“Sadece şu narın altına gömün beni” Yunus – Onat Kutlar

onat kutlarDuvarda saat ağır ağır dokuzu vurdu. Yani sabaha karşı üç. O eskimiş, anlaşılmaz, bastonlu romen sayıları karanlığa çizildi. Dar taş avluda bir çift takunya sabaha karşı duygusunu sürdürmeye çalışıyordu. Bu uyanılmamış bir düşse, ayışığının döküldüğü beyaz taşlara çarpan uykulu iki küreğin, acılar ve hamamböcekleri ile dolu bir kilerden öksürüklü sakalların titreştiği bir odaya taşıyıp durduğu o yorgun kadım yani annemi hatırlamamaya imkân var mı? Ayışığı odada, sanki her şeyin dışında, soyut, mutlu bir kesiti aydınlatıyordu. Üstünde uyku emlerinin uçuştuğu mermer denizliği, kırmızı halıyı, Yunus amcamla Bübükbabamın kedi yavruları gibi kıpırdanıp duran beyaz yüzlerini. Işıkta yıkanmış, rahat, parlak yüzlerdi bunlar.

Gerçekte ise kocaman, sessiz odalarda dolu bu büyük evde, hiçbiri ötekine benzemeyen dört insanın, bir ölüm saatinin korku ve öfke dolu havasım soludukları, ölüm kuşlarının sık sık usulca yüreklerine dokunduğunu duydukları bu gömülmüş evrende böyle rahat görünümlere yer yoktu. Bunu çoktanberi bekliyordum. Altımızda çürüyen direkleri, bir gün hepimizin eski taşlar, halılar ve ayna kırıkları üe birlikte nemli bodruma doluşacağımızı biliyordum. Bekliyordum. Belki de birlikte bekliyorduk. Bunu bazı şeylerden anladım. Annemin dün büyükbabama “Artık yetmez mi?” dediğini duydum. “Yarın turşuyu da kuracağım. Hepsi o kadar. Benimki bir saatlik iş. Başkalarına söylemeyin. Sadece şu narın altına gömün beni. Dağın başında üşürüm. Üstelik kalbim de var!”
Ölüm Yunus amcamın içini oyuyormuş. Öyle söylüyor. Bunu uzun ve sıkıntılı bir boşluk havasına düştüğü akşamüstü saatlerinde belirsizce göstermeye çalıştı. Önceleri hiç anlamadım. Şaşırdım biraz da. Şimdi anlıyorum. Hattâ içimdeki bütün o boşluk kuyularının anlam kazandığım, bir varlığa dönüştüğünü duyar gibi oluyorum.
Büyükbabam, yani Yunusun babası ölümü düşünmez görünüyor. Ama ölecek. Birkaç güne kadar hepimiz ölünce bu evden çıkıp gitmeyi düşünüyorum.
Saat dokuz buçuk. Dışarda ayaz artmış olmak Pencereye soğuk zambaklar çiziliyor. Ay kayboldu. Ahırda at kişnemeye başladı. Büyükbabam uyandı. Sakalı bir öksürükle sarsıldı. Soma sarsıntı Yunus amcama geçti. İkisi aynı anda doğruldular. Büyükbabam sözde beni uyandırmamaya çalışarak:
“Yunus yavrum, şu lambayı yak!” diye fısıldadı.
Yunus amcam hâlâ öksürüyordu. Uzun donunu çekerek kalktı. Tam lâmba düğmesine uzanırken gözlerimi kapadım. Açtığımda o tuhaf sınır geçilmiş, sabah başlamıştı.
İşte ölümü gömdük. Sanki hiç olmayacakmış gibi. Büyükbabam tütün sarıyor. Yerdeki kırmızı kilim her gün süpürülmekten pırıl pırıl. Duvarda, sedirlerin üstünde, uzun boynuzlu geyikler, postallı güleç çobanlar, kır çiçekleri ve dolu küçük halılar. Avluda takunyalar uykulu seferleri bırakıp ıslak bir sabah canlılığına başladılar. Sofrada çaydanlığın ıslıkları akıyor.
At yeniden kişnedi.
“Kalk oğul!”, dedi Büyükbabam. “Atın yemini ver. Oğlan uyuyor daha'”
Yunus amcam öksürüyordu.
“Hastayım,” diye fısıldadı, “uyanınca versin.”
Beni gösteriyor olmalıydı. Gözlerimi daha sıkı kapadım. Büyükbabam öfkelendi:
“Daha adam olamadın!” dedi kızgınlıktan titreyen bir sesle. “Her sabah bu tatsızlığı çıkarırsın. Artık sakalların ağardı.”
Öbürü hafifçe inliyordu:
“Hastayım dedim. Her tarafım ağrıyor. Kalkar halim yok.”
Kapı sertçe açıldı Gözlerimi araladım. Kediydi. Mandala asılı olarak kapıyla birlikte içeri girdi. Arkasından annem, elinde kahve tepsisi. Yüzü ışıkta daha soluk görünüyor. Kaşlarının üstüne sessiz çizgiler çizilmiş Bana baktı Uyumadığımı anladı. Ama ses çıkarmadı Kahveleri verdi Sıkılgan bir sesle:
“Turşuyu kurmaya başladım,” dedi. “Öğleye kalmaz biter.”
Ölümü sabaha rağmen sürdürebiliyordu. Bunu yeryüzünde sadece o yapabiliyordu. Buna alışıktı. Artık sonuna geldiğini biliyordu. Küçük bir şey daha. Annemin sol elinin küçük parmağı yoktu. Şimdiye kadar bu parmağı hiç düşünmemiştim. Hep öbür dört parmakla bazı işleri nasıl becerdiğini seyretmiştim. Şimdi beşinci parmağın farkına varıyorum. Bu, bazı şeyleri değiştirecek mi?
Yunus amcam derin bir of çekti. Annem sessizce çıkmıştı. Çekişme yeniden başladı. Büyükbabam uzun deneyler sonunda kazandığı o olağanüstü inatçılığı öyle ustalıklı kullanırdı ki amcam olsun, annem olsun kimse onun karşısında ne yapacağım bilemezdi. Takkesini arkaya iter, üç beyaz telin bulaştığı kırmızı alnım kaşın, kiraz ağızlığını, sakalının içinde kaybolmuş dişsiz ağzına götürerek gözlerini bit noktaya dikerdi. Hayatımda padişahtan onun kadar az korkan birini daha görmedim, Eski bir derebeyi idi. O günlerden kalma kirli bir tütün kesesini herkese gösterirdi.
“Kalk Yunus!” dedi yeniden. Yunus amcamı tedirgin etmek istiyordu. Yaşlı, hasta Yunus ne cevap vereceğini bilemezdi. Atı severdi. Ama yıllardır içine biriktirdiği bütün o soylu düşünceleri ve yalnız kendisinin olan kapalı havalara özgü acıları da severdi. Ne desin hasta Yunus. O da artık sınırda yaşadığımızı biliyordu. Birden coştu; gözleri yaş içinde, çocuklar gibi burnunu çekerek:
“Ölsün isterse,” diye bağırdı. “Biricik atımız ölsün. Soma da derisini yüzsünler Leşini de köpeklere atsınlar. Kargalar da yesin. Kurtlar da yesin.”
Kedi kapının dışını tırmalıyordu, sesi ayazda ince keskin. Yunus amcamı körüklemek ister gibiydi. Büyükbabam insafsız, kirli gözlerle bakıyordu. Çenesi ağzının içinde kaybolmuş.
“Başımı alır giderim,” diye devam etti Yunus amcam. “Neresi olursa olsun çeker giderim. Soma da daha fazla hastalanırım, ölürüm, sen de kurtulursun.”
Hızla giyindi. Babasının şakın bakışları önünde kapıyı vurdu, çıktı. Avludaki muslukta yüzünü yıkadı. Soma sokak kapısını çekti gitti. Takunyanın gezintisi bir an durup yeniden başladı. Annem telâşla odaya girdi. “Nereye gitti?” diye sordu. Büyükbabam cevap vermedi. Sadece beni dürtükledi. Sert bir yüzle “Bastonunu unuttu kalk yetiştir ardından” dedi. Bastonu aldım. Giyinip fırladım. Annem içi peynirli iki dilim ekmek tutuşturdu. Ahırda at akşamüstü ölen yaşlı bir eşkiya gibi homurdanıp duruyordu.
Sokağa çıktım Pırıl pırıl bir soğuk Sokak karanlık. Ayağıma yumuşak bir şey takıldı. Eğildim. Bir kuş ölüsü. Artık yaşayamıyorlar diye düşündüm. Ölünce çok hafiflemiş olan kuşu komşunun duvarından içeri attım. Alçak tavanlı, dar kepenklerle örtülü dükkânların ve Ermeni yapısı sessiz evlerin arasından hızla yiirüdüm. Amcamı bulacağım yeri biliyordum. Deliklerine ufak niyet taşlarının yapıştınldığı “uzun duvaf’ın çevresini dolandım. Tepesi kırık, gülünç, şemsiyelİ bir minare. Onun yambaşmda mescit yıkıntısı. Eski bir çınar, karanlıkta, yapraksız dallarını çoğaltıyordu. Yıkıntıya girdim. Orada yıkıntının içinde nasılsa sağlam kalmış küçük bir odada amcamı buldum. İsli bir tavan. Yerde yalnızca eski bir hasır. Duvarlarda dolaplar, kitaplar ve eski zaman çalgıları. Köşede yamalı bir hırkanın altoda kırmızı sakallı bir dünya kaçkını yatıyordu. Sakallarında uyku cinleri oynaşıyordu -belki de rüzgâr- Yunus amcam kaim, eski bir kitap okuyordu -Hep onu okurdu. Bir çalgının anlattığı öyküler- mum ışığında, mırıldanarak. Bastonu bir köşeye koydum. Onu seyretmeye koyuldum.
Biraz sonra tuhaf bir oyun başladı. Bu, sessizlikten ve karanlıktan umulmayan bir sonuçtu. Yunus amcam kitabı mırıldanarak okuyor, kendi içine katlanıyordu. Bir kâğıt parçası, ya da içice geçen karton borular gibi katlanıyor, kapanıyordu. Önce bu bana korkunç bir felâket gibi geldi. Bağırmamak için kendimi güç tuttum. Soma birden kavradım. Amcam yoğunlaşıyor, çevresinde ölüme benzer bir boşluğu çoğaltıyordu. O sırada onun kimsenin anlamadığı şeyleri anladığını ve gömüldüğünü duyar gibiydim. Bir kâğıt gibi sonsuza doğru katlanıyor; bedeni, gözleri gittikçe küçülüyordu. Sayfalan üstüste kapanan, budala hiç açılmayacak bir kitaba benziyordu.
Mum eridi. Sonuna kadar yandı.
Bir süre şaşkın, öylece kaldım orada. Neden soma kendime gelip silkindiğimde kapıdan sabah aydınlığının usulca girmeye başladığını gördüm. Soğuktan durmuş gibiydim. Kalktım. Karanlıkta hâlâ seçilemeyen kürsünün ve kitabın olduğu yere gittim. Orada amcamın küskün bakışlarla donmuş gözlerim, artık hiç titremeyen beyaz sakalım, yorgun bir tavırla kıvrılmış hareketsiz gövdesini gördüm. Kolundan saygıyla tutup kaldırmak istedim, -sanki hâlâ yaşıyormuş gibi.- Bir kuş ölüsü gibi hafif, ama dolgundu. Baston elimdeydi. Korku içinde kaldım. Dünya kaçkını uyuyordu. Kırmızı sakalına nerdeyse güneş vuracaktı. Amcam içimizden en erkenci olanıydı. Sonra annem mi?
Dışarı çıktan. Mescit avlusu yıkık, sessiz. Yalnızca bir horoz. Çınarın çıplak dalları altında, nasılsa unutulmuş büyük bir ayna gibi duran havuzun sularına eğilmişti. Altın tüylerim titretiyordu. Bu soluk, yıkık, kederli havaya hiç uymayan bir canlılıkta öttü. Sabah yırtıldı.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“İnsan, dünyayı tanıyabildiği oranda, kendisini tanır” Ruh Sağlığı – Erich Fromm

İlkin Freud ile başlıyalım. Çünkü onun bakış açısından ruh "sağlığı" yerinde olan kişi yalnızca ilkel olan insandır. Çünkü ilkel insan,...

Kapat