Ahmed Arif Anlatıyor: “Acı Çekmek Bir Yerde Sevda Gibidir, Her İnsana Nasip Olmaz”

Anadolu insanının tarihini Babil’e kadar, Sümerler’e,  Asurlar’a kadar uzatabiliriz. Hatta daha da öncesine. Bütün Anadolu’da Helenler’e, Truvalar’a kadar götürebiliriz. Bütün bu kavimler bizim atalarımızdır. Yani bu toprağın üzerinde ne kadar uygarlık kurulmuşsa, yaşamışsa, tarihe göçmüşse, yerin altında kalmışsa bütün bunlar bize kalan bir mirastır. O çağların insanı da bizim atalarımızdır.
İmparator Augustus zamanında bir nüfus sayımı yapılmış. O çağda 60 milyon insan varmış Anadolu’da. O da Fırat’a kadar, yani Ege’den Fırat’a kadar…
Peki ama, Ortaasya’dan 250 binden fazla insan gelmedi. En son gelen  1071’deki dalga ortada. Yani bir gecede bütün Anadolu insanları öldü de, Ortaasya’dan gelenler mi egemen oldu.  Böyle şey olmaz.

— Bir günün, yani 24 saatin nasıl geçiyor?

AHMED ARİF — Eskiden spor yapıyordum. Kaslarım şimdi eridi. Ben 60

kiloyu şöyle tutar kaldırırdım. Bu bende bir alışkanlık. Gençliğimde de devamlı spor yaptım. Çünkü önünde sonunda kendimi savunmak zorundayım. Bir yerde başıma üşüşürler, iki kişi, üç kişi, başa çıkabilmek için antrenmanlı olmak gerek. Bu, hastalığa kadar sürdü.

İyi havalarda yürüyorum. Sporu yasak ettiler bana, koşmuyor, yürüyorum.

— Sabah erken mi kalkarsın?

AHMED ARİF — Dediğim gibi önce koşuyordum. Bir ara zatürree oldum.

Doktorlar “Neredeyse ölüm yüzde yüz” dediler. Sol akciğerim boydan boya yara imiş. İşte “sigara içmediğin, bir de spor yaptığın için kefeni yırttın” dediler.

Evet, sabah erken kalkarım. Filinta’nın üstü açıksa örterim. Hava iyi ise çıkar giderim, yürürüm. Çocuklar uykudan uyanırlar. İşte süt alırım, ekmek alırım, evin günlük ihtiyaçları yani…

Sonra Filinta okula gider. Onu öper, uğurlarım. Kahveye, meyhaneye gidemem. Sigara dumanından rahatsız olurum çünkü. Hasta değilken de öyleydi. Yani o sigara kokusundan hoşlanmıyorum.

Bir de benim hak etmediğim bir şey var çevremde. Komşular olsun, esnaf olsun, çeşitli mesleklerden arkadaşların abisiyim ben. O hoşuma gidiyor. Biraz daha yaşarsam galiba bütün Türkiye’nin abisi olacağım.

İşte benim için rütbe mi dersiniz, mertebe mi dersiniz, şan şeref mi dersiniz benim için odur, Ahmet Abisi olmak bir halkın. Başka bir şeyim yok. Başından beri bu kalenderliğim var, ta çocukluğumdan beri…

Çünkü o Karakeçi, o Karahan, o Harran, o aşiretlerde en yüce özellik diyelim, en yüce meziyet kalenderliktir, alçakgönüllülüktür. Ki onların içinde gerçekten asil olanlar var. Kureyş’ten gelenler var.

Peygamber soyundan gelen adamlar var. Hâlâ da öyle bu. Onları görsen en yoksula, en garibe, en adı olmayana yağdırırlar. Bir garip misafir gelmiş, onun için ne yapacağını bilmezler. İşte ben bunları çocukluğumda gördüm. Ve sevdim.

Bu bir halk töresidir. Son derece insanlığa yakışan bir durum. O nedenle ben halkımı çok seviyorum.

Benim çabam da halk için işte. Bir hizmettir benimki. Bir kültür hizmeti. Elimden gelse bir baraj yapsam. Ne iyilik yapabilirim ben?

Yargıç değilim, doktor değilim, sihirbaz değilim. Ben bir ozanım.

Elbette onur duyuyorum halkımla, halkımın diliyle, halkımın duygularıyla. Bu anlamda çok da mutluyum. Çok az sayıda büyük şair bu mutluluğu tatmıştır yaşarken. Eski deyimle bu hüsnü kabulü görmüştür.

Çoğunun değeri öldükten sonra anlaşılmıştır.

— Aşiret sevgin üzerine konuşsak biraz da…

AHMED ARİF — Benim için tek soylu varlık halkın kendisidir. Bu, bende şaşmaz, değişmez bir ilkedir. Soyluluğun kanla, babadan oğula, anadan oğula geçmesine inanmıyorum. Soylu aileler içinde gerçekten peygamber gibi dürüst, yürekli, özverili insanlar gördüm. Ama bunlar çoğunlukta değildi. Üçkâğıtçı, bezirgân, ahlâksız adamlar da gördüm. Onlar da kendilerine soylu diyorlardı.

Daha önce anlattım. 4 ile 15 yaş arasında, çocukluğumda Araplar beni kendilerinden sayıyorlardı. Kürtler kendilerinden, Zazalar kendilerinden. Bugün bile bunların hiçbirini hor görmüyorum. Hepsini seviyorum.

Karacadağ’ın kuzey yamaçlarında olsun, güney yamaçlarında olsun, ta

Viranşehir’e kadar, hatta daha ötelere, biraz daha güneye, biraz daha batıya, Harran’a kadar köylerde, konaklarda, çadırlarda, obalarda iki şey, özellikle kutsaldır. Bunlardan biri çocuklar, biri de taze gelinler, genç kızlar…

Yani bir çocuk oralarda sadece anasının babasının çocuğu değildir, tütün aşiretin çocuğudur. Özellikle kadınlar her çocuğun üzerine titrer. Nerede rastlarsa, yaşı küçükse, 5-6 yaşındaysa onu öper. Biraz daha büyükse, 8-10 yaşındaysa başını okşar, halini hatırını sorar.

Şimdi böyle olunca o insan topluluğunda, o aşirette kendiliğinden sarsılmaz bir dayanışma duygusu ortaya çıkıyor.

Unutmadan söyleyeyim, gelinler, genç kızlar için de bu böyledir. Bir gelinin, bir genç kızın namusu sadece kendi ailesinin değil, bütün o topluluğun namusudur.

İstersen bazı sayılar vereyim. Mesela “Drei” aşireti yanılmıyorsam üç-dört bin kişidir. Ama elli bin, yüz bin kişilik aşiretler de vardır. “Beni Muhammed” aşireti Halep’ten ta Cizre’ye kadar yaygındır.

Şimdi bu törelere bağlı kalanlara feodal deniyorsa ben bu feodalliği kapitalist ahlaksızlığa, burjuva üçkâğıtçılığına karşı her zaman savunacağım. Çünkü bu insanlar, kadın olsun, erkek olsun dürüsttürler.

Yalan söylemezler. İhtiyacı olana mutlaka yardım ederler. Ve birbirleri için ölümü göze almışlardır.

Bu, böyle olmasaydı kendilerini başka türlü koruyamazlardı. Başka türlü ayakta duramazlardı.

— Bu töreler şimdi de devam ediyor mu?

AHMED ARİF — Bu aşiretlerin töreleri şimdi de devam ediyor mu, etmiyor mu bilmiyorum. Ben şimdi oralara gitsem beni tanırlar mı, tanımazlar mı? Bunların kimisi de şehirlere göçtü. Haliyle bezirgân burjuvazinin, kapitalizmin, gangster emperyalizmin zehirli atmosferine girdiler. Elbette töre bakımından, davranış bakımından bazı bozulmalar olacaktır.

Ben şimdi buna üzülüyorum. Benden çok önce Dadaloğlu üzülmüş. Pir

Sultan üzülmüş. Bu ozanların kahroluşu ta o zamandan başlamış.

— Anadolu insanı..?

AHMED ARİF — Anadolu insanının tarihini Babil’e kadar, Sümerler’e, Asurlar’a kadar uzatabiliriz. Hatta daha da öncesine. Bütün Anadolu’da

Helenler’e, Truvalar’a kadar götürebiliriz. Bütün bu kavimler bizim atalarımızdır. Yani bu toprağın üzerinde ne kadar uygarlık kurulmuşsa, yaşamışsa, tarihe göçmüşse, yerin altında kalmışsa bütün bunlar bize kalan bir mirastır. O çağların insanı da bizim atalarımızdır.

İmparator Augustus zamanında bir nüfus sayımı yapılmış. O çağda 60 milyon insan varmış Anadolu’da. O da Fırat’a kadar, yani Ege’den Fırat’a kadar…

Peki ama, Ortaasya’dan 250 binden fazla insan gelmedi. En son gelen 1071’deki dalga ortada. Yani bir gecede bütün Anadolu insanları öldü de, Ortaasya’dan gelenler mi egemen oldu. Böyle şey olmaz.

Elbette Oğuz dili egemen olmuştur Anadolu’da. Bazı yerlerde kültürü egemen olmuştur. Ama bu egemenlik de gene halk katındadır, Osmanlı katında değil. Osmanlı’nın sarayında Osman’dan sonra bir tek Osmanlı padişahı bir tek Türk’le evlenmemiştir. Padişah hanımları hep Rumdur, Yahudidir, Sırptır, Rustur, Bulgardır, Polonyalıdır. Zaten bütün dünyada aristokrasi böyle evliliklerle ayakta durur. Siyasi anlamda evliliklerdir bunlar.

Bütün ömrünce Osmanlı yönetimi Türk’ü hor görmüş, hakaret etmiş, sövüp saymış, süründürmüş, bir tek ağaç dikmemiş, bir karış yol yapmamış.

Şimdi ise biz Osmanlı’yı göğe çıkaracağız, onunla öğüneceğiz. İş, öyle değil. Türk’e bir haysiyet kazandırılmışsa bu haysiyeti kazandıran

Mustafa Kemal’dir. Osmanlı’da Türklük diye bir kavram söz konusu bile değildi. Hakaret unsuruydu, hor görme unsuruydu. Türklüğü kavram olarak, millet olarak anan, bilinçle, sabırla, ısrarla anan Mustafa Kemal’dir. Atatürk ilkeleri denen de önce budur. Yani emperyalizme ve kapitalizme karşı halktan yana, yurtsever bir düzen. Bağımsız bir düzen…

Şimdi yeniden dönelim feodalite suçlamalarına…

İnsan pekâla soylu da olabilir. Ayıp bir şey değil bu. Ayrıca insanın kendi elinde de değil. Demin anlattığım gibi bir çocuğu düşün, yüzlerce annesi var, yüzlerce dayısı var, baba gibi kanat geriyorlar ve o çocuk güven içinde büyüyor. Kesinlikle korku nedir bilmiyor.

Yetişkin hale gelince de tam anlamıyla, gerçek anlamıyla bir erkek oluyor. Bu öğünülecek bir durumdur.

Şu da var: Bu aşiretlerde soysuzlaşma diye bir şey söz konusu edildiğinde, “Falanca artık şehirli oldu, burjuva oldu” derler.

Burjuvazinin ahlak ölçüleri ortada. Bunu anlatmaya gerek yok.

Şimdi sana bazı güzelliklerden anlatayım.

Çocukluğumda, her çocuk gibi tabii, karşıdan bir genç kız ya da bir gelin gelse başını bağlamasından hangi aşiretten olduğunu anlardım.

Yani gelin mi, genç kız mı, sözlü mü, nişanlı mı? Bütün çocukların yemenisi olduğu halde hepimiz yalınayak gezerdik. Çünkü yemeni ile iyi koşamazdık. Fakat özellikle genç kızlar, genç kadınlar kesinlikle yalınayak dolaşmazdı. Bu, bir zenginlik, yoksulluk ölçüsü değildi.

Şimdi bot diyorlar, ona benzer kısacık çizmeler vardı. Yemeniciler, öşkerler dikerlerdi. Kadınlar işte bu mavi, kırmızı, pembe çizmeleri giyerlerdi. Siyah çizme giymezlerdi. Hem de yaz kış giyerlerdi. Bu çizmelerin altları düz ökçeliydi ama, mutlaka ince bir nalçası olurdu.

O nalça ökçeyi korumak için değildi. Nalça, halhal gibi bir ses çıkarırdı. Kadınlar şıngır şıngır bir güzel uyumla yürürlerdi. Ve nalçadan çıkan bu seslerden kadınları anlardık.

O güzelliği bugün de unutamıyorum.

— Ya Anadolu kızları..?

AHMED ARİF — Bana sorarsan Anadolu’nun en güzel kızları Ayvalık, Balıkesir, daha aşağıda İzmir yörelerindedir. Neden bu böyledir, çok düşündüm.

Bunu sanıyorum zeytinyağına, üzüme ve öteki meyvelere borçlular. Bu, elbette yeni bir şey değil. Ta Helenistik çağdan bu yana gelen bir beslenme tarzı. O yörelerde pilavı bile zeytinyağı ile yaparlar. Çoğu kumral, sarışın kızlardır.

Bu tip Orta Anadolu’da değişir. Bir esmerlik, bir kuruluk, bir boy kısalığı belirir.

Daha doğuya gidince, mesela Kayseri’ye, orada yeniden sarışınlar başlar. Orada yine Türkmenler, Avşarlar, Çerkezler boy gösterir.

Daha da doğuda, Hakkâri’den ta Urfa’nın altındaki dağlara kadar yeşil gözlü, kara gözlü, ela gözlü, hatta sarışın, kumral ilaç için olsun güzel olmayan bir kız çocuğu gösteremezsin. Yani dayanılmaz güzellikte gözleri vardır. Tabii bir de bazı yerlerde araya Moğollar, Çeçenler,

Kafkas göçmenleri karışmıştır. Onlar da değiştirirler bu soyu.

Şimdi ben bütün bu soyların güzelliklerini tada tada büyüdüm. Yani insan bir yerde elbette sadece genlerle, sadece anadan doğma, babadan gelme yeteneklerle şair olmaz. Elbette bir kültür gerekli. Elbette duygusal bir şahlanma, acı çekme yeteneği gerekli. Acı çekmek de bir yerde sevda gibidir, her insana nasip olmaz.

— Soyluluk üzerinde çok duruyorsun, nedir bu soyluluk?

AHMED ARİF — Bu soyluluk konusunu babama sordum. Bana şöyle dedi:

“Oğlum, benim dedelerim hep paşa idi. Mahmut Remzi Paşa, Şatır Paşa, o paşa, bu paşa… Ama bana sorarsan hiçbiri soylu değil oğlum.

Soyluluk babadan oğula geçmez. Soyluluk insanın kendisinde, davranışındadır. Şimdi sen de biliyorsun, senin kirvelerin arasında soylu aileler vardır ama, bütün kardeşler birbirine benzer mi? Orasını sana bırakıyorum. Eğer soyluluk anadan doğma olsaydı ne İsa, ne

Muhammed peygamber olamazdı. Dikkat edersen onlar yoksuldur, yetimdir, kimsesizdir, çobandır. Bu, tesadüfen oluşmuş bir gerçek değil. Her zaman için soylu olan varlık, halkın kendisidir evladım. Hangi milletten olursa olsun, hor görmeyeceksin. Halk daima saygı duymayı, övgü duymayı hak eder.”

İşte benim soyluluk ölçüm özetle bu. Yani ben bir yerde bir ozanın, bir sanatçının, özellikle bir ozanın kendisini halkına adaması gerektiğini söylüyorsam, herhalde bunda bu babadan gördüğüm eğitimin de bir etkisi olmuştur. Çünkü benim bütün çevrem böyleydi, yalnız ailem değil…

<<Öncesini oku | Devamı oku >>

Ahmet Arif Anlatıyor
Kalbim Dinamit Kuyusu
Refik Durbaş

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Sadece şu narın altına gömün beni” Yunus – Onat Kutlar

Duvarda saat ağır ağır dokuzu vurdu. Yani sabaha karşı üç. O eskimiş, anlaşılmaz, bastonlu romen sayıları karanlığa çizildi. Dar taş...

Kapat