemedikleri, sadece «Barış» adında bir çocuğu olan polis kadın.
«Size inanmıyoruz!» diye bağırıyor Demet.
Kadın kıpkırmızı çıkıyor.
Kapanıyor kapı. Tedirginlik elle tutulur gibi.
«Son kahramanlık alkışa değer» diyor Güler.
«Faşizmin yeni bir oyunu bu, besbelli!» Demet Gülere bakmadan cevaplıyor.
«Bebe oyuncular çıkarmaya başladı demek Faşizm tiyatrosu, başka oyunculara kıran girmiş olmalı.» Artık iyice kızdığı teşbih sallamasından belli.
«Bana kalırsa zevzeklik yapıyorsunuz. Bu kadın iyiye benziyordu. Bu memlekette kimlerin nerledenle polis olduğunu biliyoruz. Faşizmle mücadele, polise statik bir kötülük olarak bakmak değildir.» Konuşan Tülay.
«Bu kadın iyiye benziyordu, ondan yararlanılabilir, hatta dışarı mektup falan gönderilebilirdi.» diyor bir başkası.
«Polislere güvenilmez»
Nesrin bu.
«Sonuç olarak o da halktan biri, bizim harekete yardımcı olan polisler de oldu.» «Belli» diyor Demet.
«Ne demek istiyorsun? Hapishane komünisti sen de!»
Güler’le Demet nerdeyse kapışacaklar.
Nesrin ortalığı yatıştırmak istiyor.
«Meseleyi kîşiselleştirmeyelim. Bu yeni polisin tavrındaki bir görevliye nasıl davranılacağı konusunda tartışıp karar versek iyi olacak.»
«Karar almanıza gerek yok, kadın gitti.»
«Bir sosyalist tavırlarını gelen giden polislere göre ayarlamaz.» diye Güler’e söz atıyor Demet.
«Elbet, sevgilisine göre ayarlar.» Güler saldırdı saldıracak.
«Önemli olan hangi nedenden sosyalist olmak değil, sosyalist olmaya çalışmak.»
«Sevsinler sizin çalışmanızı, ana babalarınızın hiç tükenmeyen paralarıyla içeri gönderip durdukları üst-başı ortaklaştırarak mı sosyalist olacaksınız. Manken sosyalistleri, siz de!»
Güler, Şafak’çıların eşyalarını ortak kullanmalarıyla hep alay eder. Şafak’çılara, gerçekten herkesten fazla eşya geliyor dışardan. Onlar da, kazakları bir bavula, pantalonları bir bavula, elbiseleri bir bavula koyarak eşyaları ortaklaştırdılar. Ama, çok eşya geldiği için, bu durumun sonucu hepsinin daha çok üst baş değiştirme olanağı bulmasından ibaret kaldı. Hep eşofmanla dolaşan Gülay buna çok bozuluyor.
«Şunlara bakın, evcilik oynar gibi komünistlik oynuyorlar. Sanki elbiseler üretim aracı. Bir de don bavulu yapsalar tam olacak.»
Aslında iyi niyetle girişilen, ama sonunda, aralarında kimse çıplak olmadığı için oldukça anlamsız görünen bu işin alay konusu olması onları çok kızdırıyor. Güler’in son çıkışı, gergin sinirleri iyice boşaltıyor. Kavga koptu kopacak.
Yeniden açılıyor kapı. Akşam karavanası. Erler karavanayı taşıyor. Başlarında polis yok. Kadın gerçekten gitmiş demek.
Meral yine en öne geçiyor.
«Hep öne geçmeyelim.» Selma bağıran.
Nina dürtüyor Selma’yi
«Bırak şimdi. Diyorum ki, yine de önemliydi, çocuğun adının Barış olması.»

Sevgi Soysal
Barış Adlı Çocuk (1976)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Sema Kaygusuz: “Düşünsel kan lekesidir, duyarsızlık. Silahlanmaktan hiçbir farkı yoktur”

Acıyı anlatmak kolay değil. İster istemez kekeliyor insan. Acının simiyle parıldamak bir yana, insanın kendisini acısıyla önemsetmesi midemi bulandırıyor. Daha...

Kapat