Sema Kaygusuz: “Düşünsel kan lekesidir, duyarsızlık. Silahlanmaktan hiçbir farkı yoktur”

Acıyı anlatmak kolay değil. İster istemez kekeliyor insan. Acının simiyle parıldamak bir yana, insanın kendisini acısıyla önemsetmesi midemi bulandırıyor. Daha yüzündeki çizgilerden ruhunu görmeye fırsat vermeden ağrısını bir çırpıda anlatabilenlerden bu yüzden kaçınıyorum. Biri bana pansumancı muamelesi ediyormuş gibi geliyor. İçsel acı soy duygudur ne de olsa. Memnuniyet gibi budalalaştıramaz. Zifiri boğuntularla yatağa yıkarak gövdeyi, bir tek ağrıdan ibaret muhteşem vir geometrik biçime dönüştürür insanı. Öyle canhıraş haykırıp höngürdeyerek insanın asabını bozmaz. Geceler boyu süren inlemesiyle çileden çıkarmaktansa susar ve zonklar sadece. O sustuğunda, dünya sağırdır. Düşüncenin ateşinde tutuşmanın, tutuştukça köze evrilmenin, közlendikçe ışığa kesmenin ertesinde insan olma mahcubiyeti ışır. Has acıyı çeken biri, hayattaki hiçbir şeyi somut olarak kavrayamamayı kabulllenmişse de hayattaki her şeyi iliklerine kadar sezinleme lanetiyle sessizce ağrıyordur. [Syf 77 – 78]

Aşk

Aniden. Birdenbire, beklenmedik olandan…
Beklemeyene: Dilegelen bir dünya.
Vahiy gibi, en çok ona benziyor.
Baharın karnını öptüğüm rüya.

O yüzden “ayak”landım, yukarı ağdım.
Sana vardığımda ağlamam bundan…

Adını andığımda sıcak akıyor bütün nehirler
Dünyayı dolduran sözü olduran o.
Ve ben ne desem şimdi, benden değiller.
Hâlâ soruyor musun bana, aşk ne demek:
O en “bir” ve “tam” olana yürümek.

Durup durup geçmesin içinden ağlamak
Dur, neden ağlıyorsun ca’nım,
yetmez mi ikimize bir sağanak…

Birhan Keskin

Dünyanın uğultusu bu anlatının içinden güçlü bir ses olarak yükseliyor…

İnsanın yaradılışını kirletiyorlar

Sema Kaygusuz edebiyattaki arayışını ve zengin yolculuğunu bu kez bir anlatı kitabına imza atarak sürdürüyor. Üstelik bu anlatının başkişisi günümüz şairleri arasında önemli bir yere sahip olan Birhan Keskin. ‘Karaduygu’nun peşinden giden anlatının içinde yedi de öykü yaşıyor.
Musa Anter’in tuzağa düştüğü bir gece yolculuğuna çıkıp, köpeklerin düşman olduğu bir bahçıvanın hikâyesine tanık oluyoruz. Denizden çıkan şişedeki notun peşine düşüp, bir takım elbise diktiriyoruz genç bir beye. Kapımıza gelip, bize musallat olan bir kalaycıyla uğraşıyoruz. Hüzünle kederin farkını arıyoruz satır aralarında ve hayatın kendisinde. Bölüştürmeyi bilmeyen bir genç kızın payından fazlasını yiyerek vücut değiştirmesine tanık oluyoruz: Baldan örülü ve ibaret bir hayattan, Kelebekler Vadisi’ne uçarak tamamlıyoruz öykülerle örülü anlatıyı.
Yolculuğumuz hep karaduygu’nun anlamı üzerine aslında. Bize eşlik eden de huzursuz bir gürültü, zorla uykularımızdan çekip alan.
Sema Kaygusuz’un sadece Türkiye’de değil uluslararası edebiyat çevrelerinde de ilgi çeken yolculuğunun bu son durağında büyük bir okuma zevki bekliyor sizi. 

[pro-player]http://ntvmsnbc-video.mncdn.net/FlvFiles/0000037026_iphone.mp4[/pro-player]

 İnsanın yaradılışını kirletiyorlar

”Duyarsızlığın silahlanmaktan hiçbir farkı yok. Ama duyarsızlık çok geride kaldı. İşlevini tamamladı. Etnik ayrımcılık sınıfsallaştı artık. Sigortasız çalıştırılan işçilere, kamyonlara istiflenen mevsimlik işçilere, toplu mezarlara bakın. Uludere’ye, Pozantı’ya bakın…”

Sema Kaygusuz ile Hasan Cömert’in yazarın son kitabı “Karaduygun” üzerine Hasan Cömert’in yapıp 19 mart tarihinde  Ntvmsnbc’de yayınladığı söyleşi:

Okurken her gün yaşadığımız onlarca rutin olayı, gazete ve TV kanallarında gördüklerimizi, ‘kirli’ manşetleri aklımıza getiren bir kitap Karaduygun. Daha doğrusu yüzümüze vuran… Sema Kaygusuz’un da dediği gibi; bir uygarlık eleştirisi çünkü Karaduygun… Küçük hikayelerle, gündelik olaylarla, küçük sandığımız an’larla bir toplumun çürümüş katmanlarını sakince ama sert bir tonda gösteriyor Kaygusuz.

Gerçek ve kurmaca karakterlerin bir araya geldiği, Musa Anter’i, Birhan Keskin’i kitabın kahramanları yapan Karaduygun, sağlam dili ve anlatımıyla konuşulmayı hak ediyor en çok. Kurgusuyla birbirinden çok uzakta ve farklı duran karakterleri bir araya getirdiği gibi o uzaklığın ve farkların ne kadar birbirine benzeyen ve yakın şeyler olduğunu da gösteriyor. Kaygusuz’un kurduğu anlatı bizi bambaşka dünyalara götürse de sonunda karşımıza iyi edebiyatla birlikte gerçek(ler) çıkıyor. Öyle ki, Musa Anter’in ölümü tarihsel gerçekliğinden uzun bir süre için kopup Karaduygun’un gerçekliğine yerleşiyor…

O yüzden Kaygusuz’la Karaduygun üzerine konuştuğumuzda ‘gerçek’ler üzerine konuşmak da zorunlu hale geliyor…


Biçim olarak farklı dursa da edebiyatınızı bilen okurlar için aslında tam bir Sema Kaygusuz kitabı. Siz yeni bir şey denediğini düşünüyor musunuz?
Yeni bir şey yaptığımı düşünmüyorum. Bir ana anlatıyı yedi değişik hikayeyle çevrelemek, olsa olsa alışılmışın dışında diye nitelendirilebilir ama o da kitabın biçimini belirler yalnızca. Ne var ki biçim her şey demek değildir, yapısal bir hamledir yalnızca. Çok klasik bir yaklaşımla yazılan öyle eserler vardır ki, yazar erişilmez bir öz koyar önümüze. İçerik, okura temas eden düşünce, yaratılan algı daha değerli. Kendi adıma Karaduygun için bir teslimiyet kitabı diyebilirim. Bu kez okurla arama hiçbir mesafe koymadım. Hem bir günce sıcaklığı, katlanılabilir bir mahremiyet hem de içtenlik olsun istedim. Benim okurla aramda bir sözleşme vardır, zaman içinde kurulmuş bir sözleşme. Birbirimizi belli bir uzaklıkla ölçeriz, pohpohlamayız. Birbirimizle sırnaşmayız, flörtleşmeyiz; hayranlık gibi hiyerarşik müesseselere ihtiyaç duymayız. Şimdi eskiden beri gelen bu ilişki sağlamlaşınca burun buruna gelmek üzere kendime bir izin verdim. Karaduygun bu iç rahatlığının, güven duygusunun sonucudur.

Bu hikayeleri tek bir şemsiye altında toplayan kelime neden ‘Karaduygun’ oldu?
Karaduygun, sanki toprağın altında kalmış bir kelimeydi benim için. Çocukluğumda duymuştum. Ece Ayhan ve Erdal Alova’nın şiirlerinde de rastladım. Ne var ki sözlüklerde yok. Ben iyi bir sözlük okuruyum ama sözlüklere çok güvenmem, sözcüğün tonunu, imgesini, ağırlığını en iyi kulaklarımız bilir. Sözgelimi TDK sözlüğünde ızdırap sözcüğü üzüntü, keder, sıkıntı, acı ile eş anlamlı gösteriliyor. Halbuki her bir sözcüğün başka bir yaşantısı başka tonları var. Bu aslında dili ütüleme hareketidir. Dile iktidarın gözünden bakarsak daha böyle kaç sözcük yitiririz. Artık hayal sözcüğü yerine herkes düş sözcüğünü kullanıyor. Oysa ki Karacaoğlan, gece düşümde gündüz hayalimdesin demişti. Demek ki bir zamanlar uyku uyanıklık, gece gündüz gibi zihinsel, zamansal, mekansal bir ayrım varmış iki sözcük arasında.

Karaduygun ise hüzün ile keder arasında kalan keskin bir varoluş biçimi. Dünyevileşme sancısını, dünyayı yadırgayışı, hiçlik duygusunu, dünyanın bütün acılarına açık oluşu içeriyor. Bir yoksunluk değil, yokluk duygusu. Antik Yunanca’dan İngilizce’ye geçen melankoli ile black bile sözcüklerine denk düşüyor. Ne var ki, melankoli Batılı. Buralı değil. O yüzden melankoliği Türkçe imgelemin özerk bir parçası olarak göremiyorum. Dünyanın her yerinde insan benzer duyguları yaşasa da kendi dilinin algısıyla adını koyar. Zaten dili varoluşsal yapan da budur. Mesela bizim ruh sözcüğümüzün içinde rahiya, öz, koku, esinti var. Nesnelerin kokusunu da ruhun bir parçası olarak alımlıyoruz. Sözün özü, ben karaduygun kişilere karaduygun diye seslenmek istedim. Türkçe imgelemin tam içinden. Bir de inanıyorum ki, bugün artık en nesnel tutum en öznel yaklaşımlarda ışıyor. Nesnellik haklı çıkmaya yeltenmektir, öznel yaklaşımlar ise hayattan hakikat payı ayırır.

Kitabın en temel duygusu ‘duyarsızlık’. Kitabı yazarken de aklınızda dolanıp, duran bu muydu?
Evet, duyarsızlık kıyıcı bir şey. Bir kötülük eylemi. Yansız bir tutum değil. Tam tersine bir yandaşlık, bir suç ortaklığı durumu. Bakın, bizi en çok insan yapan şey nedir? Bir dil varlığı oluşumuz değil mi? Hissettiğimizi düşünür, düşündüğümüzü söze dökeriz, düşüncemiz kadar hissederiz . Dolayısıyla duyarsızlık kendini yine dilde belli eder. Öyle sözler vardır ki, -deyimler sözlüğüne bakmanız yeterli- öyle kirli, öyle ayrımcı, öyle acımasız… o söz gün gelir bir linç girişiminin, bir katliamın dilsel payandası haline gelir. Lautreamont der ki “Denizin bütün suyu düşünsel bir kan lekesini temizlemeye yetmez.” Düşünsel kan lekesidir, duyarsızlık. Silahlanmaktan hiçbir farkı yoktur.

‘Duyarsızlık’ meselesini bugünün Kürt sorunu, azınlıklar, ötekileştirilen herkes vs. çerçevesinde nasıl okumak gerekir?
Duyarsızlık çok geride kaldı artık. İşlevini tamamladı. Vaktiyle Mahmut Esad Bozkurt ne demişti. “Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı.” Şimdi bu 80 yıllık cümlenin izdüşümüne bakın. Etnik ayrımcılık sınıfsallaştı artık. Sigortasız çalıştırılan işçilerin, bütün özlük haklarından yoksun çalışan temizlikçi kadınların, kamyonlara istiflenen mevsimlik işçilerin birçoğu köyleri yakılıp büyük şehirlere göçen Kürtlerden oluşuyor. Uludere’de bombalanan çocuklar, Pozantı cezaevinde tecavüze uğrayan çocuklar kim, toplu mezarlardan çıkan kemikler kimin? Hapis tutulan gazetecilerin 74’ü Kürt basınından. KCK operasyonu ile sayısısız siyasetçi esir edildi. Kürtleri siyasetten tasfiye edip hasım olarak görmek istiyorlar. Barışı tesis etmek isteyen aydınlar terörist diye yaftalanıyor. Daha yeni Sivas katliamı gibi bir insanlık suçu zaman aşımına uğradı, ölenlerin yakınları biber gazıyla savuşturuldu, hemen ertesi gün devletten güç alarak “gerekirse yine yakarız” diye bir takım adamlar sopalarla protestoculara saldırdılar, sözümona Hocalı için yapılan yürüyüşte Azerileri istismar ederek Ermenilere küfrettiler. Aleviler yuhalatılıyor, Yahudilere hasetle bakılıyor, Çingeneler her yerde günahkar, homoseksüeller hasta. İçinde bulunduğumuz durum kelimesi kelimesine Vandalizm.

Neden Musa Anter bu kitabın içine giriyor? Nasıl bir kitap ki ‘Karaduygun’, Musa Anter’in hikayesi diğer hikayelerle bir araya gelebiliyor? 

Musa Anter tartışmasız bir barışçıydı. Halkının saygınlığı için uğraş veren bir düşünce ve yazı adamıydı. Tek bir sözü yoktur ki içinde ayrılık geçsin. Onu bence iki kez katlettiler. Saygın bir düşünce adamını ortadan kaldırmadılar sadece, onun niyetini de öldürdüler. Çünkü Musa Anter, genç bir adamın yardım çağrısına icazet etmek üzere yola çıkmıştı.Güvenmek istediği, yardım etmek istediği aynı gençtarafından öldürüldü. Jitem onu aldatarak öldürttü. Orhan Miroğlu’nun anlatımıyla o geceki tekinsizliğe rağmen Musa Anter’in mutlak sona doğru yol almasından çok etkilendim. Bunu bir kederlinin adanmışlığı olarak gördüm. Kederliler dünyayı değiştirmek isterler. Musa Anter öyle biriydi.

Türkiye gerçeği üzerine kuruyorsunuz kitabın temelini, bu sadece meseleniz olmasıyla alakalı bir durum mu?
Aslında bir uygarlık eleştirisi olarak kurdum dersem daha doğru olur. Nihayetinde bu olan bitenler, insan kültürünün, insan uygarlığının, dünyalılığın bir tezahürü. Bu kadar zeki ve meraklı bir türün en kötü uygarlık olasılığını seçmiş olması, hatta bunu özcü fikirlerle doğallaştırması, türcülüğü normalleştirmesi, faşizmi sıradanlaştırması beni çok sarsıyor. İnsanın yaradılışını kirletiyorlar. Ama dediğiniz gibi benim bilgim ülkemdir elbette. Avusturyalı olsaydım öznelerim orada dışlanan Türkiyeli göçmenler, aşağılanan Müslümanlar,yeri boşalan Yahudiler, hor görülen Afrikalılar olurdu. Viyana’lı bir Karaduygun olurdum o zaman. Şunu illa ki söylemeliyim, bu kitabı bir sevme yordamı olarak görüyorum. Hayatta sevdiğim, saygı duyduğum ne varsa taş, hayvan,toprak, insan, hepsi zarar görüyor, sömürülüyor, öldürülüyor. Karaduygun, en gündelikten en trajiğe dünyanın acılarını göğüslemenin bir vesilesidir benim için. Sevdiğim her şeye sahip çıkmak istedim.

Fotoğ: Muhsin Akgün

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Celil Kaya: 90’lı yıllarda milliyetçi medyayla yapılan çarpıtmalar şimdi dizilerle yapılıyor

Dezenformasyona dayalı habercilik ve kurmaca, son yarım yüzyılda, muktedirlerin hegemonya projelerine rıza üretmek için sıkça başvurdukları mecralar. Maraş katliamının fitilini...

Kapat