Rus şiirinin güneşi Aleksandr Sergeyeviç Puşkin’in Erzurum Yolculuğu (I)

Gürcistan 1783 yılında Rusya’nın egemenliğini kabul etmişti. Fakat bu, ünlü Muhammed Ağa’nın 1795’te Tiflis’i ele geçirerek yakıp yıkmasına ve 20.000 Tiflisliyi tutsak etmesine engel olmadı. Gürcistan 1802’de imparator Aleksandr’ın egemenliği altına girdi. Gürcüler savaşçı bir ulustur. Bayrağımız altında yiğitliklerini gösterdiler. Bilim ve kültür alanında da büyük yetenekleri var. Toplumsal yaşamı seven, şen insanlar. Bayramlarda erkekler türkü söyleyerek sokaklarda dolaşır. Kadınlarsa lezginka  oynarlar.

Erzurum Yolculuğu, Büyük Rus şairi Puşkin’in 1829 yılında sürgün olarak Rus ordusuyla birlikte Erzurum’a yaptığı yolculuğun izlenimlerinden oluşuyor.
“Savaşa yalnız kahramanlıkları anlatmak için katılmak benim adıma hem kendini beğenmişlik, hem yakışıksız bir şey olurdu. Ben askeri düşünceye katılmam. Bu benim işim değil.” diyen Puşkin kendine yakışanın ne olduğunu ustalıkla ortaya koyuyor ve Kafkasya, Türk toprakları, Osmanlı Başkomutanı, Erzurum ve Yezidilere ait gözlemlerini gezi-hatıra türünün en başarılı örneklerinden biri olarak sunuyor okuyucusuna…
”Erzurum Yolculuğu” Puşkin’in gezi türünde yapıtıdır. Çarlık yönetiminin baskısı altında bunalan özgürlükçü Puşkin için yurtdışı yolculuğu büyük bir özlemdi. Yazık ki bu özlemi gerçekleşemedi. Baskıcı yönetim büyük şaire yurtdışına çıkma izni vermedi. Buna karşılık Puşkin, 1829 yılındaki Osmanlı-Rus savaşı sırasında Rus ordusuyla birlikte yola çıkarak Erzurum’a kadar geldi. 1836’da yayımlanan ”Erzurum Yolculuğu” bu yolculuğun izlenimlerini yansıtır.
”Erzurum Yolculuğu” Puşkin’in çok yönlü zekâsının, kültürünün ışıltılarıyla parlayan, Batılı ”oryantalist” yazarların bu alandaki ürünlerinden çok farklı bir yapıttır. Puşkin, oryantalistlerden farklı olarak, süslemeksizin ve abartmaksızın, Doğu’yu kendi kimliği ve özellikleriyle, yoksulluğu içindeki gururu ve tutarlılığıyla yansıtabilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun bu doğu bölgesiyle İstanbul arasındaki karşıtlık ve çelişkileri dahice bir öngörüyle sezebilmiş olan Aleksandr Puşkin, kitabında yer alan şiirinde bu öngörü ve sezgilerini dile getirmiştir.
Puşkin’in, ”Erzurum Yolculuğu’ndaki Kafkas doğası betimleri, yıllar sonra bir başka büyük Rus yazarını, Maksim Gorki’yi derinden etkilemiş olduğu, Savaş alanı betimlerinin ise, ”Sivastopol Öyküleri” ve hatta ”Savaş ve Barış”ta Lev Tolstoy’u derinliğine etkilemiş olduğu açıklıkla görülebilmektedir: ”Yolda yanlamasına uzanmış yatan genç bir Türk’ün cesedi önünde durdum. 18 yaşlarında bir delikanlıydı bu. Bir kızınkini andıran solgun yüzü henüz tazeliğini yitirmemişti. Sarığı tozlar içinde, yatıyordu. Tıraşlı ensesinde bir kurşun yarası vardı…” Büyük bir yazarın insancıl bakışını yansıtan bu gerçekçi betim, bir savaş alanı görüntüsünü bütün tarih kitaplarından çok daha belirgin ve elle tutulurcasına gözler önünde canlandırmaktadır. Yaşamı toz pembe göstermeyen Puşkin, ancak onu doğal gerçek güzelliğiyle ortaya koymaktadır.

Erzurum Yolculuğu

1
Bozkırlar. Bir Kalmuk çadırı. Kafkas suları. Askeri Gürcü yolu. Vladikafkas. Osetinlerin ölü gömme törenleri. Terek. Daryal geçiti. Karlı dağlardan geçiş. Gürcistan’a ilk bakış. Su kemerleri. Hüsrev Mirza. Duşet ilbayı.
… Moskova’dan Kaluga’ya, Belev’e ve Orel’e gittim. Böylece fazladan 200 verst yol aldım, ama Yermolov’u gördüm buna karşılık.(1) Kendisi Orel’de oturuyor. Çiftliği kentin yakınında bir yerde. Saat sekizde uğradığımda evde yoktu. Yermolov’un, dindar bir ihtiyar olan babasının evinde bulunabileceğini, kapısının da kentli memurlardan başka herkese açık olduğunu arabacımdan öğrendim. Bir saat sonra yeniden uğradığımda, Yermelov kendine özgü sevimliliğiyle karşıladı beni. Daha ilk bakışta, çoğu yandan yapılmış portrelerine hiç de benzemediğini gördüm. Yüzü değişmiş. Kül rengi gözleri pırıl pırıl, kır saçları fırça gibi dimdik. Herkül’ün bedenine bir kaplan başı kondurun; görünüşü tıpkı öyle. Yapmacık iğreti bir gülümseyiş dolaşıyor dudaklarında. Düşünceli olduğu ya da yüzünü astığı zaman çok daha yakışıklı oluyor. O sırada Dov’un şairane bir tablosunu andırıyor şaşılacak kadar. Yeşil bir Çerkez cepkeni vardı üzerinde. Odasının duvarlarında Kafkasya egemenliğinin anısı olan kılıçlar, hançerler asılıydı. İşsizlikten ne kadar sıkıldığı hemen belli oluyordu. Acı bir dille Paskeviç’ten söz etti birkaç kez. Kazandığı utkuları küçümsüyordu. Onu, boru sesiyle yıkılan kalelerin fatihi Navin’e benzetti. Yerivan kontunu İsrafil kontu diye adlandırıp şöyle dedi:
”Bırakın akıllı, becerikli bir paşayı; Şumla komutanı gibi dikbaşlı bir paşaya çatsa, Paskeviç yine hapı yutar.”
Paskeviç’in İran seferi sırasında çok başarılı olduğu, ondan farklı olduğunu göstermek isteyen zeki bir adamın bunu ancak biraz daha başarısız olmakla sağlayabileceği yolundaki bir sözü, Kont Tolstoy’un sözünü Yermolov’a ilettim. Güldü. Kabul etmedi bunu.
”İnsan ve para harcamada daha tutumlu davranabilirdi” dedi. Anılarını yazdığını, ya da yazmak istediğini sanıyorum. Karamzin Tarihi’ni beğenmiyor.
”Rus halkının bir hiçlikten doğarak güce ve şana nasıl ulaştığını anlatacak ateşli bir kalem gerekli bize” diyor.
Prens Kurbski’nin anılarından con amore (2) söz ediyordu. Almanlar da paylarına düşeni aldılar.
”Elli yıl sonra, şimdiki seferde Alman generalleri falan filanın komutasında yardımcı bir Prusya ya da Avusturya ordusunun bulunduğunu sanacaklar.”
Yanında iki saat kaldım. Küçük adımı çıkaramadığı için üzüldü. İltifat ederek gönlümü almaya çalıştı. Edebiyattan da söz ettik birkaç kez. Griboyedov’un şiirlerini okurken, gülmekten elmacık kemiklerinin ağrıdığını söyledi. Hükümetten ve siyasetten hiç söz etmedik.
Kursk-Harkov yoluna sapacaktım az kalsın. Fakat Kursk meyhanesinde yenebilecek güzel bir yemeği (yolculuklarda önemsiz sayılmaz bu) gözden çıkardım; Kursk meyhanesinden daha ilgi çekici olmayan Harkov Üniversitesi’ni ziyaret etmek konusunda da bir istek duymayıp dostoğru Tiflis yolunu tuttum.
Yollar Yelets’e kadar çok bozuktu. Tekerlekler, Odesa çamurunu aratmayan bir çamura saplandı birkaç kez. Yirmi dört saatte topu topu elli verst yol aldığımız günler oldu. Sonunda Voronej bozkırlarına ulaşarak geniş, yemyeşil bir ovada hızla ilerlemeye başladık. Novoçerkeska’da, benim gibi Tiflis’e giden Kont Puşkin’e rasladım (3). Birlikte yolculuğa karar verdik.
Avrupa’dan Asya’ya geçiş saatten saate belli oluyor. Yiten ormanların yerini sık ve bitek çayırlar alıyor. Tepeler yassılaşıyor. Bizim ormanlarımızda bulunmayan kuşlar görülmeye başlıyor. Büyük bir yolun başladığını gösteren tümseklere gözcü gibi tünemiş kartallar yolcuları gururla süzüyorlar. Bereketli otlaklarda.
Azgın kısrak sürüleri
Geziniyor gururla.
Kalmuklar, menzil (4) kulübelerinin yakınlarına yerleşmişler. Çadırlarının yanında, Orlovski’nin güzel desenlerinden tanıdığımız biçimsiz, tüylü katırları yayılıyor. Geçen gün, beyaz keçeyle kaplanmış kareli çubuk örgüden bir Kalmuk çadırına uğradım. Aile kahvaltıya hazırlanıyordu. Orta yerde bir kazan kaynıyor; duman, çadırın tepesinde açılmış bir delikten çıkıp gidiyordu. Güzelce bir Kalmuk kızı oturmuş dikiş dikiyor, bir yandan da tütün içiyordu. Yanına oturarak:
– ”Adın ne?” dedim.
– ……
– ”Kaç yaşındasın?”
– ”On sekiz.”
– ”Ne dikiyorsun?”
– ”Şalvar.”
– ”Kime?”
– ”Kendime.”
Tütün çubuğunu bana uzattı; kendisi kahvaltıya oturdu. Kazanda koyun yağıyla tuzlu çay kaynıyordu. Kız kendi kepçesini bana uzattı. Onu kırmak istemedim. Dişimi sıkarak biraz yedim. Başka bir halk mutfağının bundan daha kötü bir şey çıkaracağını sanmıyorum. Kemirmek için bir şeyler istedim. Bir parça kuru kısrak eti verdiler. Ona da şükrettim. Kalmuk kızının cilveleri gözümü korkutmuştu. Çadırdan çarçabuk çıktım ve bu bozkır Kirke’sinden (5) hemen uzaklaştım.
Stavropol’e gelince, beni dokuz yıl önce büyüleyen bulutları gördüm yine. Orada, aynı yerde, göğün enginlerindeydiler. Kafkas Sıradağları’nın karlı doruklarıydı bunlar.
Georgiyevsk’ten geçerken içmelere uğradım. Büyük değişiklikler olmuştu. Benim zamanımda banyolar derme çatma kulübelerdeydi. Hiç insan eli değmemiş kaynaklar kayalardan fışkırır; dumanlar çıkararak, arkalarında beyaz, kırmızımtırak izler bırakarak dağın tepesinden çeşitli yerlere doğru akıp giderlerdi. Kaynar suyu ağaç kabuklarından kepçelerle ya da kırık şişelerin dipleriyle alırdık. Çok güzel banyolar ve evler kurulmuş şimdi. Ihlamur ağaçlarının gölgelediği bir yol Masuk Dağı’nın eteklerine kadar uzanıyordu. Her yanda sevimli patikalar, yeşil sıracıklar, düzgün çiçek tarhları, köprüler ve pavyonlar göze çarpıyordu. Kaynaklar onarılmış, kıyılarına kesme taşlar döşenmişti. Banyo duvarlarına belediye yönetmelikleri asılmıştı. Her yerde bir düzen, temizlik, güzellik egemendi.
Kafkasya içmelerinin şimdi çok daha kullanılabilir durumda olduğunu kabul ediyorum. Fakat onların o eski yabanıllıklarını daha çok seviyordum ben. Sarp kayalıklardaki keçi yollarını, fundalıkları ve ara sıra tırmandığım çitsiz uçurumları kederle anımsadım. İçmelerden üzgün bir yürekle ayrılarak gerisin geri Georgiyevsk’e doğru yola çıktım. Az sonra gece bastırdı. Duru gökyüzünde yıldızlar kum gibi kaynıyordu. Podkum kıyısından ilerliyordum. Burada A. Rayevski ile oturur, ırmağın ezgilerini dinlerdik. Uzaklardaki yüce Peştu, çevresinde kümelenmiş uydularının arasında karardıkça karardı; sonra sisler içinde büsbütün görünmez oldu…
Ertesi gün daha ilerlere hareket ettik ve bir zamanlar il olan Yekaterinograd’a vardık.
Askeri Gürcü yolu Yekaterinograd’dan başlıyor. Büyük Posta yolu burada sona eriyor. Atlar Vladikafkas’a kadar kiralanıyor. Koruyucu olarak bir Kazak muhafız birliği, bir yaya birliği, bir de top veriyorlar. Posta, haftada iki kez kalkıyor ve yolcular da ona katılıyorlar. Bu bir fırsat sayılıyor.
Çok beklemedik. Posta ertesi gün geldi. Üçüncü günün sabahı saat dokuzda da yola koyulmaya hazırdık. Aşağı yukarı beş yüz kişilik bir kafile, toplanma bölgesinde bir araya gelmişti. Davul çalındı; yola dizildik. Top, yaya askerlerinin eşliğinde, önde gidiyordu. Onun arkasında kaleskalar, briçkalar, (6) bir kaleden bir başka kaleye giden askerlerin çadırlı arabaları dizilmişti. En arkadan da gıcırdaya gıcırdaya iki tekerli yük kağnıları geliyordu. Yanlarda katır ve sığır sürüleri koşuyor: Kementli, kamçılı yılkıcılar, sırtlarında yamçıları, bir o yana, bir bu yana at sürüyorlardı. Bütün bunlar önceleri çok hoşuma gitmişti ya bir süre sonra sıkılmaya başladım. Top birliği çok ağır ilerliyor, fitili tütüyor, askerler çubuklarını oradan ateşliyorlardı. Yürüyüşün yavaşlığı (ilk gün topu topu on beş verst ilerleyebilmiştik), kızgın sıcak, yiyecek içecek azlığı, geceyi geçirdiğimiz yerlerin rahatsızlığı ve kağnıların dinmek bilmeyen gıcırtısı en sonunda keyfimi iyice kaçırdı. Tatarlar kağnılarının gıcırtısıyla övünüyorlar. Şerefli insanların kimseden gizlisi saklısı olmazmış. Varsın yolculuk yaptıklarını herkes işitsinmiş… Bir daha şerefine bu kadar düşkün bir toplulukla yolculuk etmek istemem doğrusu.
Yol, tekdüze uzayıp gidiyor. Çevremizde tepeler var. Kafkasların dorukları gökyüzüne her gün biraz daha yükseliyormuş gibi geliyor insana. Sık sık kaleler çıkıyor karşımıza. Hendekleri o kadar ensiz ki, genç olsak bir hamlede atlayıp geçerdik. Toplar pas tutmuş, Kont Gudoviç zamanından bu yana ateş etmedikleri belli oluyor. Yıkık tabyalarda garnizonun tavukları, kazları geziniyor. Kalelerdeki kulübelerden on yumurtayla bir çanak yoğurdu güçlükle edinebiliyoruz.
İlk ilgiçekici yer Minare Kalesi’ydi. Kafilemiz güzel bir vadi boyunca ilerliyordu. Ihlamur ağaçlarının, çınarların gölgelediği höyükler vardı çevremizde. Vebadan ölmüş birkaç bin insanın mezarıydı bunlar. Üstlerinde, zehirli küllerden doğmuş çiçekler vardı. Sağda Kafkaslar’ın karlı dorukları parlıyor; büyük, ormanlık bir dağ yükseliyordu karşımızda. Klee, bu dağın arkasındaydı. Çevresinde bir köy yıkıntısı görülüyordu. Bu köyün adı Tatartub’muş ve bir zamanlar Büyük Kabarda’nın en önemli köyüymüş. İnce, yapayalnız bir minare bir zamanlar burada insanların yaşadığını gösteriyordu. Kurumuş bir sel yatağının kıyısında taş yığınları arasında, ince bir güzellikle gökyüzüne yükseliyordu. İç merdiveni yıkılmamıştı daha. Basamakları tırmandım; artık molla seslerinin çınlamadığı şerefeye çıktım. Orada, tuğlaların üzerinde, ün düşkünü gezginlerin kazıdığı birkaç belirsiz ad gördüm.
Görünüm gitgide güzelleşiyordu. Yalçın dağların eteklerindeydik. Tepelerinde, uzaktan böcekler gibi ufacık görünen sürüler yayılıyordu. Çobanı da görebiliyorduk. Belki de bir zamanlar tutsak düşmüş, öylece de yaşlanıp gitmiş bir Rus’tu bu. Ara sıra höyüklere ve yıkıntılara raslıyorduk yine. Yolun kenarında birkaç tane mezar taşı vardı. Buraya, Çerkez geleneğince, en iyi biniciler gömülmüştü. Taşın üzerine oyulmuş kılıç ve hançer tasvirleri, savaşçı dededen savaşçı torunlara anı olarak kalmıştı.
Çerkezler nefret ediyorlar bizden. Geniş otlaklarından sürüp çıkarmışız onları. Köylerini yakıp yıkmışız, köklerini kurutmuşuz. Onlar da gitgide dağların derinliklerine çekiliyor, oradan baskınlar yapıyorlar. Barışçı Çerkezlerin dostluğuna da güvenilmez. İsyancı yoldaşlarına her an yardıma hazırdırlar. Ruhlarındaki şövalyelikten de eser kalmamış. Kendileriyle eşit sayıdaki Kazaklara pek seyrek saldırıyorlar. Yaya birliklerine hiç saldırmazlar. Topu görünce de tozu dumana katarak kaçıp giderler. Buna karşılık, güçsüz ya da savunmasız müfrezelere saldırmak fırsatını hiçbir zaman kaçırmazlar. Yaptıkları kötülükler dilden dile dolaşıyor buralarda. Kırım Tatarları gibi, bunların ellerinden de silahlarını almadıkça yola gelecekleri yok. Fakat, aralarında kan davası güttükleri için bu işi başarmak çok zor. Hançer ve kılıç, bedenlerinin ayrılmaz bir parçası olmuş. Bir Çerkez çocuğu, daha konuşmayı öğrenmeden bu silahları kullanmayı öğrenir. Adam öldürmek basit bir beden hareketi demektir onlar için. Tutsaklarını, günün birinde fidye karşılığında serbest bırakacaklarını umarak el altında bulundururlar. Fakat çok kötü davranırlar onlara. öldüresiye çalıştırır, çiğ hamurla besler, akıllarına estikçe de döverler. Tutsakları çocuklar bekler. Bu çocuklar, en ufak bir söz üzerine, küçük kılıçlarıyla onları öldürmek hakkına sahiptirler. Geçenlerde, askerlere ateş açtığı için barışçı bir Çerkez yakalamışlardı. Adam, tüfeğinin uzun süredir dolu kaldığını söyleyerek kendini temize çıkarmaya çalışıyordu. Bu milletle nasıl uğraşırsın? Karadeniz’in doğu kıyılarını ele geçirerek Çerkezlerin Türklerle ticaret yapmasına engel olabilir, böylece de onları bize yakınlaşmaya zorlayabiliriz belki. Zenginlik karşısında gözleri kamaşır da, yola gelirler bakarsınız. Semaver de önemli bir yenilik olurdu onlar için. Sonra; daha etkili, daha dürüst, çağımızın eğitimine daha uygun bir başka yol var: İncil’in öğütlenmesi. Çerkezler, yakın zamanlarda kabul ettiler Müslümanlığı. Onları etkileyen şey, Kuran havarilerinin serüvenleri olmuştur. Bu havarilerin arasında Kafkasya’yı uzun süre Rus egemenliğine karşı ayaklandıran, sonunda elimize geçip Soloveto Manastırı’nda ölen Mansur’un, bu olağanüstü adamın seçkin bir yeri var. Kafkasya, Hıristiyan misyonerler bekliyor. Fakat tembel insanlarız bizler.

Doruğa varmıştık. Granitten yapılmış bir haç var burada. Bu eski anıtı sonradan Yermolov onartmış.
Yolcular burada genellikle arabadan iner, uçurumu yürüyerek geçerler. Bir süre önce yabancı bir konsolos geçiyormuş buradan. Adam korkudan gözlerini bağlatmış. Koluna girip geçirmişler. Bağı çözdüklerinde diz çöküp Tanrı’ya şükürler etmiş. Kılavuzlar şaşıp kalmışlar.
Müthiş Kafkasya’dan tatlı Gürcistan’a geçiş insanı bir anda büyülüyor. Güney rüzgârı yüzünü okşamaya başlıyor. Gut Dağı’nın tepesine vardığımızda, tehlikeli bir yolun döne döne indiği üç verstlik bir uçurumun dibinde; minyatürleşen Kayşaur Ovası, dört bir yanına saçılmış kayalıklar, bahçeler ve gümüş şerit gibi kıvrıla kıvrıla akıp giden Aragva Deresi gözlerinizin önüne seriliyor.
Ovaya indik. Duru gökyüzünde yeni ay göründü. Sessiz ılık bir akşam meltemi esiyordu. Geceyi Aragva kıyısında, Bay Çilyayev’in evinde geçirdim. Ertesi gün konuksever ev sahibine veda ederek daha ötelere gitmek üzere yeniden yola koyuldum.
Artık Gürcistan’dayım. İnsanı ürküten dağ geçitlerinin ve müthiş Terek’in yerini, şen Aragva’nın suladığı ışıklı ovalar aldı. Çıplak kayalar yerine, yeşil dağlar, meyve ağaçları görüyorum çevremde. Sık sık gördüğüm su kemerleri buralıların ileri bir uygarlık düzeyine sahip olduğunu gösteriyor. Hele bir tanesinin optik düzeni şaşkına çevirdi beni. Dağın üstünden gelen su, aşağıdan yukarıya akıyormuş gibi görünüyordu.
Paysanaur’da atları değiştirmek için mola verdim. İran prensini geçiren Rus subayına rasladım orada. Az sonra çıngırak sesleri işittim. Asya geleneğine göre yüklenmiş birbirine bağlı bir katır sürüsünün yola dizildiğini gördüm. Atların gelmesini beklemeden yürüyerek yola koyuldum Ananur’dan yarım verst ötede, bir yol dönemecinde Hüsrev Mirza’yla (12) karşılaştım. Arabaları duruyordu. Prens beni arabasında otururken görüp başıyla selamladı. Karşılaşmamızdan birkaç saat sonra dağlılar Prens’e saldırmışlar. Hüsrev kurşun seslerini işitince arabadan fırlamış; bir ata bindiği gibi tozu dumana katıp gitmiş. Yanındaki Ruslar onun bu gözüpekliğine şaşıp kalmışlar. Bana kalırsa; arabaya alışık olmayan genç Asyalı, onu sığınaktan çok, bir tuzak gibi gördüğü için böyle davranmıştır.
Ananur’a hiç yorulmadan ulaştım. Atlarım gelmemiş daha. Duşet kentine topu topu on verstlik bir yol kaldığını öğrenince yine yayan yapıldak yola düştüm. Fakat yolun dağa saracağını bilmiyordum. Bu on verst, yirmi verste bedeldi doğrusu.
Akşam gelip çattı. Durmadan yükseliyordum. Yol belliydi. Fakat kaynak bölgelerinin balçığı yer yer dizlerime kadar çıkıyordu. Adamakıllı yorulmuştum. Karanlık gitgide yoğunlaşıyordu. Ulumalar ve köpek havlamaları işitince kente yaklaştığımı sanarak sevindim. Yanılmışım. Gürcü çobanlarının köpekleri havlıyormuş. Uluyanlar da buralarda pek bol bulunan çakallarmış. Tezcanlılığıma ilençler yağdırıyordum. Fakat yapacak bir şey de yoktu artık. Neden sonra, gece yarısına doğru ışıklar gördüm ve ağaçların gölgelediği evler arasında buldum kendimi. Karşılaştığım ilk adam beni hemen ilbayın yanına götürmeyi önerdi ve karşılığında abaz (13) istedi.
Yaşlı bir Gürcü subayı olan ilbay, beni karşısında görünce şaşıp kaldı. Kendisinden ilkin soyunabileceğim bir oda, sonra bir bardak şarap, son olarak da kılavuzum için abaz istedim.
İlbay bana nasıl davranması gerektiğini kestiremiyor, şaşkın şaşkın bakıp duruyordu. Dileklerimi yerine getirmek için herhangi bir harekette bulunmadığını görünce de, de la liberté grande (14) özür dileyerek oracıkta soyunmaya koyuldum. Bereket versin cebimde yol teskeremi buldum da, Rinaldo Rinaldini değil, kendi halinde bir yolcu olduğumu kanıtlayabildim. Kutsal belge, etkisini göstermekte gecikmedi. Odam ayrıldı; bir bardak şarap getirildi; kılavuzum da Gürcü konukseverliğini zedeleyen açgözlülüğünden ötürü babaca paylandıktan sonra abazını alıp gitti. Kazandığım utkudan sonra yorgun bir savaşçı gibi uykuya dalacağımı umarak kendimi divana attım. Ne gezer! Çakallardan daha tehlikeli varlıklar olan pirelerin saldırısına uğrayınca bütün gece gözümü kırpmak kısmet olmadı. Sabahleyin adamım geldi. Kont Puşkin’in öküzler üzerinde karlı dağları aşarak Duşet’e selametle ulaştığını bildirdi. Bir an önce yola koyulmalıydım! Kont Puşkin’le Şerminal gelip yolcuğu birlikte sürdürmeyi önerdiler. Duşet’ten ayrılırken tatlı bir duygu vardı içimde. Geceyi Tiflis’te geçirecektim çünkü.
Yollar ıssızdı. Fakat yine de çok güzel, çok hoştu.Gortsiskal’dan birkaç verst sonra, Roma seferlerinden kalma eski bir köprünün üzerinden Kura Nehri’ni geçtik. Atlarımızı tırısa, arada bir de dörtnala kaldırarak zamanın nasıl geçtiğini sezmeksizin gece saat on bir sularında Tiflis’e vardık.

2
Tiflis. Halk hamamları. Burunsuz Hasan. Gürcü töreleri. Türküler. Kahetin şarabı. Sıcakların nedeni. Pahalılık. Kentin tanımı. Tiflis’ten ayrılış. Gürcistan gecesi. Ermenistan’ın görünüşü. Çifte geçitler. Bir Ermeni köyü. Gergerler. Griboyedov. Bezobdal. Maden suyu kaynağı. Dağlarda fırtına. Gümrü’de geceleme. Ararat. Sınır. Türk konukseverliği. Kars. Ermeni ailesi. Kars’tan ayrılış. Kont Paskeviç’in ordugâhı.
Geceyi bir otelde geçirip ertesi gün ünlü Tiflis hamamlarına gittim. Kentin kalabalığı hemen göze çarpıyordu. Asya yapısı evler ve kentin çarşısı, bana Kişinev’i anımsattı. Dar, eğri büğrü sokaklardan, iki yanlarına sepetler asılı eşekler koşuyordu. Öküz arabaları yolları tıkıyordu. Biçimsiz alanda, bir Ermeni, Gürcü, Çerkez ve İranlı kalabalığı kaynaşıyor; aralarında da Karabağ kısraklarına binmiş genç Rus memurları dolaşıyordu.
Yaşlı bir İranlı olan hamam sahibi, dışarıda oturuyordu. Kapıyı açtı; geniş bir odaya girdim. Bir de ne göreyim? Duvar kıyılarına dizilmiş sıralarda genç, yaşlı, yarı çıplak, ya da büsbütün çıplak elliden çok kadın vardı. Kimi soyunuyor, kimi giyiniyordu. Durakladım.
Hamamcı:
”Girin, girin” dedi. ”Bugün salı; kadınlar günü. Zararı yok.”
Ben:
”Tabii zararı yok” diye karşılık verdim. ”Tam tersi…”
Erkeklerin girişi kadınların kılını bile kıpırdatmamıştı. Kendi aralarında gülüşüp konuşmayı sürdürdüler. Kimse çarşafına sarınmak için elini tez tutmuyor, soyunanlar işlerini sürdürüyordu. Sanki görünmeyen adamdım ben. İçlerinden çoğu gerçekten de güzeldi. T. Moor’un hayal gücünü doğruluyorlardı.
A lovely Georgian maid,
With all the bloom, the freshened glow
Of her own country maiden’s looks,
When warm they rise from Teflis / brooks.
Lalla Rookh. (15)
Öte yandan, Gürcü kocakarılarından daha çirkin bir varlık düşünemezsiniz. Cadıdan farkları yok.
İranlı beni kaplıcanın içine soktu. Kurşuni, kızgın kaynak; kayadan oyulmuş derin bir havuza akıp gidiyordu. Ömrüm boyunca ne Rusya’da, ne de Türkiye’de Tiflis banyolarından daha güzeline raslamadım. Şimdi o günü ayrıntılı olarak anlatayım.
Hamamcı, Tatar bir tellağın eline teslim etti beni. Adamın burunsuz olduğunu itiraf etmek zorundayım. Fakat bu durum, işinin ustası olmasına hiç de engel değildi. Hasan (burunsuz Tatar’ın adı Hasan’dı) ilk iş olarak sıcak taşlığa yatırdı beni. Sonra kollarımı, bacaklarımı kırıp bükmeye, gövdemi yumruklamaya başladı. En ufak bir acı duymayışım bir yana, şaşılacak şey, gitgide kuş gibi hafifliyordum. (Asyalı tellaklar arada bir çoşarak omuzlarınıza sıçrar, kalçalarınızın üzerinde gezinir, sırtınızda zıp zıp zıplarlar e sempre bene). (16) Sonra deri bir keseyle beni adamakıllı ovdu; sıcak suyu çarpa çarpa bol sabunlu keten bir lifle yıkamaya başladı. Harika bir şey. Kızgın sabun köpükleri hava gibi gibi her yanınızı sarıyor. Not: Deri kese ve keten lif Rus banyosuna kesinkes girmeli. Erbabları bu yeniliğe minnettar kalacaklardır. Liften sonra Hasan beni havuza soktu; yıkanma töreni de böylece sona ermiş oldu.
Tiflis’te Rayevski’yi bulacağımı umuyordum. Fakat alayının sefere katıldığını öğrenince, orduya katılmak için Kont Paskeviç’ten izin istemeye karar verdim.
Tiflis’te iki hafta kadar kalıp kentin sosyetesiyle tanıştım. ”Tiflis Haberleri”ni çıkaran Sankovski; bu ülkeye, Prens Tsitsianov’a, A.P. Yermolov’a, vb. ilişkin bir sürü ilgi çekici şey anlattı bana. Sankovski Gürcistan’ı seviyor. Bu ülkenin parlak bir geleceği olduğuna inanıyor.
Gürcistan 1783 yılında Rusya’nın egemenliğini kabul etmişti. Fakat bu, ünlü Muhammed Ağa’nın 1795’te Tiflis’i ele geçirerek yakıp yıkmasına ve 20.000 Tiflisliyi tutsak etmesine engel olmadı. Gürcistan 1802’de imparator Aleksandr’ın egemenliği altına girdi. Gürcüler savaşçı bir ulustur. Bayrağımız altında yiğitliklerini gösterdiler. Bilim ve kültür alanında da büyük yetenekleri var. Toplumsal yaşamı seven, şen insanlar. Bayramlarda erkekler türkü söyleyerek sokaklarda dolaşır. Kadınlarsa lezginka (17) oynarlar.
Gürcü türküleri çok güzel. Bir tanesini sözcüğü sözcüğüne çevirdiler bana. Sanırım, yakınlarda yazılmış bir türkü bu. Doğuya özgü bir çeşit anlamsızlık var sözlerinde. Ama özgür bir şiirsellik taşıması da bundan. İşte, türkü şöyle:
Az önce cennette doğan ruh! Benim mutluluğum için yaratılan ruh! Senden, ey ölümsüz ruh, yaşam bekliyorum.
Senden ey ilkbahar, ey dolunay, senden ey koruyucu meleğim, yaşam bekliyorum.
Yüzünün aydınlığı, gülümseyişin, gönlüme ışık saçıyor, bekliyorum.
Ey dağ gülü, ey üstünde çiğ damlaları parıldayan gül! Ey doğanın seçkin gözdesi! Sessiz, gizli hazine! Senden yaşam bekliyorum.

devamını oku>>

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Döne döne saçmalamaya devam eden İsmet Özel’e Alevilerden dava

Sürekli fikir değiştiren bu zat-ı alinin akıl ve ruh sağlığından şüphe etmemek imkansız. Önce solcu, sonra sağcı, sonra ırkçı sonra,...

Kapat